'Gördüğünüz her şeyi belgeleyin'

Amerikalı fotoğrafçı Christopher Morris, ‘Türkiye’de Zaman / Time in Turkey’ projesi için, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Tarabya Köşkü’nde fotoğrafladı. Christopher Morris, diğer devlet başkanlarıyla yaşadığı süreci, sosyal medya ortamlarındaki vatandaş haberciliğini ve tarihçi gözüyle deneyimlerini ntvmsnbc’ye anlattı.

22.11.2011 - 17:46

'Gördüğünüz her şeyi belgeleyin'

'Gerçekten en iyi fotoğrafı çekebilmek için savaş meydanı gibi bir ortamda 100 metre uzakta olamazsınız. 4 metre uzakta ve gerçekten çok yakında, daha da yakında olmanız gerekiyor.'


Christopher Morris, çatışma alanlarından siyasete, modadan, portreye kadar kadrajına, hüzünleri ve mutlulukları sığdırmaya devam ediyor. Hatırlamayı reddettiği ve ona en çok acı veren savaş sahnelerini terk edişi uzun zaman olsa da, kendini gerçekten yaşamın içinde hissettiği tek zamanların o anlar olduğunu söylemekten de kendini alamıyor.

Neden 'artık savaş fotoğrafçılığı yapmıyor?' sorusuna cevabı ise, gayet 'basit': ''Çünkü bir ailem, çocuklarım var ve bence savaş fotoğrafçılığı çok bencil bir iş. Beni seven insanlar var.''

Morris'in foto-muhabirlerine tavsiyeleri ise kariyerinin özeti adeta: ''Bütün hayatınızı sanki size verilmiş bir bursmuş gibi düşünün ve zamanı sonuna kadar kullanın. Hiçbir zaman da size yeni bir iş verilmesini beklemeyin...''

‘Türkiye’de Zaman / Time in Turkey’ sergisi için İstanbul'a gelen Morris'le sergideki çalışmalarını, kariyerini ve özlediği kareleri konuştuk:

Dünyaca ünlü 25 fotoğrafçının kadrajından, ‘Türkiye’de Zaman’ konulu bir projede yer almak size neler hissettirdi?

Bu projede yer aldığım için ve bana bu imkanın verilmesinden dolayı onur duydum. Projede yer alan fotoğrafçıların nerdeyse yarısını kişisel olarak tanıyorum. Dünyadaki en iyi 25 fotoğrafçı bir araya getirilmeye kalkışılsa, herhalde bundan daha iyi bir liste çıkartılamazdı. Hepsi birbirinden oldukça farklı ve hepsinin de kendilerine özgü stilleri var.

Bu 25 kişinin Türkiye’yi nasıl fotoğrafladığına ve nasıl gösterdiğine gelecek olursak bence yabancıları Türkiye’ye getirmek ve yabancılardan böyle bir şey istemek çok doğru bir karar. Mesela, ben kendi doğduğum şehri, kendi yaşadığım şehri fotoğraflamaya kalksam, belki de çok küçük ayrıtıları, benim için çok normal olan ayrıntıları göremeyecektim. Ben de yaşadığım yerin fotoğraflanmasını istesem yabancı birini getirirdim. O yüzden yabancıların gelmesi, normalde burada yaşayan insanların fark edemeyeceği ayrıntıları onların başka şekilde göstermesini sağlayacaktır.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Tarabya Köşkü’nde fotoğrafladınız. Cumhurbaşkanıyla bu proje kapsamında nasıl bir çalışma süreciniz oldu? Ayrıca siyasi isimlerle birlikte zaman geçirmenin diğer çalışmalarınıza göre sizi etkileyen, farklı gelen yönleri nelerdir?

Benim çalıştığım projenin çok dar bir alanı var. Ben tek bir adamla ilgilendim; bu da Cumhurbaşkanıydı. Onunla bir hafta geçirdim. Onun günlük rutinine şahit oldum. Ve bu günlük rutinin içinde bir sürü protokol ve seremoni var. Aslında bir cumhurbaşkanı olarak onun yaşadığı seremoniler, Beyaz Saray’da Obama’nın yaşadığı ve İtalyan başkanının yaşadıklarından çok daha farklı değil. Ya bir sürü toplantıya katılıyorlar ya da bir sürü ziyaretçi kabul ediyorlar. Bu ziyaretçilerin de çok büyük bir ihtimalle genelde başkandan istekleri oluyor ve günler bu şekilde geçiyor. Korumalar aynı seremoniler aynı rutinler aynı.

‘KİŞİSEL KALKANLARINI İNDİRMİYORLAR...’

Genelde başkanların en büyük amacı kendi kişisel hayatlarını korumak ve bunu çok fazla yansıtmamak. Onlar sonuçta bir ülkenin lideri ve hepsinin de akıllarındaki şey, kendi imajlarının bir şekilde zedelenmemesi. O yüzden de çok dikkatli olmalılar. Dışarıdan gelen bir tarihçinin, onların bu imajlarını zedeleyen bir şey yapmalarına izin veremezler.

Eşini korumak zorunda, torunlarını korumak zorunda yani onların da özel hayatını korumak zorunda. Hiç bir zaman onlarla bir hafta geçirecek olan bir kişiye karşı kişisel kalkanlarını indirmiyorlar. Belki daha uzun bir süre olsa indirebilirler ama böyle bir şey yapmıyorlar. Hiçbiri bu kalkanı indirmediği için karşılaştığım hikayeler de çok benzer oluyor. Çünkü, hiç kimse bir haftada bir tarihçiye hemen kendi ailesinden biri gibi davranamıyor ve tabii ki konumuyla da alakalı bir şey.

Savaş fotoğrafçılığı yaptığınız dönemleri biraz anlatır mısınız?

Artık savaş fotoğrafçılığı yapmıyorum. Çünkü bir ailem, çocuklarım var ve bence savaş fotoğrafçılığı çok bencil bir iş. Beni seven insanlar var. Aileme karşı bir sorumluluğum var. Ama öbür taraftan da herhalde kendimi en canlı ve yaşamın içinde hissettiğim zamanlar o zamanlardı. Sürekli artan bir tehlikenin içinde kendinizi bulma durumu vardı. Gerçekten en iyi fotoğrafı çekebilmek için de öyle bir mekanda 100 metre uzakta olamazsınız. 4 metre uzakta ve gerçekten çok yakında, daha da yakında olmanız lazım. Çok yoğun ve çok ekstrem bir iş.

Ayrıca bu spor veya moda fotoğrafçılığı gibi bir iş değil... Çünkü o anda insanlığın girdiği en kötü hali çekiyorsunuz. Bu yüzden de çok yoğun bir şey. Ama yine de özlüyorum. Fakat artık bunu yapacak bir lüksüm yok.

Gözünüzün önünden gitmeyen ‘o an’, ‘o kare’ dediğiniz bir zaman dilimi var mı?

Bir tane yok bir çok var. Bazıları trajik kareler, bazıları bana mutluluk veren kareler, bazıları da bana çok acı veren kareler. Ama bazı kareler de aklımdan gitmeyen kaçırdığım kareler. Bu zamanı yakalayamadığım, tarih o an gözümün önünde gerçekleşirken kaçırdığım kareler. Acı verenleri çok da düşünmek istemiyorum. Çünkü bana acı veriyor. Bunlar daha çok savaş alanlarında, çatışma alanlarında, çocuklarla ve sivillerle ilgili olan kareler. Bu yüzden o kareleri hatırlamak istemiyorum.

Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım platformlarında insanlar çok daha etkili bir iletişim ve bilgi paylaşımı içerisindeler. Siz bu platformlardaki anında haberleşme ve yaşananları aktarma sürecini bir foto muhabiri ve tarihçi gözünden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal medya bütün dünyayı birbirine bağlıyor ama bununla ilgili etik kurallarının doğru bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Özellikle gazeteler, doğru haber kanalları, özellikle sosyal medyada vatandaşların yaptığı gazeteciliği dikkate almamaları gerekiyor. Çünkü vatandaşlar sosyal medyada bazı bilgileri paylaşırlarken onların gazetecilikle, bunların etik kurallarıyla ilgili hiçbir bilgileri yok. Böyle bir altyapıları ve eğitimleri de olmadığı için onların haberlerini kullanmak aslında yanlış.

Bazı hükümetler böyle haberler veren kişileri kendi çıkarlarına kullanabiliyorlar ya da tam tersi bunlarla başa çıkmanın bir yolunu bulmalılar. Özellikle haber kanalları bu tür vatandaşların yaptığı gazeteciliği çok ciddi bir şekilde değerlendirmeliler. Onlardan gelen bilgiye bağlanmamalılar, güvenmemeliler.


GÖRDÜĞÜNÜZ HER ŞEYİ BELGELEYİN

Şimdiki foto-muhabirlerine, fotoğrafçılara verebileceğiniz tavsiyeler, püf noktaları var mı?

Etrafınızda gördüğünüz her şeyi belgeleyin. Etrafınıza dikkat edin. Bütün kariyerinizi bütün hayatınızı sanki size verilmiş bir bursmuş gibi düşünün ve zamanı sonuna kadar kullanın. Hiçbir zaman da size yeni bir iş verilmesini beklemeyin. Sürekli çekin. Hiçbir şeyi küçümsemeyin, etrafınızdakileri çekin, ailenizi çekin. Gördüğünüz her şeyi belgeleyin. Çünkü geriye dönüp baktığınızda bazen neden bunu çekmedim neden şunu çekmedim diye düşünebiliyorsunuz.

Türkiye’yi, Edirne’den Mersin’e, Kapadokya’dan Bitlis’e kadar aralarında Steve McCurry, Reza, Eric Bouvet, Nikos Economopoulos gibi usta fotoğrafçıların katıldığı ve herbirinin de farklı konularda kendi kadrajlarından yansıttıkları çalışmaların yer aldığı ‘Türkiye’de Zaman / Time in Turkey’ sergisi, 31 Aralık’a kadar devam edecek.

2012-2013 yılı içinde Paris, Londra, Moskova ve New York gibi dünyanın önemli kültür sanat merkezlerini de gezecek olan sergiyi Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi, Galatasaray, Taksim, Tünel Meydanı, Beyoğlu , Yunanistan Konsolosluğu/Sismanoglio Megaro, Fotoğrafevi ve Fototrek’te görebilirsiniz.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...