Adli yıl açılış töreni için Yargıtay’da tören düzenlendi.

Törene Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay üyeleri, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri ile çok sayıda davetli katıldı.

Yargıtay protokol kapısında konukları Başkan Gerçeker, başkanvekilleri İhsan Akşin, Erdal Sanlı ile Yargıtay Genel Sekreteri Salih Kocalar karşıladı.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, konuşmasına, ramazan ayının bütün insanlığa barış, sevgi ve mutluluk getirmesini dileyerek başladı.

Gerçeker, daha önceki adli yıl açılışlarında dile getirdikleri sorunların büyük ölçüde ve artarak devam ettiğine işaret ederek, en temel görevlerinin bu sorunları kamuoyuna aktarmak ve çözüm aramak olduğunu belirtti.

Bu yıl da yargı reformu ve anayasa değişikliği konularının kamuoyu gündemini büyük ölçüde oluşturduğunu kaydeden Gerçeker, ''Bu değişikliklere gerek yargı bağımsızlığına gerekse kuvvetler ayrılığı ilkesine, dolayısıyla hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğu düşüncesiyle gerek kişisel gerekse kurumsal olarak karşı çıktık'' dedi.

Önemli kurumsal değişikliklerin mutlaka geniş bir toplumsal uzlaşıyla gerçekleşmesi gerektiğini belirten Gerçeker, şöyle konuştu:

''Adalet bir toplumda en üstün değerdir ve bu nedenle de vicdanlarda en üst düzeyde özümsenmesi gerekir. Adalet toplumların geleceğinin de en önemli güvencesidir. Adil olmayan ve yargısını adil çalıştırmayan bir ülkenin uzun bir süre huzurlu biçimde ayakta duramayacağı bilinmelidir. Bu olgu geçmişte kendisini birçok örnekleriyle göstermiştir. 'Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir' sözü Pascal'a aittir ve çok önemli bir gerçeği saptamaktadır. Adaleti sağlayacak olan da yargı olduğuna göre çağdaş demokratik sistemlerde olduğu gibi, özgürlükçü demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin en büyük güvencesi olan, her türlü iç ve dış etkenlerden arınmış, tam bağımsız yargı sistemi oluşturmamız gerekmektedir. Yargının asli unsuru olan tarafsızlık ancak bu şekilde gerçekleşecektir. Bağımsız olmayan bir yargı siyasallaşır ve tarafsızlığını yitirir ki bu da bir toplum için en büyük tehlikedir.'' Hasan Gerçeker, hukuk ve yargı sisteminde reform yapılabilmesinin yolunun öncelikle sorunun hangi noktalarda yoğunlaştığının çok iyi saptanmasından geçtiğine işaret ederek, ''Hukuk devleti olmanın, başka bir ifadeyle hukukun üstün tutularak yaşamın her alanında egemen kılınmasının olmazsa olmaz koşulu, yargı erkinin görevini yaparken bağımsız, yansız ve bu işlevi doğrudan yerine getiren hakim ve cumhuriyet savcılarının güvenceli olmalarıdır'' diye konuştu.

DEMOKRATİK MEŞRUİYET
Yargı erkinin, yasama ve yürütme erkinin etki alanından uzak tutulması, bu iki erkin alt veya üst derecesinde değil ancak eşit konumda bulunmasıyla mümkün olduğunun net biçimde algılanması gerektiğini ifade eden Gerçeker, şöyle devam etti:

''Yeni düzenlemede Anayasa Mahkemesinin mevcut üye sayısının çoğaltılması yerindeyse de üyelerinin tamamının yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı ve parlamentonun salt çoğunluğuyla seçilmesi, yüksek yargı organlarının çoğaltılan üye sayısına göre etkinliğinin azaltılması, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olduğu gibi, bu şekilde bir düzenleme Anayasa Mahkemesinin tamamen yürütmenin etki alanına girmesine neden olacak ve beraberinde de büyük ölçüde siyasallaşma eleştirilerini getirecektir.

HSYK'nın yapısıyla ilgili olarak da kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığına aykırı bir düzenleme söz konusudur. Yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi için HSYK'nın objektiflik, tarafsızlık, şeffaflık ve hesap verilebilirlik temelinde geniş tabanlı temsil esasına göre yeniden yapılandırılması ve kararlarına karşı etkin bir itiraz sistemi getirilmesi hemen her adli yıl açış konuşmasında dile getirilmektedir. Kurula yürütmenin temsilcisi olan Adalet Bakanı'nın geniş yetkilerle başkanlık etmesi, her ne kadar hakim sınıfından olsa da konumu itibariyle yürütme erkinin içinde bulunan müsteşarının kurulun doğal üyesi olması kuvvetler ayrılığı ile yargı bağımsızlığı ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.

Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda yer almasının 'demokratik meşruiyet' ilkesiyle açıklanması gerçeği yansıtmamaktadır. Türk yargısının 'demokratik meşruiyet' sorunu bulunmamaktadır. Kurulun yapısında, oluşumu konusunda ilgili tüm kesimlerin hemen hemen üzerinde birleştiği temel eleştiri, siyasi irade ve yürütmenin temsilcisi olan Adalet Bakanı ve müsteşarının büyük yetkilerle kurulda yer almasıdır.''

EGEMENLİĞİ KULLANMA YETKİSİ
Yargıtay Başkan Gerçeker, Türk milletinin, egemenlik hakkını anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullandığını belirterek, ''Bu yetkili organlar da yasama, yürütme ve yargıdır. Egemenliği millet adına kullanma yetkisi yalnız yasama ve yürütmeye verilmiş değildir'' dedi. Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK'da bulunmasının referans olarak gösterilen dış belgelere de uygun düşmediğini ifade eden Gerçeker, Avrupa Birliği Komisyonunca hazırlanan istişari ziyaret raporlarında ve Avrupa Konseyi tavsiye raporlarında Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK'da olmasının öngörülmediğini kaydetti.

Gerçeker, ''Anayasa'da yapılan değişikliklerle gerek Anayasa Mahkemesinde gerekse HSYK'da Yargıtay ve Danıştayın üye sayısı göreceli olarak azaltılmış, yüksek mahkemelerin etkinlikleri neredeyse yok denecek dereceye kadar indirilmiştir. Bu çok üzüntü ve kaygı verici bir durumdur'' diye konuştu.

Hasan Gerçeker, şöyle devam etti: ''Mevcut ve yasal bir üst mahkeme olgusu ve işleyişinin, hakim ve savcıların yargısal faaliyetleri üzerinde nesnel etkisinin 'vesayet izlenimi' biçiminde tanımlanması şaşırtıcı ve iyi niyetten uzak bir yaklaşımdır. Bu izlenimin ne şekilde ortaya çıktığı, bu şekilde bir görev fonksiyonunun yargının işleyişinde ne gibi bir sorun oluşturduğu açıklıkla ortaya konulmuş değildir. İma edildiği şekliyle, bu yasal durumun hakim ve savcılar üzerinde bireysel bir 'bağımlılık modeli' oluşturduğunu ileri sürmenin, yargı erkinin tüm kurum ve kuruluşları ile ilk derece ve üst derece mahkemeleri ile birlikte bütünlüğünü zedeleyici son derece isabetsiz, abartılı ve tümüyle öznel bir saptama olduğunu düşünmekteyiz.

Üstelik bu durumun HSYK'nın oluşumuyla doğrudan ilgisi bulunmamaktadır. Görev yaptıkları süre içerisinde mensubu bulundukları yüksek mahkemelerle görev ilişkileri bulunmayan kurul üyelerinin hakim ve savcılar üzerinde yüksek mahkeme üyesi olarak ne doğrudan ne de nesnel nedenlerden dolayı vesayeti bulunduğundan söz edilemez.

Anayasal bir kurum olan HSYK'nın seçilmiş üyelerinin kurul faaliyetleri yönünden ifa ettikleri fonksiyon, mensubu bulundukları üst mahkemeyi temsil görevi niteliğinde olmayıp mensubu oldukları yüksek mahkemeden bağımsız, yasayla tanımlanmış görevlerin ifasından ibarettir ve yargının tümüne yönelik bir görevdir. Üstelik mevcut yapıya göre yargının tümüne temsili nitelikte bir fonksiyonun üstlenilmesi de söz konusu değildir.''

HSYK'NIN YAPISI
Gerçeker, Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda bulunmasının kurul çalışmalarının istikrarlı bir şekilde sürmesini engellediğini öne sürerek, ''Yapılmak istenilen düzenleme gerçekleştiği takdirde bu karma ve yargı bağımsızlığına aykırı yapı kurulu çalışamaz hale getirecektir'' diye konuştu. Hakimlerin kararını verirken dış etkilerden olduğu kadar subjektif değerlendirmelerinden de uzak kalabilmesi gerektiğine işaret eden Gerçeker, yargının kendi bütünlüğü içerisinde değerlendirme ve ölçme sistemini kurduğunu, bu sistemin yerine çok sağlıklı bir alternatif çözüm önerisi getirilmeden not sisteminden vazgeçilmesinin uygun görülmediğini belirtti.

''Bu sistem özenle yürütüldüğünde bir sakınca ortaya çıkmayacağı gibi yargı bağımsızlığının ihlali de söz konusu değildir'' diyen Gerçeker, şunları kaydetti:

''Verilen kararların sayısı iş yüzdesi bakımından önemli olmakla birlikte kararlardaki isabet oranının tespiti ve bu oranın yükseltilmesi ancak yüksek mahkemelerin denetimiyle mümkündür. Bu nedenle denetimlerin keyfilikten uzak olması mutlaka sağlanmalı, bu belgeler ilgili hakim ve savcıya tebliğ edilerek, değerlendirmenin asıl öznesi konumunda bulunan bu kişilere cevap ve itiraz hakkı tanınmalıdır.

Hakim ve savcılar arasında meslek kıdemi ve başarıya göre derecelendirme yapılması yerindeyse de 'sınıf' sözcüğü iyi bir seçim olarak görülmemektedir. Üçüncü sınıf, ikinci sınıf gibi ifadeler incitici olabileceği gibi, soruna yargılanan tarafından bakıldığında güven eksikliğini de beraberinde getirebileceği düşünülmelidir. Bu nedenle derecelendirmenin başka bir kavram üzerinden yapılması yerinde olacaktır.”

Gerçeker, ''yargıda örgütlenme özgürlüğünün, tüm çağdaş demokratik sistemi benimsemiş ülkelerde olduğu gibi demokratik temel hak ve özgürlükler kapsamında kabul edilmiş ve uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınmış'' bir hak olduğunu ifade etti.

Yargı sistemi içerisinde de hakim ve savcılara bu hakkı tanımanın, geliştirmenin özgürlükçü demokrasinin gereği olduğunu belirten Gerçeker, örgütlenme özgürlüğü, hakim ve savcıların her türlü çalışma koşullarının iyileştirilmesi yanında, yargı bağımsızlığının korunup kollanması bakımından da büyük önem taşıdığını kaydetti.

Örgütlenme özgürlüğünü engelleyerek, yürütmenin güdümünde, amaç dışı, göstermelik bir örgütlenme modeli oluşturma çabalarından vazgeçilmesi gerektiğini vurgulayan Gerçeker, şöyle konuştu:

''Yargı mensuplarına gerek mesleki gerekse yargı bağımsızlığı konusunda eğitim verilmesi de çok önemli başta gelen konulardan birisidir. Bu nedenle de Türkiye Adalet Akademisinin yeniden yapılandırılması, idari ve mali özerklik tanınarak gerçek bir akademi haline dönüştürülmesi, kapasitesinin arttırılması gerekmektedir. Avrupa Birliği ilerleme raporlarında da öngörüldüğü gibi, böyle bir yapılanma sağlandıktan sonra hakim ve savcıların eğitimi yanında, hakim adaylarının seçimi de Adalet Akademisi ve HSYK tarafından yapılmalıdır.''

Gerçeker, yargının da eleştirilebileceğini, yargı ile ilgili haber niteliğinin ötesinde yorum yapılırken bu ayrımın gözetilmesi ve çok özen gösterilmesi gerektiğini ifade ederek, ''Gerçeklere dayanılmalı, verilen haberin doğruluğu ispatlanabilmelidir. Yanlış ya da eksik bilgilerle yapılan haber ve yorumlar, yönlendirici yayınlar, kamuoyunu yanlış yönde etkileyeceği gibi, mahkemeler üzerinde bir baskı unsuru da oluşturacaktır'' dedi.

''Bağımsız ve teminatlı olmayan bir mahkemenin adalet dağıtması, temel insan hak ve özgürlüklerini koruması mümkün değildir'' diyen Gerçeker, şöyle devam etti:

''Hakim bağımsızlığı ve teminatı hukuk devleti olmanın olmazsa olmaz koşulunu oluşturmaktadır. Bağımsız, tarafsız, adil ve hızlı işleyen bir yargı, sosyal barışın, güven ve huzurun teminatı olduğu kadar Devletin de varlık nedenidir. Yargının, anayasal gücü ve işlevi ile orantılı olanaklara sahip olması zorunludur. Personel, bütçe yetersizliği gibi yıllardır süregelen sorunların yeterince çözümlenmemesinin özellikle Yargıtayı ciddi endişelere sevk ettiği bilinmelidir. Bu yetersizlikler ve anormal iş yükü sorunu nedeniyle davaların uzaması sonucunda adalete karşı inanç ve güvenin zedelenmesinin manevi sorumluluğunu yargıya yüklemenin haksızlık olacağı, Yargıtay Birinci Başkanları tarafından her adli yıl açılışında dile getirilmektedir.''

KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ
Gerçeker, ''kuvvetler ayrılığı'' ilkesinin Anayasa'nın ''değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez'' nitelikteki maddeleri kapsamında bulunduğuna işaret ederek, ''Bu ilke, temel hak ve özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmanın da en büyük güvencesidir'' diye konuştu.

Yargıtay Başkanı Gerçeker, şunları kaydetti: ''Anayasa hukukunun ve siyaset biliminin temel kuralı 'halkın egemenliği, her zaman halkın özgürlüğü demek değildir'. Çoğunluğun baskısının olduğu yerde özgürl��kten söz edilemez. Sonuçta, demokrasi zedelenir, özgürlükler ortadan kalkar. Bu noktada 'Çoğunlukçu ve Çoğulcu Demokrasi' kavramlarına değinmek gerekmektedir. Çağdaş demokrasilerde, üyesi olduğumuz Avrupa Konseyinde demokrasi anlayışı 'çoğulcu demokrasi'den yana olmuştur. Azınlık oylarını bütünüyle yok sayan bir 'çoğunlukçu demokrasi' anlayışı çağ dışıdır. Çoğulcu demokrasilerde, çoğunluğun elindeki iktidarı sınırlayan başta yargı olmak üzere çeşitli anayasal kurumlar bulunmaktadır. Çağdaş demokrasinin temeli de budur. Bu konu insan hakları ile temel hak ve özgürlüklerle de doğrudan ilgilidir. İnsan haklarının, temel hak ve özgürlüklerin, çağdaş çoğulcu demokrasilerde hiçbir şekilde ihlali düşünülemez.

Siyasal iktidarın kötüye kullanılmaması ve özgürlükçü demokrasinin gerçekleşebilmesi için kuvvetler ayrılığı en baş koşuldur. Bağımsız yargı istiyorsak, HSYK'nın yapısı bu bakımdan çok büyük önem arz etmektedir. Arızi bir takım olaylar gerekçe gösterilmek suretiyle, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığına ilişkin temel ilkeler göz ardı edilerek böyle bir takım düzenlemeler yapılması, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ilkelerini çok büyük ölçüde zedeleyecektir. Kurul'a yalnız yargı mensuplarından üye seçilmelidir. Kast gibi, jüristokrasi gibi, al gülüm ver gülüm gibi konu ile ilgisi olmayan kavramlar, hafif düşünceler hiçbir geçerlilik taşımamaktadır. Bunlar yargıyı, özellikle de yüksek yargıyı tanımamaktan kaynaklanan boş sözlerdir.

‘KİMSENİN ARKA BAHÇESİ DEĞİL’
Yargı, kimsenin ne arka bahçesi, ne ön bahçesi, ne de yan bahçesidir. Olmamıştır, olmayacaktır da. Buna, her türlü olanaksızlığa karşın, onuru ile özveri ile meslek saygınlığını her şeyin üzerinde tutarak görev yapan, Türk yargıçları, Cumhuriyet Savcıları, hiçbir zaman izin vermeyecektir. Yargı, 'adalet' demektir. 'Adalet' ise, devletin temeli, devleti oluşturan kişi ve kurumların en büyük güvencesi olduğuna göre, yargı bir toplumun en büyük değerini oluşturmaktadır ve Türk toplumu, hakimine, savcısına tanıdığı saygınlıkla, verdiği değer ile bunu en iyi şekilde ortaya koymaktadır.''

Gerçeker, yargının herkes için gerekli olduğuna işaret ederek, bu nedenle yargı bağımsızlığına toplumun her kesiminin sahip çıkması gerektiğini vurguladı.

''Her kurumda olduğu gibi, olması hiçbir zaman istenmez ama yargıda da bireysel olarak yanlış yapanlar, hatalı davrananlar olabilir'' diyen Gerçeker, ''Yapılan usule aykırı işlemler, usulsüz iletişimin takip ve tespiti, gözetim altına alma, tutukluluk gibi temel hak ve özgürlüklerle, özel hayatın gizliliği ve adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili konularda yapılan yanlışlar, çelişkili uygulamalar, toplum vicdanında büyük yaralar açmakta, yargıya olan güvenin sarsılmasına neden olmaktadır'' diye konuştu.

Bu durumların gündeme getirilerek, eleştirilmesinin normal olduğunu kaydeden Gerçeker, şöyle devam etti:

''Ancak, hiçbir zaman bir kurumun topyekun suçlanmasına, yıpratılmasına ve temel ilkelere aykırı bir biçimde yapılandırma girişimlerine gerekçe yapılmamalıdır. Yapılan yanlışlar, yargının kendi sistemi içerisinde bulunan denetim mekanizması ile mutlaka düzeltilecektir. Yeter ki yargı dışı müdahaleler, hukuk dışı engelleme girişimleri olmasın. Yargının verdiği kesinleşmiş kararlara uyulması, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerinin gereği olarak, anayasal bir zorunluluktur. Beğenilmese de saygı gösterilmesi, uygulanması gerekir. Eleştiri sınırlarını aşan, kurumsal suçlama niteliğine varan söylemlerden mutlaka kaçınılmalıdır. Toplumları güçlendirecek, daha da ileriye taşıyacak, toplumsal barış, karşılıklı anlayış, sevgi, saygı ortamı ancak bu şekilde, devleti oluşturan üç ana erkin birbirlerinin anayasal hak, yetki ve görevlerini içselleştirmeleri bunları kabullenmeleri ile gerçekleşebilir.

Yargıtay'ın bütün üyeleri, Danıstay üyelerinin büyük bir kısmı, ilk derece mahkemelerinden nitelikleri gözetilerek seçilip gelmektedirler. Bunlar mesleklerinde kendilerini kabul ettirmiş, öne çıkmış kişilerdir. Bu üyeler, yüksek mahkemelerde, HSYK'da, ilk derece mahkemelerindeki meslektaşları adına da görev yapmaktadırlar. Yüksek mahkemeler yargının öncü kurumlarıdır. Adaletin en iyi şekilde gerçekleşmesi için içtihat birliğini sağlayacak, emsal kararları ile ilk derece mahkemelerine ışık tutacak, yol gösterecek kurumlardır. Bunu bir vesayet olarak tanımlamak, hatta bir 'iç tehdit' olarak göstermek son derece insafsız ve yanlış bir yaklaşımdır.''

'UZLAŞMAZLIK DAHA DA ARTACAK'
Hasan Gerçeker, kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına aykırı kurumsal düzenlemelerle, sorunların ortadan kaldırılmasının, adalete olan güvenin sağlanmasının mümkün olmayacağına işaret ederek, ''Yapılmak istenilen değişikliklerin Avrupa'daki çağdaş yargı bağımsızlığı anlayışına uygun olduğu düşüncesi de doğru değildir. Bu konuda yetkin olan kurumların yayımladığı birçok belgede, tavsiye raporlarında, bağımsız yargı ölçüleri, yürütmenin yargı kurulları üzerinde etkin olmaması doğrultusundadır'' dedi. Yapılmak istenilen değişikliklerin Avrupa bağımsız yargı kriterlerine uygun olmadığını ifade eden Gerçeker, şöyle devam etti:

''Burada şunu da özellikle belirtmek gerekir ki Anayasa değişikliği paketinin, üzerinde büyük ölçüde uzlaşı bulunan diğer maddeleri ile hiç ilgisi bulunmayan yargı kurumlarının yapılarının değişikliğine ilişkin maddelerle birlikte referanduma sunulması ne Anayasamızdaki düzenlemenin ruhuna ve ne de çağdaş hukuk sisteminin bu konudaki değerlerine uygun düşmemektedir. Birbirleri ile ilgisi olmayan konuların, ayrı ayrı referanduma sunulması, çağdaş anayasal demokrasinin ve hukukun gereğidir. Bu gereklilik de ne yazık ki göz ardı edilmiştir. Ne yazık ki, nasıl 12 Eylül Anayasasının yargı bağımsızlığına aykırı hükümleri bugüne kadar hep eleştiri konusu edilmiş ise şimdi yapılan değişikliklerle bu eleştiriler daha da yoğunlaşmış biçimde sürmeye devam edecektir.

Özellikle, yüksek mahkemeler ile yürütme arasında uzlaşmazlık daha da artarak genişleyecektir. Zira bu değişikliklerle Yüksek Mahkemeler yok sayılmakta, yargı erki içerisindeki etkinlikleri yok denecek derecede azaltılmış bulunmaktadır. Oysa ki çağdaş, özgürlükçü, anayasal demokrasiyi benimsemiş, hukukun üstünlüğünü, hukuk devleti ilkelerini özümsemiş olan ülkelerde, yüksek mahkemeler yargı erki içerisinde en üst derecede fonksiyona, yetki ve sorumluluklara sahip kurumlardır.''

Gerçeker, ilk derece mahkemeleri ile yüksek yargı kurumlarını birbirinden ayrı kurumlar gibi gösterecek bir davranış içine girmenin ve bu kurumlar arasında bir rekabet ortamı yaratmanın son derece tehlikeli ve vahim bir hata olacağını vurguladı.

Yargının birlik ve bütünlüğünü, kararlı bir uygulama ortamını yok edecek davranış biçimlerini çok büyük bir üzüntü içerisinde izlediklerini anlatan Gerçeker, ''Bu tür davranışların Türk yargısını, dolayısıyla anayasal birer güç olarak demokratik sistemlerde yer almış olan üç ana güç arasındaki dengeli işbirliğini çok olumsuz biçimde etkileyeceği göz ardı edilmemelidir'' diye konuştu.

'TÜRK YARGIÇLARI, SAVCILARI DA ONURLUDUR'
''Her insanda, her meslekte olması gerektiği gibi, olduğu gibi Türk yargıçları, savcıları da onurlu insanlardır. Kimseden el açıp bir şey talep etmek durumunda değillerdir'' diyen Gerçeker, şöyle konuştu:

''Yargının gereksinimi olan her şeyi, adalet terazisinin sapmaması için gerekli olan her türlü olanağı, bu yetkiyi elinde bulunduran idarenin sağlaması en temel görevidir. Ama ne yazık ki, yargı bugün anayasal olarak eşit konumda bulunduğu yasama ve yürütmeden çok daha az olanaklara sahip durumdadır. Yüksek yargı kurumlarını önemsemezseniz, yok sayarsanız onlara görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeleri için gerekli olanakları sağlamazsanız, hukuk gelişip, güçlenemez, güvenli ve çabuk adalet sağlanamaz.

Bütün bunları bugün için söylemiyoruz. Makamlar, görevler gelip geçicidir. Bu gün biz varız yarın başkaları olacaktır. Geçmişte başkaları vardı. Ama devlet hayatı süreklidir. Gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam ortamı, daha güvenli bir yargı sistemi, daha güzel şeyler bırakmalıyız. Bu bizim en büyük zenginliğimiz, gurur kaynağımız olacaktır.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği ilkeler doğrultusunda kurulan cumhuriyetimizin, özgürlükçü demokrasinin, demokratik hak ve özgürlüklerin, toplumun tüm bireyleri için gelişip güçlenmesi ancak hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkelerinin bağımsız yargı temelinde bütün kurum ve kuralları ile hayata geçirilmesi suretiyle mümkün olabilir.''

'YÜCE DİVAN GÖREVİ YARGITAY'A VERİLMELİDİR'
Gerçeker, yargılama birliğinin, güçlü yargının vazgeçilmez bir ilkesi olduğunu belirterek, ''Bu birliğin sağlandığı ülkelerde güçlü yargıya, güçlü devlet ve bireye, güçlü demokrasiye ulaşılmış, hukukun üstünlüğü ilkesi yasama geçirilebilmiştir. Mevzuatımızda bu ilkeden sapmanın en önemli örneğini Yüce Divan müessesesi oluşturmaktadır'' dedi.

Yargıtayın baktığı davaların niteliklerinin ve sayılarının, Yargıtay üyelerinin yetişme biçimlerinin dikkate alınması gerektiğini ifade eden Geçeker, ''Yüce Divan görevinin, yargılama birliğinin bir gereği olarak, yargılanacak kişiler bakımından oluşturacağı hukuksal güvence de dikkate alınmak suretiyle Yargıtaya verilmesi zorunlu hale gelmiştir ve doğru olan da budur'' diye konuştu.

Anayasa Mahkemesinin kuruluş amacının Anayasa yargısı olduğuna işaret eden Gerçeker, Anayasa Mahkemesinin işlevinin de Anayasa yargısı ile sınırlı olması gerektiğini kaydetti. Gerçeker, ''Yüce Divan yetkisinin daha önce Anayasa Mahkemesine verilmiş olması, yanlışlığın sürdürülmesine gerekçe olamaz. Bu düzenleme hukuk devleti ilkelerine uygun düşmemektedir'' dedi.

ANAYASA MAHKEMESİNE BİREYSEL BAŞVURU HAKKI
Gerçeker, Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı getirilmek istendiğini anımsatarak, bunun bazı sakıncaları olacağını öne sürdü.

''Bu yetki ile yüksek mahkemelerden verilen kararların değiştirilmesi ya da ortadan kaldırılması gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır'' değerlendirmesinde bulunan Gerçeker, şöyle devam etti:

''Hiçbir yüksek mahkeme diğerinin kararını ortadan kaldıramaz, değiştiremez ve kararı uygulanamaz hale getiremez. Yüksek mahkemelerin denkliği esastır. Bu denkliğin bozulması yargıda kaos yaratır, yüksek mahkemelerin çatışması sonucunu doğurur. Yarar yerine zarar getirir. Bireysel başvuru hakkı demokrasinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin temel ögesi olarak gösterilmekte ise de Avrupa Birliği üyesi olan ve olmayan pek çok ülkede Anayasa Mahkemesi olmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi olan pek çok ülkede bireysel başvuru hakkı da bulunmamaktadır. Bireysel başvuru hakkının, hukukun temel ilkelerinden olan 'kesin hüküm' kavramı ile de hiçbir şekilde bağdaşamayacağı ortadadır. Bu hakkın tanınması dava açılmasını özendirecek ve teşvik edecektir. Davayı kaybeden herkes bir de bu yolu deneyecektir.''