NTV

'Gözyaşlarımızı silip mucizeler yaratmalıyız'

Türkiye

Ayşe Cemile’nin Reddedilenler Kulübü postmodern kurgusuyla dikkat çekiyor.

Ayşe Cemile’nin Marka Yayınları’ndan çıkan Reddedilenler Kulübü isimli romanı postmodern kurgusuyla dikkat çekiyor.

Reddedilenler Kulübü, anlatımı güçlü kılacak ironiye, alaya, imgeselliğe ve alegoriye sahip. Çerçevesi önceden belirlenmiş olan roman kurgusunun her bölümünde -farklı anlatıcılarından dolayı- farklı hikayeler var ve anlatıcı-yazarlar kolektif bir çaba içerisindeler. Her bölüm romanın başkişilerinden biri olan Güzide Ferda vakası üzerine kurulu ki bu bölümde tecavüze uğrayan polisiye yazarının milletvekilini öldürmesi vak'asını anlatıyor.

Romanın anlattığı bir başka önemli açılım daha var. O da şu: “Ey okur!” diyor roman, “Gözlerini aç! Etrafına bak! Edebiyatı ve edebiyatçıları keşfet! Çünkü sen keşfetmezsen hepimiz bir gün ‘reddedilenler kulübü’nün üyeleri olacağız…” Ve tabii edebiyat camiası da yazarın bu önemli kaygısından payına düşeni alıyor. “Son yıllarda Türk Edebiyatının şöyle bir sorunu var: İyi edebiyat yapılamıyor,” diyor Ayşe Cemile. “Sözcüklerin açtığı yolda tökezlemeden yürüyecek yeni romancılar, yeni yazarlar gelmiyor. Nerede bunlar? Girdikleri delikte saklanıyor olabilirler mi? Ya da yürüdükleri yolda önlerine engeller mi çıkıyor? Bana göre cevap hepsi!”

ŞAŞKINLIK ŞİMDİ ÇAĞDAŞ EDEBİYATTA YAŞANIYOR
Şebnem Atılgan: Öncelikle roman kahramanlarından, daha doğrusu bu roman kahramanlarının sizin dünyanıza nasıl girdiklerinden söz etmek istiyorum. Bir de şunu biliyorum; kitabın önsözünü yazan kurgu kahraman Divitçioğlu okurlar tarafından gerçek bir kişi olarak algılanıyor. Bu da bir yazar için çok sevimli olsa gerek…
Ayşe Cemile: Reddedilenler Kulübü’nün postmodern çatısı içinde en gerçekçi karakterin önsöz bölümünü yazan Arif Divitçioğlu olduğunu tereddütsüz söyleyebilirim. Divitçioğlu hemen kitabın başında okurun karşısına bir önsözle çıkarak kendini kanlı-canlı biri olarak takdim ediyor. Kendini okura bir araştırmacı-yazar olarak kabul ettirmesi benim açımdan sevindirici elbette. Divitçioğlu’nun söylediği her şey yazıdan geçiyor. Okuru ikna etme gücü oldukça yüksek. Bu gücünü kaleminin önüne alarak okurun önceden hesap edemeyeceği şeyleri biraz bilgiçlikle sunuyor. Bana öyle geliyor ki, çağımızın okuru bu tür anlatımları seviyor. Edebiyat Türkiye’de de yeni bir görünüşe büründü. Zamanında gerçeküstücü edebiyatta yaşanan şaşkınlık şimdi çağdaş edebiyatta yaşanıyor. Yalnızca edebiyatta değil, sanatın her dalında yeni görünüşlerin biçimlendiğini görmek mümkün. Reddedilenler Kulübü karakterlerinin de benim dünyama girmelerinin bununla yakından ilgisi var diye düşünüyorum. Onlar benim hem sevebileceğim hem de bazı yönleriyle “reddedebileceğim” karakterler. Her gün karşıma böyle insanlar çıkmadığı gibi, onlarla benzeşen -belki birer kaybeden oldukları için- insanların çıktığı da oluyor. Roman karakterlerini -tüm yönleriyle- ortaya çıkartırken aslında kendi içimde bir keşfe çıktığımı da söyleyebilirim. Onlara -olumlu ve olumsuz- kendi hamurumdan birer parça katıyorum. Aynı zamanda yaşamıma ait olmayan karakterler yaratmaya da eğilimim var. Tanımadığım, bilmediğim karakterler ortaya çıkartarak belki de onları anlamaya çalışıyorum. Makyavel örneğin: Onun dalavereciliği, tanıdığım ama yaşamımın içinde uzak durduğum bir şey. Onun gibilerle bir arada olmaktan hoşlanmıyorum. Bununla birlikte yazarken Makyavel gibi aşırı karakterleri yaratmaya çalışmak keyif veriyor. Burada da başkalarını keşfetmekten aldığım haz devreye giriyor. Toplumun dışladığı, inkar ettiği insanları romanlarıma katınca daha iyi verim aldığımı düşünüyorum.

İYİ EDEBİYATÇIYI SAKLANDIĞI DELİKTEN TUTUP ÇIKARTABİLECEK KİŞİLER OLMALI
Yine postmodern tarzla bir başka dünyayı anlatmak ister miydiniz? Demek istediğim şu: Kahramanlarınızı edebiyat dünyasından seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Var elbette. Son yıllarda Türk Edebiyatının şöyle bir sorunu var: İyi edebiyat yapılamıyor. Sözcüklerin açtığı yolda tökezlemeden yürüyecek yeni romancılar, yeni yazarlar gelmiyor. Nerede bunlar? Girdikleri delikte saklanıyor olabilirler mi? Ya da yürüdükleri yolda önlerine engeller mi çıkıyor? Bana göre cevap hepsi. İyi yazan romancılar, edebiyatçılar var, ama kendilerini ve yeteneklerini ortaya çıkartabilecekleri ego onlarda yok. Zaten, iyi edebiyatçı kendini sunmak için çaba harcamamalı. İyi edebiyatçıyı saklandığı delikten tutup çıkartabilecek kişiler olmalı. Burada yayıncılara, edebiyat dünyasında söz sahibi olanlara ve okura iş düşüyor. Sonuçta yazar elinden geleni yaptığını düşünüyor. Reddedildiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve geri çekiliyor. Benim bildiğim ve gerçekten de iyi yazdığına inandığım bazı yazarlar var ki, şimdilerde yaşadıkları hayal kırıklığı yüzünden tek satır bile yazmıyorlar. Yenilgiyi kabul etmeyen ya da yenilgiyi erteleyen direnişçi yaradılışta olanlar yollarına yılmadan devam ediyor. Bazıları istediklerini alıyor, bazıları da yine görünmez kalmaya mahkum oluyor ne yazık ki. Reddedilenler Kulübü’nün kahramanlarını sanat ve edebiyat dünyasından seçmem tüm bu anlattıklarımla ilgili biraz da. Artık gözlerimizi açalım, radarımızı başka taraflara da çevirelim, demek istiyorum.

REDDEDİLMEK DAHA ONURLU GİBİ GELİYOR BANA
“Reddedilmek” özel bir tanımlama… Aynı zamanda içinde yalnızlığı ve mutsuzluğu da barındırıyor. Bu kişiler -kahramanlarınız- mutsuzluklarına cevabı bir şekilde “yazarak” bulmak yolunu arıyorlar… Böylece ortaya “Kırda Kahvaltı” romanı çıkıyor… Ama bu bana edebiyat dünyasının acımazsızlığını da anlatıyor bir yandan… Bir yazar olarak baktığınızda edebiyat dünyasını bu kadar acımasız mı görüyorsunuz?
Reddedilenler Kulübü üyeleri edebiyat dünyasının soğukkanlılıkla reddettiği insanlar. Bir araya gelerek “Kırda Kahvaltı” romanını yazmaya koyuluşları yalnızlıklarından ve mutsuzluklarından onları kurtardığı gibi, tek başlarına yapamayacakları bazı şeyleri de yapmalarına imkan tanıyor. Ancak birarada olurlarsa önyargıları kırabileceklerini, devrim yapabileceklerini düşünüyorlar. Belki biraz da sistem karşıtı bir duruşları var. Reddedilenler Kulübü’nü kurmaları da sisteme karşı bir protesto şekli. Dile gelmeyenleri dile getirmek istiyorlar. Ne kadar başarılı oldular, tartışılır. Yazdıkları romanın ses getirdiği, onlarca baskı yaptığı ortada. Ama bu demek değil ki, sistem onları kabul etti. Onlara kucak açan “okur” aslında. Amaçları, “bizi yok saydınız, ama biz buradayız ve çabalıyoruz” demek olan bu kulübün üyelerinin yazarak hayatın anlamını yakalamak gibi bir dert taşıdıklarını sanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Yazarken edebiyat dünyasını ve edebiyat dünyasının amcasızlıklarını düşünmemek gerekiyor. Yazmak bana göre yaşam biçimi olmalı. Yürürken, konuşurken, yemek yerken yazmalı yazar. Düşlerini, umutlarını, tanıklıklarını metninde kullanmalı. Belki distopik olacak, ama gelecekle ilgili karamsarlıklarını da paylaşarak çözüm yolları sunmalı okura. Bunun dışında yazılanlar -kaba kaçacak belki- kara deliklerden ibaret bence. Yazar sözcükleriyle, cümleleriyle okuru kışkırtmalı. Kimseye yaranmak gibi -edebiyat dünyasına- bir çaba içerisinde olmamalı. Böyle olduğunda, ben buna “sallabaşlık” diyorum. Reddedilmek daha onurlu gibi geliyor bana. Donkişotluk yapacaksınız, başka çare yok. Edebiyat dünyası “suskun” çünkü. Ve bana göre “susmak” en büyük reddediş şekli.

GÖZYAŞLARIMIZI SİLİP KENDİ MUCİZELERİMİZİ YARATMALIYIZ
Dört kahramanın da hiçbir şekilde mutlu sona ulaşamadıklarını görüyoruz. Yazarları tarafından reddedilmeye mahkum edilmişler adeta! Buna ünlü polisiye yazarı da dahil… Bir intihal öykümüz var tabii… Ayrıca “ilham” ve “anlatıcı”nın metinleri de gerçekten baştan çıkarıcı…
Ayşe Cemile: Yaşamda “mutlu son”lu hikayelere pek rastlanmıyor artık. Nereye dönseniz “kara gölgelere” -kötülere- rastlıyorsunuz. Dünyada o kadar kötülük varken mutlu sonlar yazmaya elim varmıyor. O yüzden bazen kendi yarattığım bunalımlı karakterlerden nefret ediyorum. Aslında gülerken gözümden yaşlar gelir. Gülen, güldüren insanlarla birlikte olmayı tercih ederim. Tam da bu yüzden Reddedilenler Kulübü’ndeki Eser Maruf gibi şizofrenik kutuplara yönelen, dibine kadar mutsuz olan roman karakterlerine kızıyorum. “İntihar edecek ne var, korkak. Mücadele etsene!” demek istiyorum. Güçlü olanlar için zayıflar reddetmeyi bekledikleri birer avdır. Acılarımızı dindirip, gözyaşlarımızı silip kendi mucizelerimizi yaratmalıyız. Birilerinin bize el atmasını bekleyerek düştüğümüz kuyudan çıkamayız.

İntihal öykümüze gelince, doğurgan bir öykü olduğu için seçtim. Edebiyatta intihal öyküleri hep ilgimi çekmiştir. Okuduğum bir romanın -adını vermeyeceğim elbette- intihal olduğunu düşünmemle doğdu bu fikir. Çok zengin alüvyonlar barındırıyor içinde. Çeşitli oyunlara, geçişlere kapı açıyor. Kitabın sonundaki “Romanın Günlüğü” fikri de buradan doğdu. Hemen ardından Arif Divitçioğlu bir roman karakteri olarak dünyama girdi. İlham Perisi’ne gelince, bir çılgınlıktı demek istiyorum. Gerçeküstücülüktü. Ama onun bölümünü yazarken çok keyif aldım. İlham adlı anlatıcı benim yaradılışıma bürünerek -ama beni yok saymadan- ayrıntılı ve içten anlatımıyla, belki de romanı ayakta tutan en sağlam bölümü yazdı. Ara ara beni reddederek tehlikeli sularda yüzdüğü de gözümden kaçmadı tabii. Beni hop oturtup hop kaldırtan bir bölüm oldu gerçekten.

HANGİMİZ REDDEDİLMEDİK ŞU HAYATTA
Böyle bir romanı kurgularken matematiksel bir denklem takip etmeniz gerekir sanırım… Pek çok kez başa dönülüp, okunup yazılması gereken bir kurguya sahip roman… Önce parçaları yazıp sonra mı bütünleştirdiniz? Neredeyse her bölüm kendi başına da özgür bir hikaye özelliğine sahip.
Kaç kez başa döndüğümü hesaplamadım, ama defalarca diyebilirim. Romanın Önsöz ve Roman Günlüğü bölümleri dipnotlarla beslendiği için bu dönüşlerin sayısı her defasında arttı. Romanı parça parça değil de bir bütün olarak yazdım, çünkü çokkatmanlı bir yapıya sahip. Katmanları önceden belirlemeden, ipuçlarını yerleştirmeden yazmak mümkün olmayacağı için en başta matematiksel hesaplamalar yapmam, denklemi oluşturacak öğeleri metne yazdıkça yerleştirmem gerekti. Bu anlamda zorlayıcı bir metin olduğunu söyleyebilirim. Her cevap baştan belliydi. Anlatımı güçlü kılacak ironiyi, alayı, imgeselliği, alegoriyi atlamamam gerekiyordu. Çerçevesi önceden belirlenmiş bir metindir bu. Her bölümün -farklı anlatıcılarından dolayı- farklı hikayesi olduğu doğru. Fakat anlatıcı-yazarlar kolektif bir çaba içerisindeler. Her bölüm romanın başkişilerinden biri olan Güzide Ferda vakası üzerine kurulu. Yani tecavüze uğrayan polisiye yazarının milletvekilini öldürmesi vak'ası üzerine. Tabii cinayet ve tecavüz var diye roman düpedüz ciddi bir metin olsun istemediğim için alay ve ironiden destek aldım. Siz anlatıcılarımın asık suratlı olduklarına bakmayın, hayli eğlenceliler aslında. Zaman zaman kendi özgün hikayelerini alaycılıkla anlatırlarken beni oldukça eğlendirdiler. Ama sonunda yenildiler. Onlar gerçekten de başarmayı istiyorlardı. Her insan gibi… Bazıları ölmekten başka çıkar yol olmadığına karar verdi. Tuzağa tutuldular. Reddedilen olmaya boyun eğdiler. Hangimiz reddedilmedik şu hayatta.