Elif Şafak'ın kaleminden dev gelincikler

''Olur da kendinizi bir gelincik tarlasında bulursanız bir gün, ne olur siz de bunu bir deneyin. Uzanın yere şöyle bir sırtüstü. Kapayın gözlerinizi. Bir uzun an için tutun soluğunuzu; toprağın tıp tıp atan nabzını dinleyin...'' Elif Şafak National Geographic Türkiye için yazdı.

10.08.2010 - 10:47

Elif Şafak'ın kaleminden dev gelincikler

Çocuktum, belki altı, belki yedi yaşında. Annem, anneannem yanımda. Bahar aylarıydı ama sıcak ki ne sıcak. Bir arabaya doluşmuş bir yerden bir yere gitmekteydik. Tatile mi çıkmıştık, yoksa akraba ya da hasta ziyaretine mi gidiyorduk? Bilemiyorum. Ayrıntılar tamamen silinmiş zihnimde. Hayal meyal hatırlıyorum. Ama işte bir sahne var ki, olanca netliğiyle duruyor hafızamda. Tıpkı dün gibi... Nanemolla bir çocuktum ben oldum olası. İçine kapanık, utangaç, hayal dünyasında yaşayan, durmadan hikâyeler anlatan... Ve her nanemolla çocuk gibi beni de sık sık araba tutardı. Dururduk mecburen. Yol kenarlarında. Olur olmadık sapaklarda. Tarlalara koşardım her seferinde. Ve işte o seyahatte ben gene böyle yüzüm sapsarı arabadan indim; koştum, koştum ve aniden durdum. Her şeyi unuttum. Midemin bulantısını, canımın sıkıntısını... Kendimi bir gelincik tarlasında buldum.

Büyükler arabada sabırla beklerken, sırtüstü uzandım yere ve gelincikler arasından baktım sonsuz gökyüzüne. İnanır mısınız bilmem ama o an gökyüzünün rengi bile farklı göründü gözüme. Pembeye çaldı sema. Pembe ki nasıl şeker. Pembe ki nasıl derin, katman katman. Adeta yerdeki gelinciklerin kızıl ışıltısıyla gökyüzü de yeni bir renk aldı. Kimseye söylemedim bu sırrı. Deli derler diye kendime sakladım. Bunca sene.

Ama olur da kendinizi bir gelincik tarlasında bulursanız bir gün, ne olur siz de bunu bir deneyin. Uzanın yere şöyle bir sırtüstü. Kapayın gözlerinizi. Bir uzun an için tutun soluğunuzu; toprağın tıp tıp atan nabzını dinleyin. Rüzgârın uğultusunu. Yabani otların hışırtısını. Uzaklardan gelen araba ya da insan sesleri incelerek ulaşsın kulaklarınıza. Medeniyetin dışına çıkın bir an. Tüm bu koşturmacanın, hayhuyun ve bitimsiz telaşın ötesine. Sonra aniden açıverin gözlerinizi. Ve bakın semaya. Bakın bulutların pembeleşen rengine. Gelinciklerin boyadığı gökkubeye...

O gün bugündür gelincikleri sever, ne zaman yol kenarında uzun, ince ve narin boy verdiklerini görsem eski bir dosta “merhaba” dercesine heyecanlanırım.

GELİNCİK... NE GÜZELDİR İSMİ. Ağızda eriyen akide şekeri gibi. Doğrusu her çiçeğe nasip olmaz böyle güzel bir isme sahip olmak. Gelincik şanslıdır. Üstelik bir değil birçok ismi vardır, yöreden yöreye değişen: Gelineli, gelinotu, gelinkadın, gündüzgülü ve daha niceleri. Belki bugünkü nesiller çiçek ile gelin kelimesini yan yana getirmekte zorlanabilir. Her ne kadar bugün gelin dendi mi beyaz rengi düşünsek de daha eski Türk örf ve adetlerine baktığımızda, aslında kırmızıdır gelinliğin rengi. Ve işte gelincik, gelinliğini giymiş bir çiçek gibi nazenin boy verir. Tüm çiçeklerin dişi olduğunu sanmayın. Bazıları pekâla erkektir. Kadınsılığını gelincik kadar güzel, enerjik ve aynı zamanda letafetle taşıyan kaç çiçek biliyorsunuz?

Gelincikten bahsedip de Adonis’in hikâyesini anmamak olmaz. Hani şu dünyalar yakışıklısı, erkeklerin en alımlısı Adonis. Doğar doğmaz, orman perileri onu yanlarına alır ve kendilerinden biri olarak görürler. Ne de olsa o kadar güzeldir Adonis. Bir peri kadar güzel...

Efsanenin buradan sonrası kaynaktan kaynağa, anlatandan anlatana değişkenlik gösterir. Her efsane gibi, her eski ve evrensel hikâye gibi bunun da gelip dayandığı bir kavşak, bir yol ayrımı var. O ayrımdan sonra çatal çatal başka yollar çıkar karşımıza. Her yol beraberinde bir başka yorum getirir. Başından sonuna, tek bir biçimde anlatılan bir hikâye yok ki yeryüzünde. Biz şimdilik en çok bilinen yolu ve yorumu takip edelim.

Yazının devamı National Geographic Türkiye'nin Ağustos sayısında.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...