NTV

Eleştirmenlerin gözde filmi: Sonbahar

Türkiye

’90 kuşağı gençliğine bir ağıt niteliği taşıyan “Sonbahar”, F tipi cezaevlerini protesto etmek için yapılan açlık grevlerini kanlı bir baskınla sona erdiren Hayata Dönüş operasyonunun yıldönümünde gösterime giriyor.

Uluslararası festivallerde altı, Adana’da üç Altın Koza kazanan “Sonbahar” 19 Aralık’ta gösterime girdi.

Üniversite öğrencisiyken katıldığı eylemlerden dolayı hüküm giyen, cezaevindeyken F tipi protestolarına katılan, açlık grevi yapan, bu yüzden ciğerleri iflas eden Yusuf’un (Onur Saylak) son günlerini Doğu Karadeniz’in bir dağ köyünde ki evinde geçirmesini konu alan “Sonbahar”, senarist ve yönetmen Özcan Alper’in ’90 kuşağına adadığı bir ağıt.

Yüzlerce hükümlü ve tutuklunun katıldığı açlık grevlerinin Hayata Dönüş adı verilen kanlı bir operasyonla sona erdirildiği 19 Aralık tarihi filmin gösterimi için özel olarak seçildi.

2000 yılı Ekim ayında başlayan açlık grevinin Kasım ayında ölüm orucuna dönüşmesin üzerine 19 Aralık tarihinde 20 cezaevine düzenlenen baskınlarda 30 hükümlü ve tutuklu ile iki asker yaşamının yitirmişti.

Filmin değindiği bir başka siyasi sorun da SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan ülkelerde yaşanan trajedi. Ailesine bakabilmek için Türkiye’de fuhuş yapmak zorunda kalan Gürcü kadın Elka (Megi Koboladze) ile Yusuf’un yollarının kesişmesinden hem bir aşk hikayesi hem de sosyalizmin sınırın iki yanında ne ifade ettiğine dair bir yorum doğruyor.

ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?
“Sonbahar”a çok sayıda ödül kazandıran ve film eleştirmenlerinden övgüler toplamasını sağlayan nitelikleri ise siyasi fonundan çok estetik yapısı oldu.

Jay Weissberg (Variety): Doğa ile insan ruhunu çok güzel dengeliyor
Sonbahar’ın karlı tepelerinin üzerine çöken melankoli havası beraberinde Türk sinemasından etkileyici bir yeni sesin memnuniyet veren duygusunu getiriyor. Çiçeği burnunda yönetmen Özcan Alper’in, kendisi gibi umut yoksunu bir bölgede olan evine dönen eski politik mahkumun örselenmiş ruhunu dokunaklı biçimde yansıtan bu güçlü yapıtı, doğa ile insan ruhunu çok güzel dengeliyor. Diyalogları zaman zaman biraz fazla açıklayıcı olmakla birlikte Alper’in sezgileri büyük ölçüde isabetli ve oyuncu yönetimi de kendine güvenli. (...)Alper, sonbaharın solmakta olan bütün güzelliğiyle altın-kahveden koyu yeşillerine, kış yaklaşırken karla kaplanan manzaraya ustalıkla geçiş yaparken objektifine olgunlukla hakim olduğunu gösteriyor. Müzik ekonomik biçimde kullanılmış, hiç baskın çıkmıyor aksine özenle, nazikçe duyguları öteliyor.

Dan Fainaru (Screen Daily): Sosyalist rüyanın acıklı aldanışı
TÜRK yönetmen Özcan Alper’in memnuniyetle karşılanan ilk filmi Sonbahar, olaya ağırlık vermeyen, yavaş seyreden, boşuna heba olmamış ama zehrolan bir dizi ideal uğruna kaybedilmiş bir gençliğe ağıt yakan, alçak tonda bir öykü anlatıyor. Mevsim kışa dönerken Sonbahar’ın konusu da daha karanlık ve umutsuz bir hale dönüşüyor. (...) Sonbahar Kim Ki-duk’un İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve ...İlkbahar’ından bile daha yoğun kişisel bir önerme ama kıyaslamayı sadece filmin adı üzerinden değil ama burada da doğa filme güçlü bir dramatik arkaplan sağladığı ve diyalog yokluğunda anlatıyı da sürüklediği için.(...)Beklediği bir şey kalmamış bir adamın kişisel trajedisinden öte gölgeler arasında gizlenmiş olsa da apaçık görünen şey, sosyalist rüyanın acıklı aldanışı. Sürekli satır aralarını okumaya hazırlıklı olmayan izleyiciler kuşkusuz Sonbahar’ın yavaş, göstermesiz akışından sıkılacaktır. Görkemli doğa manzaraları hareketsizliği büyük ölçüde tazmin ediyor, atmosfer yaratmaya yardım ediyor. Yusuf’un kentteki geçmişine yapılan geridönüşler zaman zaman pastoral atmosferi zedeliyorsa da yararlı ve etkili biçimde kullanılıyorlar. Oyunculuk da kalan tüm öğeler gibi minimalist tutulmuş, duyguları göstermektense ima ediyor.



Murat Özer Empire Dergisi
Sonbahar, adı afişlerde büyük harflerle yazılmış olsa da bu minvalde konuşan bir film değil. Derdini öylesine fısıltılı bir dille anlatıyor ki, duyabilmek için can kulağıyla dinlemek gerekiyor. Onur Saylak’ın canlandırdığı baş karakter Yusuf’un yüzünden yansıyan hüzün, filmin plastiğinden de aynı şekilde akıyor bizlere ve midemize binlerce yumruk indiriyor, yüreğimizi ise hiç olmadığı kadar açıyor, bizleri dermanı olmayan bir açık kalp ameliyatına sokuyor. Karakterin yolculuğuyla birlikte adım adım yalnızlaştığımızı hissediyoruz, ona eşlik etmenin getirdiği ‘ölüm kokusu’nu soluyoruz film boyunca ve çamura gömülen bacaklarımızın bizi hiçbir yere götürmek istemediğini anlıyoruz. Özcan Alper’in yönetimde gösterdiği başarıyla birlikte senarist olarak yaşattığı duygunun da yan etkileri bunlar. Seyirci kimliğimizle ortak olduğumuz bu hikaye, genç sinemacının bizleri içine katmak için gösterdiği çabayla daha da anlamlanıyor, kişisel tarihimizde özel bir yere konuşlanıyor.

Şenay Aydemir - Altyazı
Yönetmen Özcan Alper, Yusuf’un hikâyesini hamasete kaçmadan, ajitasyona sığınmadan, doğanın, hayatın ve aşkın diyalektiğine sonuna kadar sadık kalarak bir ‘şiir gibi’ ince ince işlerken; seyircinin hikâyenin dokunaklılığına kapılmaması, Yusuf’un kendi içinde ve kendinden menkul görülmemesi için ise belgesel görüntülerden yararlanıyor. Öğrenci gençlik mücadelesi içinden seçilen bu belgesel görüntüler, Yusuf’un hikâyesine kendisini kaptıran seyirciye bir tür “neden burada olduğumuzu unutma!” mesajı veriyor ve böylece filmin kahramanını da toplumsal bir karakter haline dönüştürüyor.

Yusuf’un gün batımına karşı deniz kıyısında yüzünü hiç görmediğimiz Cihan ile buluştuğu sahnede ise 68 gençliği hikâyeye dahil oluyor. Yüzünü göremediğimiz kişi hiç kuşkusuz ‘dalgalarla dövüşen’ bir başka Karadenizli ve 68 gençliğinin önderlerinden Cihan Alptekin. Böylece iki kuşak arasındaki tarihsel bağ kurulurken, mücadelenin sürekliliği Yusuf’un kimliğinde yeniden anlam kazanıyor.

Zeynep Dadak - Altyazı
Sonbahar’ın belki de en etkileyici yönü, klişe olabilecek bir hikâyeyi, ezberden bir bakışla değil, romantik bir gerçeklik hissiyle anlatması. Bunun en güzel örneği Yusuf karakteri ve filmin sinematografisi arasındaki tezatta saklı. Yusuf ne kadar içine kapanıksa, filmin görsel dünyası da bir o kadar dışavurumcu. Filmin kamerası huzursuz, sanki yerinde duramıyor gibi. Yusuf’un ve döndüğü köy hayatının hareketsizliği karşısında, duramayan, sürekli hareket halinde bir kamera var. Yusuf’un derdini karakterin kendisi değil, filmin mizanseni anlatıyor. Mevsim yavaş yavaş sonbahardan kışa dönerken, Yusuf’un ilerleyen hastalığı, kötüleşen öksürüğüyle olduğu kadar, sertleşen, hırçınlaşan doğa görüntüleri aracılığıyla aktarılıyor bize. Filmin, dışımızda olanın şiirsel güzelliğini, içerideki felsefi derinlikle birleştirme çabası, Goethe’nin Genç Werther’inin “hayat ve hareketten daha önemli olan seziş ve karanlık istekler” tanımının sinemasal karşılığı gibi. Yani, seziş ve karanlık istekler oyunculuk üzerinden ne kadar minimal bir biçimde anlatılıyorsa, hareket ve hayat döngüsü doğa üzerinden o kadar abartılı ve gösterişli anlatılıyor. Özcan Alper, politik bir derdi düşünsel ve felsefi boyutunun içine kilitlemeden, yaşandığı gibi, hayat üzerinden anlatmayı seçmiş. O yüzden Sonbahar’ın dünyasında doğadaki aşkınlık, kalpteki aşkın kamçısı oluyor.

Senem Aytaç - Altyazı
Bir seyirlik olarak halka ifşa edilen Ortaçağ işkencelerinden, artık bedene uygulanan cezalarla ve bedensel azapla yetinmeyen, onun yerine “kalp, düşünce, irade, ruhsal durum üzerine derinlemesine etki eden bir ceza”2 sistemini ve bireylerin kim/ne olacaklarına, olamayacaklarına ya da olmaları gerektiğine karar vermeyi meşru sayan bu yeni hapishane, Yusuf’u iktidar için zararsız bir özneye dönüştürürken, aslında onu cezalandırmıyor ya da sağaltımını sağlamıyor, onu açıkça, yine öldürüyor.

Yusuf dışarıdayken de kendi hapishanesini içinde taşıyor; baktığı her yerde onu görüyor, mekân ve beden ona dar geliyor. Bu sefer hapishanenin içeri doğru değil, dışarı doğru genişlemesinin hikâyesini izliyoruz. Açlık’ta beden üzerinden ihlal edilen içerisi/dışarısı ayrımı, Sonbahar’da mekân üzerinden gerçekleşiyor. Aklımızın bir kenarında sürekli var olan F tipi’nin gölgesi bütün mekânların üzerine düşüyor. Bu darlık sadece Yusuf için de geçerli değil, benzer bir biçimde Eka da bir hapis bedende ve mekânda var olmaya çalışıyor, Mikail çoktan hayatın bir hapishane olduğunu kabullenmiş... Pencere pervazları, telefon kulübeleri, otel odaları, minibüsler, giderek açık alanlar, her yer onları kapatan birer hücreye dönüşüyor. Sonbahar, bir anlamda, sadece Yusuf için değil, herkes için açık bir cezaevine dönüşmüş olan hayatın hikâyesini anlatıyor.

Murat Erşahin Sinema Dergisi
İyi bir film “Sonbahar”. Bir ‘ilk film’ için son derece olgun, yürekli ve doğru... Ülkede yaşanmış ve yaşanan acıları, toplumsal yaraları ajite etmeden yedirmiş öyküsüne. İnsanın ta içine işliyor. İnsancıl. F-tipi cezaevleri, açlık grevleri arasında yıllarını geçiren Yusuf’un öyküsü anlatılan. Tahliye edildikten sonra Artvin’deki dağ köyünde, yaşlı annesiyle birlikte sonbaharın kışa dönüşünü izleyen Yusuf’un… Hayatını, evinden, ülkesinden uzakta; etini satarak kazanan Gürcü kızla birlikte yeniden yaşama isteği bulan genç adam, nefis doğa görüntüleri eşliğinde son bir sonbahar yaşıyor. Etrafı kuşatan yalnızlık, adaletsizlik, ve imkânsızlık aslında bütün dünyanın bir F tipi cezaevi olduğunu söylüyor... Bir ağıtla sona eriyor içinde devrim ateşi yanan film. Acılı ama insandan, iyilikten ve güzellikten yana umudunu kesmeyen bir ağıtla...

Semra Çelebi - Evrensel
‘Sonbahar’ 1990’lı yıllarda sol görüşlü bir üniversite öğrencisi olan Alper’in, kendi yaşamına dair izler taşıyan, politik bir duruşu olmasına rağmen ajitasyona kaçmayan aynı zamanda sanatsal bir yapıt olmayı başarabilen bir ilk film.

Alper ilk olarak 90’lı yıllardaki üniversite gençliğini anlatmak üzere başlasa da projesine, hayatını etkileyen bir çok olay senaryosuna yansımış.

Doğduğu yer Artvin Hopa’daki çocukluğu, orada konuşulan dil Hemşince, hemen sınır komşusu Gürcistan, Sovyetler Birliğinin yıkılışıyla dağılan hayatlar, diğer tarafta üniversite gençliği, yıllarını cezaevinde geçirenler, F tipleri, ölüm oruçları…

Hepsi de hiç rahatsız etmeyen, aşırıya kaçmayan bir tonlamayla, oldukça çarpıcı ama bir o kadar sakin bir olay örgüsüyle aktarılıyor filmde.

Ve böylece politik ama aynı zamanda psikolojik bir filmi sıkıcılığa kaçmadan sanatsal bir biçimde sunmayı başarıyor Alper.

Hayatının en güzel dönemindeki’ 10 yılı cezaevinde geçiren, burada 19 Aralık operasyonu ve ölüm oruçları sonucunda düştüğü hastalık nedeniyle serbest bırakılıp Hemşin’deki köyüne annesinin yanına dönen Yusuf’un hikayesi, Sovyetlerin yıkılmasından sonra para kazanmak için küçük kızını Gürcistan’da bırakıp Hopa’ya gelen ve burada “nataşalık” yapmak zorunda kalan Elka’yla kesişiyor.

Karadeniz’in çarşaf gibi sakin , umutsuzluğun yoğun olduğu sonbahar günlerinde başlayan bu öykü, hırçınlaşan dalgalarla birlikte umudu ve aşkı getiriyor sinema perdesine.

Ama gerçekçi bir son ve kafalardaki sorgulamalarla bırakıyor seyirciyi.