‘’Şimdi şöyle... İrem'le 1990'da tanıştık. Ben 13 yaşındaydım, o 12. Ben tabii küt diye âşık oldum, gittim bir karışık kaset hazırladım. Ama İrem'in derdi başkaymış. Sanırım. Tam da emin olamadım. Sonra tuhaf bir şey oldu, 10 yılda bir karşılaşmaya başladık. Saat gibi, aksatmadan. Hayat ya bizle dalga geçiyordu ya da bize yeni bir şans veriyordu.’’

Film eleştirmeni, senarist ve yazar Uygar Şirin, yeni kitabında çok ‘basit’ bir hikaye anlatıyor aslında. Ulaş ve İrem’in 90’lardan bugüne kadar gelen ilişkisini... Ulaş’ın büyüyememe öyküsü de diyebiliriz.

Üç dönemde geçen hikayenin en başarılı kısmı çocukluk bölümü. Şirin, nostalji yaparak gerçeklerden uzaklaşma tuzağına düşmediği gibi çocukluğun dilini yumuşak ve gerçekçi bir şekilde kullanmayı da biliyor. Diğer yandan bir pop müzik tarihi akıyor fondan. Karakterin ruh halini şarkılarla anlatmayı seçen Şirin, anlatım aracı olarak etkili bir şekilde kullanıyor dönemin söz ve müziklerini. Üstelik, okurken o şarkıları dinletmeyi de sağlıyor.

İkinci ve üçüncü bölümde yani ilk gençlik yılları ve 30’lu yaşlarda Ulaş da biz de gerçeklerle tanışıyoruz. Şarkılar fazlalaşıyor, duygular yoğunlaşıyor ve açıkçası çocukluk bölümüne dönmek istiyoruz. Bu hikayenin kendisinden, büyüyen Ulaş’ın kendisinden ya da bizim çocukluktan çıkmak istemeyişimizle alakalı olabilir. Bu duygu Karışık Kaset’e zarar vermiyor yine de. Üç bölüm arasındaki geçişlerde ve özellikle hikayenin kurgusunda Şirin oldukça başarılı. Yine de dil açısından çocukluğu anlatma becerisi kitabın en büyük başarısı kanımca.

80’lerde, 90’larda çocuk olmakla ilgili çok materyal var şimdilerde. Eski pop yıldızları bile - her şey aynıymış gibi - aynı heyecanla çıkıyorlar televizyona! İnternette varolan bilgileri toplayarak kitap çıkaranlar bile var. İşte, tüm içi boş meşgale arasında Karışık Kaset aranan kanlardan biri oluyor. Neyse, çok uzattık biraz da yazarı dinleme zamanı. Bittiğinde geriye sarmak size kalmış.

Kitapta her anın bir fon müziği var, şu anın fon müziği var mı?
Bu sıralar en çok Ceylan Ertem dinliyorum. ‘Ütopyalar Güzeldir’ albümü sürekli dolanıyor kafamda. Yazarken de çok dinledim. Arada yakaladığım konserlerine de gittim. Kaçıncı Yarın şarkısını özellikle…

80’lerde, 90’larda çocuk olmak çok tüketildi. Yazarken tekrara düşme endişesi var mıydı?
Başladığımda yoktu, düşünmemiştim fakat yazmaya başladığımda kitaplara, filmlere, internete bakarken - özellikle de internete - fark ettim. Hiç bilmiyordum; Okan Bayülgen’in Beyaz’ın programında 90’lar gecesi yapılmış. Ekşi Sözlük’te ‘80’lerin sonunda 90’ların başında çocuk olmak’ diye bir başlık var. 90’ler geceleri falan düzenleniyor. Ama sonra neyi nasıl kullandığım ayrıştıracak diye düşündüm buna güvendim. Kitap şunu amaçlamıyor; ‘’ne güzel günlerdi o yıllar’’. ‘O günlerde çocuk olmak insanı 20 yaşında ne yapıyor var’ kitapta. Kısık sesle de olsa politik bir şey de var arkada.

Çocukluğu anlatmak kolay gibi gelir ama zordur aslında. Nasıl geldin üstesinden? Çocukluğun dünyasına bugünden bakmak açısından...
2009’da aklıma gelen hikayenin bugüne kadar yazılmamasının nedeni, ara ara bırakmamın nedeni tam da bu sorun; farklı yapılar denedim, hep buraya tosladı. Biraz duygu sömürüsü ya da mesafeli kalıyordu. Ya da o tekrar mevzuları. Dost sohbetlerinde ilişki anlatmak vardır ya, başlarsın ve anlatırsın, yapıyı böyle anlatınca çözülmüş oldu. Bugünü anlatan Ulaş’la o günkü Ulaş içiçe geçti.

AŞK, ŞARKILAR, 90'LAR...
Üç döneme bölerek anlatma fikri sonradan mı gelişti?
En baştan beri 3 bölüm kafamdaydı, bir sürü şey değişti ama orası netti. Sonu bile ufak miktar değişti. Aşk hikayesi üzerinden büyümek nasıl bir şey onu anlatmak istiyordum. Benim gözümde aşk hikayesi kadar büyüme/büyüyememe hikayesi aynı zamanda. Şarkılar da, aşk da, 90’lar da ona hizmet ediyor, o yüzden hiç değişmedi

Büyüme hikayesi olduğu için mi baba karakterinin kilit bir rolü var?
Baba şu yüzden girdi hikayeye; Ulaş’ın bu tutkusunun aileden gelmesi pratik sebeplerle mantıklı geldi. Böyle olunca baba çıktı ve bir karakter oluşmaya başladı. Baba süreç içerisinde değişti, hikayede büyüye büyüye bu duruma geldi. Giderek beni de şaşırtan bir şekilde değişti. Ulaş’ın aşk üzerinden neye nasıl tepki verdiğini görüyoruz ama büyümek için baba figürü işe yarıyor. O yüzden alanımı genişletti.

Peki hikayenin otobiyografik tarafı var mı?
Uluş’tan büyüktüm ama 90’larda ben de ilk gennçlik yıllarımı yaşıyordum. Hayattan birebir almak anlamında; oturdukları mahalle bizim mahalle, İrem’le ilgili yazlıkta başına gelen şey de benim başıma gelen şey. Hisler de benden veya etrafımdaki birçok insandan alınmıştır. Ama tamamı otobiyografik değil elbette. Bütün kuşaklarda vardır ama bizim kuşakta sohbetler hep çocukluğa gider. Belki o yüzden 80’lerde 90’larda çocuk olmak bu kadar çok konuşuldu. Belki bizim kuşak çocukluklarından daha çok şey kaybettiler. Bilmiyorum. Geçiş kuşağıyız, belki bu yüzden de o günlere gitme durumu var. O yüzden etrafımdan çok malzeme var.

Bir yerde sözü İrem’e bırakıyorsun.
Başta emin olamadım ama sonra şu aklıma geldi; kitap 2010’da bitiyor ve biz 2013’te okuyoruz. Yani şimdi ne yaptıklarını bilmiyoruz. İşte buradaki anlatım bir ipucu veriyor. Bu hoşuma gitti. Kitabın iç şakası gibi. Çok önemli değil ama hikayenin bittiği 3 yıl sonrası hakkında fikir yürütmeye yardımcı oluyor.

Neden sadece Türkçe müzik?
Birkaç neden var. Bir tanesi Ulaş’ta takıntı, obsesif kompulsiflikle flört eden bir ruh halinin olması önemliydi benim için. Burada sivrilik olsun istedim. Yabancı müzik bunun taşıdığı şeyi vermeyecekti. Türkçe müzik yan karakter gibi, yabancı müzik ise yabancı kalacak gibi düşündüm. Bir de bir yere yoğunlaşmam gerek diye düşündüm. Ulaş kadar olmasa da ilgim var ama onunla bu kitap yazılmazdı. Biraz dalmam gerekirdi. O yüzden ikisi birden olursa nasıl kavrayacağım, nasıl tutacağım dedim ve kendime sınır çizmek istedim. Dağınıklık yaratacak gibi düşündüm, hem ruh hali hem de kurgu açısından. Filmlerde, romanlarda okuyucunun, izleyicinin ‘’ya bu adam bu konuyu yutmuş’’ demesi lazım bence. O yüzden işimi kolaylaştırmak istedim.

‘HER YERDEN ŞARKI YAĞIYOR’
Okurken şarkıları dinlemeyi de zorunlu kılıyor hikaye. Sayfalarda ne akıyorsa onu dinlemek istiyoruz. Bu yazarken aklında var mıydı?
Yeri ve ağırlığını biliyordum ama tam olarak yazarken oluştu. Doğrusu yazarken ben de o hale girdim. Roman yazdığım zaman girdap gibi çekiyor beni. Kapatıp devam edemiyorum. Kafamda o dönüyor. Roman yavaş yavaş içine almaya başlayınca ben de gittim ve gitmesi gerektiğini de fark ettim. Şöyle bir şey var; sayfalar geçtikçe müziğin mikatrı da artıyor. Şarkıların hem sayısı hem de hikayedeki yeri genişliyor. 2010’a geldiğinde her yerden şarkı yağıyor. Öyle bir yere götürme hissine ben de kapıldım açıkçası. Yazarken sen de içine giriyorsun çünkü. Detaylara giriyorsun. Bu keşke CD ile verilebilse fikri bile geldi aklıma. O yüzden de siteye o şarkıları koydum. İhtiyaçtan ya da zevkten ‘şu olsa da dinlesek’ fikri amaçtı bu kitap için.

Bir yandan yakın dönem pop müzik tarihi var kitapta. Bu hazırlık nasıl geçti?
Şöyle bir şey var, önceki romanlara göre daha yalın bir hikaye bu, iki insan karşılaşır, üç zamanda şunlar olur. Yukarısı böyle sadeyse aşağıya doğru derinleşmeli diye düşündüm. O derinleşmeyi sağlamaya çalıştım. O konularda biraz takıntılıyım, gidince gidiyorum. Naim Dilmener’in, Murat Meriç’in kitaplarıyla başladım. Yaptıkları işler anlamında Ulaş’a benzeyen isimlerle görüşme yaptım. Müzik üzerine yazan, DJ’lik yapan... İnternet çok faydalı oldu. Kesin bilgi zordu, doğrulatmadığım şeyleri almadım. Birkaç diskografi sitesi çok faydalı oldu. Ve oturup dinlemek tabii ki. Birçoğunu hatırlamak için. Bazılarını ise bilmiyordum. Ama bir yerden sonra yazmayla iç içe geçirmeye çalıştım.

'ÇOK SÖYLEMEK İSTEDİĞİM BİR ŞEYDİ'
Peki Ulaş’ın zevkleriyle senin zevkleri aynı mı?

Hepsi değil ama bazıları. Sezen Aksu örneğinde benim görüşüm ama birçoğunda da değil mesela. Değişiyor. Ama benim görüşlerim bolca geçiyor. En azından kötü bulduğum bir şarkıya iyi dedirtmedim. Ancak benim sevdiğim her şey o miktarda girmedi. Birinici neden yer olmaması, ikinci neden de o kadar da benzesin istemedim. İçimde bir yara olarak Şebnem Ferah var mesela. Kitaptaki yeri çok az. Duman da öyle. Sezen Aksu tamamen bana ait. Çok söylemek istediğim bir şeydi (gülüyor)

Peki bu hikayeyi filmlerle anlatmak isteseydin hangi filmlerle anlatırdın. Çünkü okurken film kareleri de geliyor akla.
Ne geldi senin aklına.

Before Sunrise ve Before Sunset geldi. Hem diyaloglar hem de farklı dönemlerde karşılaşmaları bakımından benziyor.
Evet evet. Senaryo yazarken dönüp baktığım filmler oluyor, bu kitapta da Before Sunrise’ı izledim. O vardı aklımda yani. Mesela, bir sonraki roman - Karışık Kaset’ten daha eski bir fikir - bir film üzerine olacak.

Aynı yapıda mı olacak?
Hayır, o şekilde değil. Karışık Kaset’teki şarkılar gibi olmayacak filmler. Ama biraz daha uğraşmam gerekecek. Geçen gün kabaca düşündüm, sanıyorum bunun için 300 film seyretmem, 100 kitap okumam gerek dedim. (Gülüyor) Yani hazırlık düşündüğüm gibi olursa yazmaya başlamam uzun olacak.