İlk filmi İki Çizgi’den 4 yıl sonra yeniden kamera arkasına geçen Selim Evci, yıllar içerisinde göçe zorlanan Gökçeada (İmroz) Rumlarının hüzünlü hikâyesini perdeye taşıyor.

Sayıları gittikçe azalan ve zor da olsa adada yaşamaya çalışan Rumların trajedisini cesur ve güçlü bir filmle ortaya koyan Selim Evci’yle 21 Haziran’da vizyona giren yeni filmi Rüzgarlar’ı konuştuk.

İmroz’a (Gökçeada) daha önce fotoğraf çekmek için gitmiştin. Adada film yapmaya nasıl karar verdin?

Gökçeada’ya, eski adıyla İmroz’a ilk kez gittiğimde terk edilmiş, çoğu yıkıntıya dönüşmüş taş evleri görüp, insansızlıklarının nedenini merak ettim. Öğrendiğimde ise yaşanmış olan trajediyi, her ne kadar artık küllenmiş olsa da, bugünün insanı üzerinden belgelemek gerektiğini hissettim. Bir olayın yaşandığı anın sonrasındaki sürecin olayın kendisinden daha yıkıcı olduğunu düşünüyorum.

İnsanı, anlaşılmadığını düşünmesi yıpratıcıdır. Bu durum yalnızlık duygusu ile melankolik bir hal alır. Bu sebeple adayı anlayan, oradaki Rum halkını anladığını hissettiren bir film yapmak istedim.

Senaryo aşaması nasıl gelişti? Bu süreçte İmrozlu Rumlara dair ne gibi araştırmalar yaptın?

Hikâyeyi taslak halde Murat Yaykın’la paylaştım, o da ada ile ilgili bir fotoğraf sergisi açmıştı, konuyu bilen ve kalemine güvendiğim birisi olduğundan, senaryoyu birlikte yazmaya başladık. Süreçte adalı Rumlarla görüştük; kalanlarla, göçenlerle, Gökçeada İmroz Koruma Yardımlaşma Geliştirme ve Yaşatma Derneği'yle, Stelyo Berber’le, Fener Rum Patrikhanesi'yle, İstanbul'da yaşayan Rumlarla... Çeşitli kitaplar, araştırmalar okudum, mesela Dido Sotiriyu’nun ‘Benden Selam Söyle Anadolu' ya’, kitabı senaryoyu yazarken okuduğum ve etkilendiğim kitapların başında gelir.

Evet, filmdeki atmosfer mübadele/zorunlu göç romanlarını da anımsatıyor.

Evet, çok sayıda eser var mübadele dönemi ile ilgili, fakat biliyorsun ki İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada mübadele dışı tutulan bölgeler. Bu yerlerdeki azınlıklar mübadele ile değil, devletin de göz yumduğu göç politikalarıyla, zorlanmak suretiyle yaşadıkları yerleri zaman içinde terk ediyorlar. Ama yaşanan acılar, çekilen sıkıntılar benzer nitelikte. Bir insanın doğup büyüdüğü yerden koparılmaya çalışılması ortak bir acı. Fakat adada bir başka durum da göçün bir ülkeye değil, dünyanın çeşitli bölgelerine olması. Avustralya’da, Amerika’da, Avrupa’nın farklı ülkelerinde İmrozlu Rum göçmenlere rastlayabilirsiniz. Bu aslında başka bir ülkede vatan duygusunu yaşayamamış olmalarından kaynaklanıyor. Hiçbir yer onlar için bir İmroz değil. Atina’ya göçmüş birçok adalı Rum’un da aidiyet duygusundan uzak yaşadığını biliyorum, dinledim. Çünkü onlar adalı.

Hikayede geçmişle bağımızı kuran ve adadaki Rumların yaşadıklarını anlatan Madam Styliani karakteri nasıl çıktı ortaya?

Şu anda gidin, görebilirsiniz adada yaşayan madam Styliani’leri. Çekimleri gerçekleştirdiğimiz evin sahibi Madam Makula, onun hikayesi de filmdeki madama benzer. Dolayısıyla çok uzakta aramadık madam Styliani’yi.

Türkiye’de azınlıkların yaşadıklarına dair önemli ayrıntılar var filmde. Eleni’nin emlakçılar tarafından sürekli rahatsız edildiğini görüyoruz. Adada Rumlara karşı baskılar sürüyor mu?

Adada şu günlerde somut bir baskı yok, belki de gerek kalmamış. Adada, Rum köylerinde yaşayanların çoğu zaten yaslı, Rum nüfus da yaklaşık 170 civarında. Fakat bu durum, baskının önceden olmadığı anlamına gelmiyor. Rum nüfus arttığında baskı yeniden oluyor mu buna bakmak gerekiyor. Tepeköy’de (Agridya) yıllar önce devlet tarafından Rumca eğitimin yasaklanmasıyla kapatılmış bir Rum okulunun, bugünlerde yeniden eğitime başlaması gibi çok önemli bir adım var. Bu gelişmenin başlıkta kalmaması gerekiyor, mutlaka uygulamaya geçip adalı Rumlar için bir umuda çevrilmeli.

Son dönem Türkiye sinemasında Rüzgârlar gibi geçmişle yüzleşen birçok film izledik. Geçmişe olan bu ilgiyi neye bağlıyorsun?

Bu tür meseleri ancak belgelerseniz aynı hataların gelecek nesiller üzerinde tekrar etmemesine katkıda bulunabilirsiniz. Türkiye’de bu türden hikayelerin çokluğu sinemacıların duyarlılıklarını harekete geçiriyor. Ama şu da var; bu filmi bir görev bilinci ile değil insani refleks olarak, içimden böyle geldiği için yaptım.

Ada halkı filmi izledi mi? Filme yaklaşımları nasıl?

Sadece birkaç kişi, filmde oynayan Rumlar ve Fener Rum Patriği Bartholomeos, o da bir adalı olarak çok duygulandı ve böyle bir çalışma için teşekkür etti. Benim gözlemlediğim izleyen Rumlar üzerinde hüzünle karışık bir umut hissettiriyor film. Yaz aylarında adada bir gösterim yapmak istiyoruz, Türkler ve Rumların birlikte izleyecekleri bir gösterim. Halklar arasında bu türden bir kaynaşmayı çabuk sağlarsınız problem yoktur, zaten asıl problem devletlerin çıkarlarını korumak için halklar üzerinde uyguladıkları acımasız politikalar.

Küçük bir ekiple çalışmayı seviyorsun. Bu imkânsızlıkların belirlediği bir durum mu yoksa sette daha mı rahat hissediyorsun böyle?

İkisi de… Eğer üretirken özgür olmak istiyorsanız, küçük ekip ve küçük bütçe, üretim biçiminize dönüşüyor. Bu zorunluluk; bir alışkanlığa, bir huzur hissine doğru evriliyor. Film üretirken tüm aşamalarında olmaya alıştım, bu benim başına buyruk bir şekilde üretebilmemi de sağlıyor. Fakat, iyi anlaşabildiğin insanlarla doğru işbirliği yapmanın süreçte en iyi yol olduğunu düşünüyorum.

Filmin çekim aşaması ve post prodüksiyonu da uzun sürdü bildiğim kadarıyla.

Galiba filmin üretim aşamalarını sevmemden kaynaklanıyor. Çekimlerden önce kamera testi, kurgu öncesinde program testleri yapıyorum. Film teknolojisine de özellikle ilgi duyuyorum, hal böyle olunca üretim süreci uzun olabiliyor. Post prodüksiyon 1 yıl kadar sürdü, fakat bu bana normal bir süre gibi geliyor.

HD teknolojisine hakimsin. Rüzgarlar’ın biçimsel yetkinliği de bunu gösteriyor. Dijital ile çalışmanın ne gibi avantajları oldu?

Bildiğim bir alan olması tabii ki avantaj sağladı. Filmler büyük oranda artık dijital çekiliyor. Maliyet avantajının yanında artık kalite avantajından da bahsetmek mümkün. Çok iyi noktalara ulaştı dijital sinema, en büyük avantajı post prodüksiyonu; belli bir noktaya kadar filmi bir odanın içerisinde tamamlayabiliyorsunuz. Çok küçük yatırımlarla kendi stüdyonuzu oluşturabilirsiniz. Biçimi, estetiği önemseyen biriyim, resim ve fotoğraf sanatını sevmemin bunda etkisi var. Biçim ile birlikte hikâyeyi de yukarı çekmek bir olgunluk süreci gerektiriyor.

İki Çizgi’de olduğu gibi seyirciyi ritim ve atmosfer anlamında zorlayan bir film var karşımızda. Gerçek zamana çok yakın sahneler mevcut.

Bunun altındaki temel neden, ritim düştüğünde bir perdenin kalktığını, algının açıldığını, daha fazla ayrıntının açığa çıktığını, fark edilir, dokunulabilir bir hazzın oluştuğunu hissetmem. Bu ritim meselesinden hiç rahatsız olmayanlar da var. Bu görece bir durum. Öte yandan bana bazen filmler o kadar hızlı geliyor ki, ne olduğunu anlamadan bir diğer imge, onu anlamadan bir diğeri... Gözün izleme alışkanlığı önemli. Eğer kapitalizmin hızına alışkınsanız hiçbir şey sizi kesmez, her şeyin daha hızlı olmasını beklersiniz. Dolayısıyla hız ile aram iyi değil, yavaş olanın dünyası bana daha huzurlu geliyor. Tabi filmin dramatik yapısı, mekânları da tempoyu belirleyen diğer faktörler.

Sette oyuncularla kurduğun iletişim nasıl? Doğaçlama yapmalarını tercih eder misin?

Çekimlerin de yaratıcı sürecin bir parçası olduğunu düşünerek, senaryonun ana hatlarına sadık kalarak sürekli aramaya çalışıyoruz. Oyuncularla doğaçlama yerine birlikte mizansen oluşturmayı tercih ederim. Oyuncunun çekim öncesinde birlikte yaptığımız çalışmalarda kendini hazırlamasını önemli buluyorum.

Her iki filminin erkek karakterleri arasında bir yakınlık olduğunu düşünüyorum. İkisinin de fotoğrafla ilgilenmeleri ve kadınlarla sorunlu ilişkiler yaşamaları gibi. Filmlerinde sorunlu kentli erkekleri anlatmayı tercih ediyorsun.

Bilemiyorum, yaptığım filmler benim için kendimi tanımaya çalıştığım alanlardan bir tanesi, bazen bunu neden koymuş olabilirim diye düşünüyorum. Bu kendi kendime yapabileceğim bir tespit değil. Kentli karakterler de ortak bir durum. Mesela, büyük kadın şapkaları da aksesuar olarak görmek istediğim bir şey. Birçoğunu sadece hissedip filme dâhil ediyorum.

Türkiye’de ilk filmlerini çeken yönetmenler sürekli başka usta yönetmenlerle kıyaslanıyor. Senin sineman için de bu tarz benzerlikler kuruluyor. Bu sınırlayıcı bir durum mu?

Bu bir döngü, pek fazla önemi de yok. Her yönetmenin kendinden önceki kuşaktan etkilendiği başarılı isimler vardır. Sanat böyle bir şey, kaldı ki Picasso’nun ilk yıllarında sürekli Rembrandt çizmesi onun süreçte kendi kimliğini ortaya koyması için bir engel de olmamış, olmaz da. Dolayısıyla bu benzetmeyi yapanların ayrıntıları, farklılıkları keşfetmek yerine esleştirmesini kolaycı buluyorum.

Benim açımdan bir sınırlayıcılığı yok. Kimse kendi çocuğunu bir başkasının çocuğuna benzetmez, onu diğerlerinden ayıran özellikleri iyi bilir. Her uzun planlı filme Nuri Bilge Ceylan filmi gibi denmesi, bir bilgi birikimi eksikliği; öyle olsa Nuri Bilge Ceylan’dan önce yapılmış uzun planlı filmler tarihte ‘tanımsız’ kalacak. Öyle çok usta var ki tarihte bu ‘tür’ filmler üretmiş, Yasujirō Ozu ve diğerlerini nasıl tanımlayacağız?

Yeni filmin ‘Saklı’nın da hazırlıklarına başladın. Biraz bahsetmek ister misin?

Evet, üçüncü filmim ‘Saklı’, senaryosunu geçtiğimiz yıl yazmıştım. Şu anda mekân araştırmaları ve oyuncu seçmeleri devam ediyor.