Milliyet gazetesi yazarı Ali Eyüboğlu, bugünkü köşesini sanatçı Sezen Aksu'ya verdi.

Ünlü sanatçı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için özel bir yazı yazdı...

Kadınlar günü niye kutlanır ki?
Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?

Yirmi küsur yıllık arkadaşım Ali Eyüboğlu mesaj çekti iki gün önce sabahın köründe... Sabahları 5.30 -6.00’da ayakta olduğumdan, geçmiş hayatımda bir balıkçı karısı olduğuma kanaat getirenlerden biri olarak. “Seni rüyamda gördüm, Dünya Kadınlar Günü için benim köşemde ‘Sezence’ başlığında bir yazı yazmıştın. İnşallah bana ‘anca rüyanda görürsün’ diye cevap vermezsin” diye...

Hemen telefon açtım, aslında tamamen uydurduğu kanaatindeydim. Rüyanın gerçek olduğunu öğrenince, “‘Hayır’ demek için aradığımı sanıyorsun ama sanki bir yazasım var” dedim, artık düştü mü kalktı mı kafasını mı patlattı ne olduğunu bilmiyorum ama bütün bu arbededen memnun kaldığı sonucunu çıkardım.

“Tamam yazarım” der demez, hemen aklıma “Kadınlar günü niye kutlanır ki?” sorusu düştü. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü vs. vs... Yakında türevleri ve yeni bulunanları, kendisine yüklenen daha da gelişmiş anlamlarla sade bir gün olmaktan çıkacak olan, Allah’ın her günü muhtemelen.

Aslında hangi taraftayım hiç bilemedim. İnsanın kafasını eni konu karıştırıyorlar çünkü. Bir bakıyorum ‘sistemin yarattığı tüketim oburluğunu kışkırtan dayatmalardan biri...’ diye çemkirenleri haklı buluyorum, bir bakıyorum, “Yahu, ne olursa olsun! İyilik, güzellik, hoşluk, insaniyet, hakkaniyet açısından bir vesiledir en azından” diyenleri...

Ortamına göre de değişiyor bazen, canımı kurtarmak için. Hangi taraftakiler çoğunlukta ise, onlara “hı, hı” demenin konforu açısından. Hem ortam gerilmiyor, hem küçük çapta da olsa, durduk yerde yeni bir cephe daha açıp akıntıya savaşma enayiliğinden yırtıyorsun.
Ayrıca senin yandaşlığında, kendini onaylatmanın verdiği iyimserlikle arkandan pek güzel konuşuyorlar.

Gıyabında süren savaşlara, hiç yoktan bir iki mücahit daha katmış oluyorsun ki, ünlü olmak hasebiyle bütün bir ömrünü göz altında geçirmeye mahkum olmuş biri için bunun nesi kötü?

Artistlik böyle bir şey. Ve her insan artisttir bana göre. Yaşamak da böyle bir şey zaten. Kendini idrak etmeye başladığın andan itibaren, genetik ve bilinçaltı sürece ilaveten -renkli miki- bilinçle kat edilen, bir ‘uzun mesafe koruyup kollama’ koşusu... Kendini, aileni, sevdiklerini, ötekini, değerlerini, değerli olanı, hakkı, hukuku, dirliği, ‘Bir’liği...

Bu yüzden ‘artistlik’ profesyonel alanda da, hayatın içinde de, temel meselesi hakikat ile yüzleşmek olan insanoğluna hayatla baş edebilmesi için bahşedilmiş bir nimet bence. Bunun için de, “artizlik yapma leyn...” falan gibi aşağılayıcı çıkışlardan önce, aksi durumda olabileceklerin bir listesini yazıp duvara asın derim ben.

Güçlü olanın güçsüzü maddi manevi tanklarla, tüfeklerle acımasızca ezip geçtiği, hukukun-ama sana, bana amcamın kızı Süheyla’ya göre değil, evrensel kriterlere göre hukukun-üstünlüğü olmadığından gücünü, dolayısı ile mezalimini, Allah yarattı demeden artırdığı bir düzenden söz ediyoruz.

Bugün Dünya Kadınlar Günü. Erkek toplumunda kadın olarak, adaletsizlikten nasibini bolca alanlardan biri olmaktan dolayı iç güdüsel olarak, “Doğuramazsın gel yapma, annen güzel sen çirkin” deyivermeyi canım çok çekiyor, lakin kardeşimin ‘Allah’ın çipi’ olarak değerlendirdiği vicdan yol vermiyor. Hak bir bütündür çünkü. Bir zerresi zarar gördüğünde, bütün zerreleri bütün hücreleri zarar görür. O bütünü dille parçalayıp ayrı başlıklar altında toplayabiliriz biçimsel olarak ama öz’ün ö’süne bile dokunamayız; hakikati değiştirip dönüştüremeyiz. Yarım yetme aklımızla zannederiz, vehmederiz. Hak ve hakikat, “Demokles’in Kılıcı” gibi Vicdan Hanım’ın aynasına düşürüverir suretimizi. Hak bölünemez; tıpkı dua gibi...

Kadın, erkek, çocuk, hayvan için ayrı ayrı dualar olması gibi bir şey bu. İnsan aklıyla her birine bir değer biçip, tartıp, olması gerektiği ölçekte dağıtacak bir “dua terazimiz” var mıdır, mümkün müdür? Hep söylerim, Anadolu boşu boşuna “akıl akıl, gel kıçıma takıl” diye bir lafı niye icat etsin?

Cumartesi günü, yirmi tane anaokulu bebesinin gözünün önünde, aşkına karşılık vermediği için fidan gibi bir öğretmeni katleden erkek müdür yardımcısı ile ilgili haberleri izlerken, Yıldırım Türker’in ‘Bahçe’ adlı köşesindeki “Adorno’nun Sorusu” başlıklı yazısı, bir matkabın ipince ucuyla bütün hücrelerimi oyuyordu. İnsan, Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi, hayat tekrar normale dönebilir mi gerçekten?
Bebelerimizi büyütsün diye emanet ettiğimiz bir öğretmen, onu bebelerin önünde öldüren bir başka öğretmen... Okul öncesi eğitimde ‘dakka bir, gol bir” hayat bilgisi...

Bu hiçbir gücün silemeyeceği “öldürebilirsiniz, öldürülebilirsiniz” kaydı, sadece tamir edilmesi gereken ağır bir travma olarak değerlendirilebilir mi? Bu çocuklar büyüdükçe, belki daha da beterlerine tanık olmaya devam edecekleri şiddeti, tıpkı suç ortaklığından evrende çoktan mahkum olmuş biz yetişkinler gibi, başına bir “maalesef” koyup, hayatın gerçeklerinden biri olarak yavaş yavaş kanıksamayacaklar mı? Ayıp değil mi, çok ayıp değil mi?

2007 yılında Radikal gazetesini, bir günlük yayın yönetmeni olarak hazırladığımda, seçtiğim “Türkiye’nin 5 Ayıbı” başlığına bayağı bir tepki aldım yakınlarımdan, “Çok sert, biraz daha yumuşatsan” gibilerinden... Ben de onlara, bir şiirinde göt kelimesini kullandığından dolayı yargılanan Can Yücel’in savunmasındaki cümleyi hatırlattım, “Ne diyeyim hakim bey, bizim köyde göte göt derler...” Ey kurban olduğumun Can Yücel’i!

Kadın, çocuk, hayvan, engelli ve çevre hakları. Bunlar laf ebeliğiyle, şişinmelerle, göz boyamacı kafa tutmalarla insanlık vicdanında giderek azalan notlarımızı yükseltebilir mi? Aynı dersten, yüz yıl çakmak sadece ayıp değil, ahmaklık da değil mi?

8-10 yaşında hatta daha da altındaki çocuklarımızın polise taş attıklarından dolayı, daha doğrusu attırıldıklarından dolayı, yetişkin mahkemelerinde yargılanıp 10-15 yıllara mahkum edilmeleri ayıptan acı bir sözü hak etmiyor mu? “Niye o taşı attıranların ardındaki derini sorgulamak yerine, atan evlatlarımıza ceza kesiliyor” sorusu yakamızdan düşebilir mi? Ya, çocuk mahkemeye çıkartılır mı? Daha ne kadar ciğerimiz sökülecek insan haklarına (yani yine evrensel hukuka) uygun bir adalete kavuşana kadar... Ölü ya da diri daha kaç evladımızın ağıdını yakmaya devam edeceğiz. Daha ne kadar kurtulamayacağız neredeyse DNA’mıza kodlanmış bu ‘örtbas’ illetinden...

Oluk oluk kanıyoruz. İnsan kendi kanını görmez mi? İnsan kendini vurduğunu anlamaz mı?

Annemden öğrendiğim şaheser bir deyiş vardır: “Bir anlık adalet, bin yıllık ibadet.” Anne söyle, gerçekten hâlâ umut var mı?

Bugün dua ettim hepimiz için.
Yüce Tanrım, insanı affetsin...

Sezen Aksu

(MİLLİYET)