Erdoğan: Çıtkırıldım Cumhuriyet değil

Başbakan Erdoğan, gizli gündemleri olmadığını söyledi. Erdoğan, "Bu Cumhuriyet çıtkırıldım bir Cumhuriyet değildir" dedi.

26.10.2010 - 12:15

Erdoğan: Çıtkırıldım Cumhuriyet değil

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin Grup Toplantısı’nda konuştu. Erdoğan'ın hedefinde CHP, MHP ve yüksek yargı vardı.

Başbakan Erdoğan’ın konuşmasından satırbaşları şöyle:

''Şehitliklerde Türkiye'nin doğusu da batısı da görülür, vatanın dört bir yanından gelip çarpışmış, karavanasını paylaşmış, yan yana şehit düşmüş yüz binlerce millet evladı var. Cumhuriyet böyle bir birlik mefkuresi üzerine inşa edildi.

Cumhuriyet erdemli bir yönetim biçimi ve erdemli bir toplum inşa etme irade ve vizyonunun sonucudur. Bu iradeye zincir vurmak, otoriter eğilimler ve bunlar vasıtasıyla bu iradeyi baskı altına isteyen yönetimler, bu milleten her zaman gereken dersi almışlardır. Aynı şekilde bu iradeyi vesayet altına almak, küçümsemek, yok etmek isteyen karanlık odaklar, çeteler, zümreler de her zaman milletimizden gereken cevabı almışlardır. İstiklal, hürriyet ve demokrasi bu milletin  değiştirilemeyecek karakteri haline gelmiştir. Cumhuriyet ve demokrasi, bu yüzden milletimizin karakterine ve engin tarihi birikimine en uygun yönetim biçimidir. Cumhuriyetin kuruluşundan nice zaman sonra ortaya çıkan, tarihine ve coğrafyasına yabancılaşmış zümrenin tamamen aksine Cumhuriyet, sözde elitler tarafından, yani seçkinlikleri kendilerinden menkul belli bir zümre tarafından değil bizzat bu millet tarafından, bu milletin tüm unsurları tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla, Cumhuriyet asla ve asla belli bir zümrenin, belli bir kitlenin, belli bir grubun rejimi değil, bu milletin rejimidir. Sahibi de bu aziz millettir.

Cumhuriyetimiz 87 yıl içinde güçlenerek, büyüyerek, ekonomide, dış politikada, demokratikleşmede önemli mesafeler kat ederek, Cumhuriyet öncesi korkuların tamamını artık geride bırakmış, geçersiz kılmıştır. Cumhuriyetin ilanı öncesine ait olan bölünme korkusunun, çatışma korkusunun bugün bile bir tehdit ve sindirme aracı olarak görülmesi Cumhuriyetimize ve onun ideallerine tamamen terstir, aykırıdır. Cumhuriyeti zayıf bir varlık olarak görüp, kendisine durumdan  vazife çıkarıp, demokrasiye müdahale edenler, tarihimiz boyunca her zaman Cumhuriyetimize en büyük zararı verenler oldular. Ülkenin birliğinin ve bütünlüğünün tehdit altında olduğu bahanesiyle demokrasiye gölge düşürenler, siyaseti ve siyasetçiyi devre dışı bırakmaya çalışanlar ekonomiye de dış politikaya da iç politikaya da en büyük kötülüğü yaptılar. Cumhuriyeti korumak adına aslında onlar bir korku cumhuriyeti oluşturdular. Tehlikede olan Cumhuriyet rejimi değil bu korkulardan nemalanan çevrelerin imtiyazları oldu. Cumhuriyetin sahibi olmak noktasında hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur ve olamaz. Bu ülkenin bürokratı, hakimi, savcısı, askeri, polisi ne kadar bu Cumhuriyetin sahibi ise bu ülkenin işçisi, köylüsü, esnafı, sanatkarı, sokaktaki vatandaşı da bu Cumhuriyetin en az o kadar sahibidir ve sevdalısıdır.

2010 yılında Türkiye'nin kalkınmasını, ilerlemesini, içerde ve dışarda güçlenmesini en önemlisi de daha demokratik ve özgür bir ülke olmasını Cumhuriyet için bir tehdit gibi gören ve gösterenler, Cumhuriyetin temel felsefesinden nasibi alamayanlardır. Hiç kimse şahsi veya zümrevi hırslarını, beklentilerini, makam ve ikbal heveslerini bu milletin çıkarlarının, bu milletin bekasının üzerine koyamaz. Böyle bir tavır içinde olamaz. Cumhura rağmen, cumhurun düşünce ve hissiyatına rağmen cumhuriyetçilik yapılamaz. Halka rağmen, halkın iradesine rağmen halkçılık yapılamaz. Cumhuriyeti sevmenin, korumanın göstergesi onu yüceltmektir, muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracak politikaları  hayata geçirmektir.

Cumhuriyeti halktan ve milli iradeden, onun değerleri ve beklentilerinden kopuk olarak yücelttiğini zannedenler büyük bir yanlışın ve yalnızlığın içinde olmuşlardır. Aziz milletimiz geçen dönemlerde bazı iktidarların sergiledikleri yanlış uygulamalara rağmen Cumhuriyeti bağrına basmış, en geniş anlamda kabullenmiştir. Milletimiz her sandık başına gittiğinde bu Cumhuriyet idealine oy vermiş, bu ülkeyi yükselteceğine inandığı kadroları özellikle iktidara taşımıştır. Milletimizin iktidarımıza gösterdiği teveccüh işte bu sorumluluk bilincinin, sahiplenme duygusunun bir sonucudur.

KİMSE VESAYET KURAMAZ
Hiç kimse, her şeyi milletten daha fazla bildiğini iddia ederek, bu ülkeyi siyaset kurumundan daha fazla önemsediğini söylemez. Hiç kimse demokrasi üzerinde, cumhuriyet üzerinde kendince vesayet kuramaz. Hukuk dışı operasyonlara girişemez. Biz bir kabile devleti değiliz. Biz, köksüz bir devlet değiliz. Biz, binlerce yıl içinde oluşmuş bir devlet geleneğini tebarüz etmiş, anayasası, yasası, kuralları, gelenekleri olan bir ülkeyiz. Bir devletiz ve bir milletiz.

Bizden önceki nesiller de bizim neslimiz de korkuların egemen olduğu, sindirme politikalarının en ağır şekilde uygulandığı süreçlerde yetiştik. Konuşmak yasaklandı, düşünceleri ifade etmek yasaklandı, şiir okumak yasaklandı, yazmak yasaklandı, gazete çıkarmak yasaklandı, eleştirmek yasaklandı. Kitapların hatta şarkıların, türkülerin yasaklandığı dönemler oldu bu ülkede. Kimler? İşte o tek partili dönemin olduğu dönemler. Yani CHP zihniyetinin iktidar olduğu dönemler. Bunları belki şu anda o dönemi yaşamayan kuşaklar olarak bizler bilmiyor olabiliriz fakat tarihin o arşivlerindeki bu kayıtları, bunu çok açık, net belgelerle ortaya koyuyor. Şimdi bu belgeleri önümüze getiriyorlar. O belgeleri gördükçe o zaman tarihimizin hakikaten ne kadar zor sınavlardan geçtiğini görüyoruz. Ama artık biz o geçmişe asla dönemeyiz. Artık biz o modern Türkiye'nin inşallah yeni temel taşlarını oluşturuyoruz. Ve bu o geçmişin o köklü, sağlam temel taşları üzerinde yükselen bir Türkiye, yeniden büyük Türkiye. Göreve geldiğimizde 26. sıradan teslim alıp, 17. sıraya çıkardığımız bir Türkiye var. Şimdi bunu hazmedemiyoruz, 17'yi ilk 10'a çıkarmanın gayreti içerisindeyiz.

ASLINDA CUMHURİYETİ KÜÇÜLTTÜLER
1940'lı yıllarda Ankara'nın Ulus semtine kılık kıyafeti uygun değil diye kasketli gariban köylülerin, yani ulusun, milletin girmesi yasaklandı. (Bu sözleri salondakilerin alkışlamaları üzerine) Bunu alkışlamayalım, buna üzülelim. Sakal yasaklandı, bıyık yasaklandı. Aynen şimdi olduğu gibi üniversite kapılarında genç kızların başörtüsü yasaklandı. Darbe yapanların eleştirilmesi yasaklandı. Bu ülkenin gerçeklerini, bu ülkenin sorunlarını dile getirmek, konuşmak yasaklandı. Bu yasakları koyanlar ve uygulayanlar, Cumhuriyeti koruma ve kollama bahanesinin arkasına sığınıyorlardı. Cumhuriyeti, cumhurdan, halktan koruyarak belli bir zümrenin hakimiyeti altına almak isteyen bu çarpık anlayışla sadece bu kavrama haksızlık etmekle kalmadılar. Türkiye'nin gelişimine de set çektiler.

Cumhuriyeti korumak, rejime sahip çıkma bahanesinin arkasına sığınarak onlar aslında Cumhuriyeti küçülttüler. Halka yabancılaştılar. Bugün Cumhuriyet cumhurla kucaklaşmaktadır. Farkımız budur.

Eskiden başımıza gelen her musibetin ardında hep bir dış mihrak arardık. Hep öyle adresler verirdik. İçeride öcüyle, dışarıda dış mihrak ile hep korkutulurduk. Anlayış buydu. Statükonun devamı bu korku ile temin edilirdi, siyaset kurumu bu korku dili ile rehin alınırdı, siyaset kurumu, bu korkular ve evhamlar üzerinden itibarsız hale getirilirdi. Çaresiz ve iktidarsız koalisyon hükümetleri bu korku dili ile hareketsiz bırakılırdı. Artık biliyoruz ve öğrendik ki o savunmacı anlayış bizi içimize kapalı hale getiren, bizi sürekli savunma hattında tutan ve özgüvenimizi yaralayan sakat bir anlayıştı.

ŞİMDİ SORUYORUM...
Tam demokratikleşme yolunda ifade özgürlüğü adına birçok engeli ortadan kaldırdık. Şimdi soruyorum; lütfen herkes elini vicdanına koysun ve bu soruyu öyle yanıtlasın. Cumhuriyetimiz, bugün 8 yıl öncesine göre daha mı zayıftır, yoksa tam tersine daha mı güçlüdür? Bütün siyasi anlayışlardan, mantıklardan soyutlanarak başını iki elinin arasına alsın, nasıl olsa benim yanımda değil, şöyle bir düşünsün. 'Ya gerçekten 8 yıl önce neydik, bugün neyiz' diye bir sorsun kendine. Türkiye Cumhuriyeti, 8 yıl öncesine göre bugün dünya nazarında daha itibarlı mıdır, yoksa itibar mı kaybetmiştir. Bunu da kendine sorsun.

Türkiye'nin ayyıldızlı bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin pasaportu, Türk Lirası 8 yıl öncesine göre bugün daha mı değerlidir yoksa değer mi kaybetmiştir? 8 yıl öncesine göre Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları geleceğe daha bir umutla mı bakıyor, yoksa tersi mi? Şöyle yollarında dolaşan arabaların sayısına baktığımız zaman daha tenha duble yollar mı var yoksa yolların adeta ihtiyaca cevap veremez hale geldiği bir Türkiye mi var?

SIFIRLARI KALDIRIRKEN EDİLEN HAKARETLERİ DÜŞÜNÜN
Kaldırdığımız her yasağın ardından korkuların ne kadar yersiz ve gereksiz olduğu ortaya çıktı. Ama biz o yasakları kaldırırken nasıl kıyametler koptuğunu hatırlayın. Paralarda bile Türk Lirası'nın o altı sıfırını atacağımız zaman birilerinin o köşelerinde ne tür yazılar yazdığını ve şu anda da bulundukları yerden ne tür hakaretler ettiklerini düşünün. O zaman 'özür dileyeceğiz' diyenler, ne bu özrü dileyebilmişlerdir ne de paramızın kazandığı o onur sayesinde nasıl ayakta durduklarını hissetmişlerdir. Paradan altı sıfır atılması durumunda enflasyonun patlayacağını söylediler. Attık altı sıfırı ne oldu? Her şey ortada.

YAHYA KEMAL'LE YANIT VERDİ
Attığımız her adımda karşımıza dikilip 'Cumhuriyet tehlike altına girer, bölünüp, parçalanıp, zayıflarız' denildi. TRT Şeş... 'Bir kanalı tamamen oraya tahsis edeceğiz' dediğimiz zaman da bunu söylediler. Ne oldu, gitti mi elden? Bölündük mü, parçalandık mı? Biz evhamlara prim vermedik. Yasakları kaldırdık, kaldırıyoruz; reformlarımızı yaptık, yapıyoruz. Pompalanan korkuların ne kadar boş olduğunu milletçe hep beraber gördük. Bu Cumhuriyet, çıtkırıldım bir cumhuriyet değildir. Bu Cumhuriyet kökü mazide olan bir atidir.  (Erdoğan'ın aktardığı dize Yahya Kemal'e ait. Ziya Gökalp'in "Harabisin harabati değilsin, gözün mazidedir, âti değilsin" mısralarına Yahya Kemal "Ne harabiyim, ne harabatiyim. Kökü mazide olan âtiyim" mısralarıyla yanıt vermişti.) Bu Cumhuriyet kökü derinlerde olan, büyük ve güçlü bir milletin kurduğu ve yaşattığı bir cumhuriyettir. Statükoyu muhafaza etmek, değişime direnmek, yasaklarda ısrar etmek, Cumhuriyetimize de bu aziz milletimize de yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Bugün Türkiye'de hala öyle bir zihniyet var ki TBMM'yi, yasamayı, yürütmeyi, onlarla birlikte milleti reşit, mümeyyiz, muktedir görmüyor. Kendisine millet, yasama ve yürütme üzerinde muhafızlık görevi ihdas ediyor. Allah aşkına; siz bu yetkiyi kimden alıyorsunuz? Hangi Anayasal ve yasal yetkiyle TBMM'ye hiza vermeye kalkışıyorsunuz? Hangi vasfınızla, kerametinizle siz bu milletten daha iyi biliyorsunuz? Kendi iradenizi milli iradenin üstünde ne zamandan beri görmeye  başladınız? Milleti küçümseme, milletin vekillerini yok sayma cüretini nereden alıyorsunuz? Siz milletin velisi ya da vasisi misiniz? Millet, Meclis, yürütme yanılıyor da en doğruyu siz mi biliyorsunuz? Yoksa siz millete patronluk mu yapmak istiyorsunuz? Cumhuriyet, işte sizin bu vesayetçi anlayışlarınızı, milletin üzerinde tasallut etme anlayışınızı çok ciddi manada tespit etti. Üzerinde tasallut kurmasın diye sizin gibi zümrelerin mevkilikleri, milli iradeyi baskı altına almasın diye Cumhuriyetimiz ilan edildi, şimdi de cumhur Cumhuriyetine sahip çıkıyor.

HSYK'DA İPOTEK ANLAŞILDI
12 Eylül'deki halk oylaması öncesin sanal korkular pompalandı. 'Yargı siyasallaşıyor, AK Parti kendi yargısını kuruyor, kadrolaşacak, yargıyı ele geçirmeye çalışıyor....' denildi. Aradan 2 ayı aşkın bir zaman geçti ve iddiaların gerçek dışı olduğu net olarak ortaya çıktı. 12 Eylül öncesinde millete korku yayanlar, milleti ikna edemedikleri gibi yargı camiasını da ikna edebilmiş değiller. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde aday oldular. Ama kendi camialarında kabul görmeyince, farklı ithamlarla seçimleri karalamaya başladılar.

Sesi çok çıkan bir zümrenin, yargı camiası içinde neye tekabül ettiği ortaya çıktı. Bir avuç insanın, nasıl binlerce insanın iradesine ipotek koyduğu anlaşıldı. HSYK seçimlerinde ilk defa 10 binin üzerinde yargı mensubu, kendi hür iradeleriyle şeffaf ve demokratik ortamda oy kullandılar. Şimdi buna yargının siyasallaşması denebilir mi? Türkiye'ye demokrasi, Cumhuriyet geldi ama birilerinin hala haberi yok. Hala birileri belli alanlarda hakimiyet kurmak, hükümranlıklarını sürdürmek istiyor. Kusura bakmasınlar, kimse demokratikleşmeden muaf değildir, milli iradenin hakimiyetinden azade değildir. Bizim yaptığımız Cumhuriyeti de demokrasiyi de tüm alanlarda hakim kılacak adımları atmaktır. Ortada siyasallaşan bir yargı yok, ortada, siyasallaşmış unsurlar tarafından sindirilmiş bir yargının artık tarafsız bir yargıya dönüşümü var. 1960 iradesi sonrasında oluşan statükocu, hizipçi, seçkinci yapının bugün artık değişimci, tarafsız, millet hassasiyetlerini gözeten bir yapıya dönüşümü var. Bizim hiç bir gizli gündemimiz yok. Bizim, birilerinin iddia ettiği gibi gizli bir ajandamız, gizli niyetlerimiz yok. Biz bu Cumhuriyetin nasıl, hangi idealler üzerine kurulduğunu biliyoruz. Bu Cumhuriyeti o ideallere ulaştırmanın samimi mücadelesini veriyoruz. Bizim Cumhuriyeti korumak, kollamak, ideallerini artırmak, itibarını yaşatmak... Bu noktada 8 yıl içinde yaptıklarımız, niyetimizi zaten açık açık ispat ediyor. 8 yıl içinde inşa ettiğimiz yollar, barajlar, okullar, üniversiteler, hastaneler; Cumhuriyeti nasıl yücelttiğimizin delilleridir. En ücra köşeye KÖYDES'le nasıl ulaştığımız ortadadır. 780 bin kilometrekarede 73 milyona ulaştırdığımız hizmetler, bu ülkeye ve millete aşkımızın ve sevdamızın açık delilleridir. Bitti mi? Bitmedi. Daha yapacağımız çok şey var.

KILIÇDAROĞLU CHP ZİHNİYETİNİ HESAP ETMEDİ
Kılıçdaroğlu'nun niyetini sorgulamıyoruz, ne yaptığına, ne yapmadığına bakıyoruz. 8 yıl boyunca biz bu meseleyi çözmek ve negatif bir gündem maddesi olmaktan çıkarmak için önce 4-5 yıl hep izledik. Ülkede bir sıkıntı kaynağı olmasın... Fakat daha sonra gündeme getirilmeye başlandı ve yoğun çabalar içerisine girdik. Aslolan konuşmak değil, aslolan yaşamak. Yani yapmadıklarınızı söylemek değil, yaptıklarınızı söylemektir. Bizim değerlerimizden gelen budur. Yıllar boyunca yapılan, onlarca, yüzlerce ankette, 'başörtüsü yasağının temel bir insan hakkının ihlali, Türkiye'nin bir ayıbı olduğu' görüşü ortaya çıkmıştır. Biz, ayıbı ortadan kaldırmak için çaba sarfettik ama çabalarımız CHP'nin ve onunla birlikte statükonun engeline takıldı. Hatırlayın, MHP ile yaptığımız Anayasa değişikliği -eksiklerine rağmen bunu da söyleyeyim- CHP'nin itirazıyla Anayasa Mahkemesi'nde iptal edildi. Partimiz hakkında kapatma davası açıldı ve bu davanın maddelerinden biri de buydu. Zamana bıraktığımız, ülkenin demokratikleşmesiyle birlikte artık anlamsız hale geleceğini ve kendiliğinden çözüleceğine inandığımız bu sorunu -dikkat edin biz değil CHP Genel Başkanı dile getirdi- ve Türkiye'nin gündemine taşıdı bu halk oylaması süresince...

CHP 'lokomotif olsun, biz vagon olalım' dedik. Bu kadar açık söyledik. Onlar bağcıyı dövmekle uğraşıyor ama bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil, biz üzümü yemek istiyoruz. Örnekleri var biliyorsunuz, çarşaflı hanım kardeşlerime eski CHP Genel Başkanı rozet taktı. Arkasından birkaç gün geçti İstanbul'un bir başka semtinde CHP'nin otobüsünden al aşağı ettiler. Mersin'de bir benzerini uyguladılar. Tekme tokat girdiler.

Kılıçdaroğlu bu konuda samimi ise işte o zaman meydanlarda böyle bir vaatte bulunurken CHP zihniyetini, CHP geleneklerini, kodlarını dikkati almadığı açıktır. Türkiye'de başörtüsü meselesinin çözümü önündeki en büyük engel, CHP'nin  bugüne kadar ortaya koyduğu statükocu ve özgürlük karşıtı anlayıştır. CHP Genel Başkanı, 'bu meseleyi biz çözeriz' derken her şeyden önce CHP'nin bu sorunun derinleşmesine yaptığı katkıyı gözardı etmiştir. Her zaman yasakları savunan, özgürlüklerin önünde set olan, değişime her zaman karşı çıkmış olan bir CHP'nin, sadece genel başkanın popülist ve bireysel çıkışlarıyla bu zihniyetinden kopamayacağı bir kez daha ortaya çıkmıştır.

RESEPSİYONU TARTIŞMAK 1940'LARDA KALMAKTIR
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yıldönümünü kutlarken, Sayın Cumhurbaşkanı'nın resepsiyonunu, 'her türlü farklılığıyla cumhur gelecek' diyerek, boykot edip etmemeyi tartışan bir CHP, 1940'lardan bugüne gelememiş bir CHP'dir.

Hatırlayın, CHP Genel Başkanı, halk oylaması sürecinde bir türkü tutturdu. '27 Nisan bildirisinden bizim mağdur olduğumuz AK Parti olarak'... Bu vesileyle kazançlı çıktığımızı her gittiği yerde ifade etti. Peki başsavcının geçtiğimiz günlerde Millet Meclisine, milletin vekillerine yönelik açıklamasının hedefi ve mağduru kim? O bildiri, TBMM'ye olduğu kadar CHP'ye de yapılmış bir saygısızlık değil mi? Ne diyor? 'Hayır, o uyarıdır, birilerine kınamadır' diyor. CHP, 27 Nisan'da AK Parti'nin gösterdiği dik duruşu gösterememiş, Meclise, demokrasiye millet iradesine yönelik  o bildiri karşısında geri adım atmayı, sinmeyi içine sindirmiştir. O gün demokratik dik duruşu sergilemeyenler, bugün de aynı ezik, aynı çanak tutan, aynı alkış tutan anlayışı devam ettirmektedir.

Kılıçdaroğlu hiçbir hazırlık, hiçbir istişare yapmadan CHP'nin kadim geleneklerini, ideolojik kodlarını hiç hesaba katmadan vaatte bulundu ve bugün o vaadin altında ezildi. Süreç, CHP tarafından başörtülü genç kızların umudunun istismar  edildiği aynı zamanda provokasyona açık bir süreç haline getirilmiştir. 'CHP, sonunda demokratikleşiyor mu' diye heyecanlanan CHP'lilerin bile hevesleri kursağında kalmıştır. İşte görüyorsunuz, 'çözelim ama şu şartla' diyerek, bize şartlar dayatmaya çalışıyorlar. Arkadaşlarım ziyaretlerine gittiler. Ne dedik? 'bugünden tezi yok, 12 Eylül akşamı' dedik. TESK'in Genel Kurulu'nda, 'bak hemen talimatı verelim, ben veriyorum' dedim. Kızılcahamam'da söyledik. Akabinde arkadaşlarımızı gönderdik. Biz, sözü bir kere söyleriz, arkasında dururuz.

İnsan hakları şarta bağlanabilir mi, inanç özgürlüğü koşula bağlanabilir mi? Hiçbir hukuki ve kanuni dayanağı olmayan, mantıksız, gereksiz, gerekçesiz ve çağdışı bir fiili uygulamanın kaldırılması noktasında şart öne sürülebilir mi? Nefes alıp vermek ne kadar tabii ise ne kadar tabii bir insan hakkıysa inancına göre giyinmek de eğitim olanaklarına sahip olmak da o kadar tabiidir, o kadar temel bir insan hakkıdır. Bu sorunun CHP ile çözülemeyeceği, CHP'nin bu konuda samimi olmadığı ve böyle bir iradesinin de bulunmadığı artık netlik kazanmıştır.

MHP GÜVEN VERMİYOR
Yasakların ortadan kalkması için verdiğimiz mücadelede MHP'nin tavrı güven vermiyor, yaşayarak gördük. Arkadaşlarım oraya da gittiler. Gruplarını ziyaret ettiler. 2008 yılında 411 oyla kabul edilen anayasa değişikliğinin iptali karşısında MHP'nin gereken tavrı göstermediğini biliyoruz. Nitekim, son anayasa değişikliği, yargının bu tür keyfi kararlar vermesinin önüne geçecekken, bunun adımlarını atacakken MHP, var gücüyle değişikliğin karşısında durmuş adeta 2008'deki kararını inkar etmiştir. Üstelik artık herkes biliyor ki MHP, halk oylamasındaki 'hayır' tavrını kendi tabanına izah dahi edememiş ve büyük bir darbe almıştır. Özgürlükler konusunda en az AK Parti kadar kararlı, açık fikirli ve cesur olması gereken MHP, maalesef bir kez daha statükonun yanında yer almış, ülkücü camiayı ve Türk kamuoyunu hayal kırıklığına uğratmıştır. AK Parti yasaklarla mücadelesinde bir kez daha yalnız kalmıştır ama milletle başbaşa kalmıştır. Biz bu yolda milletimizle kararlılıkla yürümeye devam edeceğiz. Sadece başörtüsü konusunda değil, bu ülkede yıllardan beri süregelen inanca, düşünceye, ifade özgürlüğüne yönelik her türlü yasakla bugüne kadar nasıl kararlı bir şekilde mücadele ettiysek bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele edeceğiz. Çünkü, biz başörtüsünü de diğer yasakların kaldırılmasını da milletimizin hak ettiği ve özlediği temel hak ve hürriyetlerin bir parçası olarak görüyoruz.

Farklı inanç gruplarının, farklı mezheplerin, farklı etnik grupların sorunlarını her zaman kendimize dert edindik, çözmek için samimi çaba harcadık. Bundan sonra da aynı samimiyetle sorunların üzerine gideceğiz. 2011 seçimleri ve ardından başlatacağımız yeni anayasa çalışmaları işte bu özgürlüklerin temel alınacağı bir süreç olacaktır. Ne 2011 seçimleri ne de sonrasında başlatacağımız anayasa çalışmaları sadece belli sorunların, belli özgürlüklerin dikkate alınacağı değil Türkiye'deki her sorununun her özgürlük meselesinin çözüm yoluna kavuşacağı bir süreç olacaktır. Önümüze engeller çıkarıldığında her zaman millete gittik ve milletin desteğini alarak, reformlarımızı gerçekleştirdik. 2011 seçimlerinde de milletimizden alacağımız yetki ve destekle Türkiye'yi prangalarından kurtarmaya, zincirlerinden kurtarmaya, Türkiye'yi ve cumhuriyetimizi büyütmeye, yüceltmeye ve güçlendirmeye devam edeceğiz."

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...