'Ergenekon bahanesiyle hesaplaşma tehlikeli'

Prof. Ahmet İnsel, yargı üzerinden tehlikeli bir iktidar savaşı yürütüldüğüne dikkat çekti.

01.06.2009 - 14:13

'Ergenekon bahanesiyle hesaplaşma tehlikeli'

Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel,  Yazı İşleri programında Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır'ın sorularını yanıtladı.

Ahmet İnsel: Türkiye Cumhuriyeti asgari demokratik koşulları sağlayan bir devletse;  bu devletin toprakları içinde nasıl ki insanların evinde silah bulunduğunda bu bir suçsa, elinde silahla Türkiye toprakları içinde, şehirde veya dağda bulunmak da suçtur. 'Ben sadece dolaşıyorum' demek, 'Ateş etmeyeceğim ama dağda silahımla duracağım' demek de suçtur. Tabii bu noktada durmak yeterli değil. Gerçekçi olmak lazım: Sadece bu sözlerle ilerleyemiyoruz.

Bunu söylerken, ikinci bir şeyi de aynı şekilde talep etmemiz lazım. Demokratik olduğunu iddia eden bir ülkede insanların kimliklerini ifade etmeleri ve bunu yaşamalarını devlet engelleyemez. Bunu da, devletten, aynı anda talep etmemiz lazım. Yani, kalkıp muhatabı kimse, bu karşılıklılık ilişkisine girmememiz lazım. Bu ikisi birbirinden bağımsız devam eden iki ayrı sorun.

Yani dağda adam var diye devlet veya hükümet Kürt sorununda açılım yapmıyorsa, kabahatlidir. 'Dağdakiler oradayken ben yapmam' diyorsa kabahatlidir. Veya eli silahlı adam 'devlet açılım yapmadı, ben silahla dolaşıyorum' dediği zaman, suç işlemektedir. Hep bir karşılıklılık zihniyeti var. Aynı şeyi biz burada azınlıklar için yapıyoruz. Yunanistan’ın kendi Müslüman Türk azınlıklarına vermediği hakları bahane ederek, buradaki Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına hak vermemeyi bir bahane olarak görüyoruz. Bunların ikisini ayırmak lazım.

Ahmet İnsel: Ahmet Türk’ün önemli bir fonksiyonu var. Bizim Türkiye'de görmediğimiz bir şey var.  Türkiye'deki Kürtlerle ilgili demokratik bir toplum içinde, barış içinde çözüm olacaksa, elimizde çok büyük bir fırsat var. Bu fırsat Türkiye'de siyasi kanallarda Kürtlerin temsil ediliyor olmaları; demokratik seçimle gelmiş ve temsil ediliyor olmaları. Bu çok büyük bir imkan. Tersini düşünelim: Şu anda Türkiye'de DTP Meclis'te olmasa, belediye başkanlıklarında olmasa, nasıl bir çözüm için kim öne çıkacak Kürtlerin sorunu ile ilgili?..

Eğer PKK’nın; 'Ben Kürt sorununun yegane temsilcisiyim, muhatabıyım' sözünü aşmak, bu pozisyonu aşmak ihtiyacını hissediyorsak, burada DTP’nin çok önemli bir rol oynayabileceğini düşünmek ve Ahmet Türk’ün son yaptığı açılımların, 17 bin faili meçhul kaybın hesabını sormaktan da vazgeçip 'Sorun çözülsün, biz burada öç almak için değil sorunu çözmek için siyaset yaparız' sözlerini dikkate almak durumundayız. Yetersiz bulabiliriz ama elimizde ortaya çıkan başka bir figür yok.

Abdullah Öcalan’la götürülebilecek yer belli, bir sınırı var. Kendisi çok istiyor esas muhatap alınmasını. Ahmet Türk mü Türkiye'de Kürt sorununda aktif olduğunda demokratik bir çözümde ilerleyebiliriz, yoksa başka biri mi?

Ahmet Türk’ün belli bir ağırlığı, belli bir tecrübesi var. Türk siyasi kadroları ile geçmiş siyasi geleneklerinden gelen bir ağırlığı var. Biliyorsunuz Ahmet Türk’ü DTP içinde seçimler sonrasında alaşağı ettiler. Ama herhalde kendi içlerinde bir aklıselim var ki sonunda yeniden Ahmet Türk’e döndüler. DTP’nin ağırlığının artmasının önemli olduğu kanaatindeyim. Abdullah Gül’ün Ahmet Türk’le görüşmesinin, DTP ile ilişkileri kesmeme çabasının çok önemli olduğunu görüyorum. Ve Hükümet başkanı olarak Başbakanın bunu yapmamasının bir eksiklik olduğu kanaatindeyim. DTP’liler sürekli dışlanma ile mağdur durumda kalarak siyasette de ilerleyemeyecekler.

Ahmet İnsel: 12 kişilik, cezasının epey bir kısmını çekmiş mahkumun İmralı’ya yerleştirilmesi hazırlıkları yapılıyor. Bu aynı zamanda dinleyiciler açısından önemli. Çünkü Abdullah Öcalan’ın mahkumiyetini yaşama koşullarını Avrupa’daki insan hakları kuruluşları aşırı tecrit olarak tanımlıyorlar. Tek başına gardiyanlarından başka kimse ile ilişki kuramayacak durumda olmasını aşırı tecrit olarak görüyorlar. Bunu aşmak için atılan olumlu bir adım.

Ahmet İnsel: Aslında bu bir vesile... Türkiye'deki yargı sisteminin sakıncalarını ortaya çıkartması açısından önemli. Diğer taraftan her zaman demokrasinin oturmadığı toplumlarda, özellikle yargıyı siyasal amaçla çeşitli çevreler kullanabilir mi çabasını gösteriyor.

YARGI ÜZERİNDEN İKTİDAR SAVAŞI
Yargı üzerinden bir iktidar savaşı yürütülüyor. Yargı üzerinden yürütülen iktidar savaşının tehlikelerine dikkat çekmek istedim. Yani bazı çevreler, örneğin Anayasa Mahkemesi'ni, bir siyasi silah olarak zaman zaman kullanmaya çalıştı.  367 kararında olduğu gibi benzer şekilde farklı çevrelerin de yargıyı başka amaçlar için siyasi teşhir amacıyla kullanabilmeleri, bir tehlike.

İki şeyi ayırmak lazım: Birincisi, evinde silah bulundurmak suç; PKK konusunda bahsettik. Ergenekon konusunda da insanların evlerinde veya gömdükleri yerlerde silahlar çıkıyor. Veya suikast planları yapmışlar veya suça teşvik etmişler, cinayete teşvik etmişler; bunlar ağır cezalık suçlar.

Diğer taraftan askeri komutanların ellerine Silahlı Kuvvetleri harekete geçirme yetkisi verilmiş, komutanlar mesleklerini icra ederken Anayasayı çiğneme suçu yönünde hazırlıklar yapmışlar, darbe teşebbüslerinde bulunmuşlar; bu da suç... İkisi ne derecede suçtur, bütün bunların derecelendirmeleri var tabii.

ZİHNİYET POLİSLİĞİ
Bir de bütün bunları zihnen destekleyen çevre olabilir. Bu çevreyi suça dahil ederseniz, işte orada 'zihniyet polisliği' dediğiniz bir noktaya geliyorsunuz. Böyle bir işin olmasından memnuniyet duyacağını ifade etmek, eğer siz bu işe dahil değilseniz, suç teşkil etmez. Bunun faşizan bir davranış olduğu, otoriter davranış olduğu, demokrasiye aykırı olduğu, demokratların teşhir etmesi gereken ama diğer taraftan mahkemelerin bu işe bulaşmaması gereken bir ince ayrım noktası...

Ahmet İnsel: Türkan Saylan’da, özellikle çok belirgindi. Türkan Saylan’ın temsil ettiği, ÇYDD’nin temsil ettiği, biraz fazla militer, laik, benim de çok benimsemediğim bir görüş. Ama hakkı sonuçta... Kimse zorla yapmıyor bu işi.

O cemaatlerinki, eğitim kampanyasını kendisine rakip olarak gördüğü için ve orada gerçekten de bir itişme de olduğu için bunu fırsat bilerek, bunu da bunun içine dahil etmek. Bu eskiden çok yapılan bir şeydi. Çoğumuzun geçmiş solculuğunda, savcıların iddianamelerine baktığınızda, evine gelinen arkadaşa 'Bu da zaten MİT’ten raporludur, bunu da dahil edelim' diye yapılan bir şeydir. Burada tabii biraz daha belirgin oldu, biraz fazla ortaya çıktı.

MEŞRUİYET ZEDELENEBİLİR
Benim en çok endişelendiğim, Ergenekon davasının, yani  ana davanın esas suçlarının bu vesile ile meşruiyetin zedelenmesi. İkinci endişem de aslında bu tür hukuk ihlallerini geçmişte hiçbir şekilde tınmayan, Güneydoğu’da Kürt çocuklara hukuk ihlali olduğu zaman hiç aldırmayan,  solcularla ilgili hukuk ihlalleri olduğu zaman aldırmayan kişilerin birden bire kendilerine dokunduğu için hukuk şampiyonu kesilmeleri...

Ahmet İnsel: Her zaman dikkat etmemiz gereken bir şey galiba bu. Dava kendi mecrasında yürümeli, tabii ki insanlar tartışmalı. Ben 'Bu dava görüşülüyor, konuşulmasın' sözüne karşıyım. Ne demek konuşulmasın; bu toplumsal bir konu ve elbette konuşulacak. Ama burada davayı bahane ederek hesap görmek dava üzerinde ciddi kuşkular uyandırır.

Ahmet İnsel: Genellikle olumlu reaksiyonlar... Yani yazımdan beri çok fazla 'Ahmet İnsel de Ergenekon savunucusu oldu' gibi tepkiler almadım. Galiba bu sefer bazı arkadaşlarımız, kendilerini liberal demokrat olarak tanımlayan ama bu noktada biraz radikal bir taraftarlık pozisyonunda olan arkadaşlarımız da bu işin endazesinin biraz kaçtığı hissine kapılmış olmalılar ki; oradan çok ciddi bir tepki almadım. Çünkü galiba bu Ergenekon davasının sulandırılmasının, böyle de olabileceğini gördüler gibi geliyor bana. Hakikaten beklediğim olumsuz tepkiler çok gelmedi.

Ahmet İnsel: Fransa’da çok düşük bir katılım bekleniyor. Yüzde 50’nin altına inmesi bekleniyor katılımın. Genelde Avrupa’da da katılımın çok düşük olması bekleniyor. Bu Avrupa Parlamentosu seçimleri Avrupa Birliği’nin tabii, hem iktisadi hem siyasi krizine denk geldi. Bir taraftan çok ciddi bir iktisadi kriz var. Bu iktisadi kriz sırasında genellikle insanlar alternatif politikalar önerenlere sarılırlar. Fakat Avrupa Birliği’nin, Avrupa Parlamentosu'nun bu konularda bir yetkisi yok ki. Dolayısıyla burada hakikaten Avrupa Birliği’nin en zayıf olduğu yere geliyoruz.

Maliye politikalarını, iktisat politikalarını, vergi politikalarını geliştirme yetkisi olmayan bir parlamento. Dolayısıyla krizle ilgili bir beklentiyi karşılamıyor Avrupa Parlamentosu seçimleri. Avrupa Birliği’nin kendi krizi var biliyorsunuz... Anayasa referandumunda iki-üç tane ülkenin hayır demesi ile ciddi bir anayasa girişimi gömüldü. Ciddi bir bulanıklık var ortalıkta. Bu durumda insanlar Avrupa Parlamentosu'na çok alakasız davranıyorlar. Ulus devletler çerçevesinde yürütülecek olan politikalar, onların günlük hayatını çok daha fazla ilgilendirdiği için de her ülkede partilerin, kendileri için uyguladığı bir küçük boyutlu kamuoyu yoklaması fonksiyonuna düşmüş durumda.

Ahmet İnsel: Fransa’da Cumhurbaşkanı Sarkozy aşırı sağın oylarını kendisine çekerek iktidar oldu. Bu aşırı sağın en önemli temalarından biri, 'Türkiye'ye hayır' temasıydı. Şimdi onu sürekli gündeme getiriyor. Fakat İsveç’le Fransa arasında çok ciddi bir itişme var. Biliyorsunuz İsveç, 1 Temmuz’dan itibaren dönem başkanı olacak. Sarkozy, İsveç’e yapacağı ziyareti iptal etti. Gerekçesi İsveç Dışişleri Bakanı'nın, Fransa’nın sağcı ünlü Figaro gazetesinde, Fransa’nın Türkiye politikalarını ciddi biçimde eleştiren bir yazı yazmasıydı.

Bu yazı üzerine Fransa, dönem başkanlığını devredeceği ülkeye gitmesi gerekirken, toplantıyı yapması gerekirken o ziyareti erteledi. İsveç’in bu tavrını protesto etmek istiyor. Dolayısıyla Fransa çok ciddi anlamda bloke edici bir faktör; onlarda saplantı haline dönmüş durumda. Ciddi bir tartışma da var, Türkiye'nin bu şekilde kullanılmasına karşı...

Kamuoyunda karşı çıkanlar da var ama çoğunluk bu işin şimdilik tartışılmaması veya Türkiye'nin ileride görüşülmesi taraftarı. Yalnız, yapılan bir kamuoyu yoklamasında şöyle bir şey çıktı geçen Cumartesi günü: Yeşiller bunun tam tersini kullanıyorlar; Türkiye'nin üye olmasını, esas kampanyanın taşıyıcı faktörü olarak kullanıyorlar. Eğer ülkeler çapında referandumlar yapılırsa Türkiye ile ilgili çoğunluk çıkıyor. Yani 27 ülkenin 21’inde 'evet' çıkacak gibi gözüküyor.

Avrupa çapında referandum yapılırsa da ucu ucuna çoğunluk çıkacakmış gibi gözüküyor. Almanya ve Fransa’nın ağırlığı nedeniyle tabii, o azalıyor. Bir ülkenin istememesi, işi bloke etmek için yeterli. İşte Fransa ile Hollanda referanduma 'hayır' dediler. 22-23 ülke Avrupa anayasasına 'evet' dediği halde iki ülke 'hayır' dediği için Avrupa anayasası gömüldü.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...