Roma imparatorluğu zamanında, Andriake’den Lmyra’ya bir gemi gidip gelirdi. İki liman arasında gizlice çalışan bu gemi, yılda bir defa Lmyra’dan, bir defa da Andriake’den hareket eder ve iki kıyıdaki zenginlerin özel alışverişlerini gerçekleştirirdi.

Bu alışveriş öyle iştah kabartıcıydı ki, bütün bir yıl yetecek kadar kazanç sağlanırdı. Haksız rekabete neden olan bu gizli seferleri düzenleyenler, demokrasi iddiasıyla işe koyulan imparatorluk denetçileri tarafından tespit edildiğinde ağır para cezalarına çarptırıldılarsa da sonuç yine onların lehine gelişti. Karar açıklandı, bu gemilere göz yumulacaktı; her bir yolculuk için bu kentlere para ödenmesi, denetçilere elde edilen gelirin dörtte biri ve kargo ücretlerinin verilmesi şartları ile...

Myra’nın limanı olarak da bilinen Andriake, Plinius’a göre, Masikytos (Bey) ile Myra arasındaydı. Deniz rotalarını ilk defa gerektiği gibi tasvir eden rehber kitap “Stadiasmus Maris Magni”ye göre Andirake, Simena’dan 40 stadion yani yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaydı. Her iki konumlandırma da doğruydu. Ayrı bir kent olmaktan çok, adı hep Myra ile anılan Andriake, Seleukos Kralı III. Antiokhos’un İÖ 197’de bölgede egemenlik ilan etmesiyle birlikte varlık göstermeye başladı.

Antik kaynaklara göre, Andriake limanını koruyan zincirler vardı. Bu zincirler Roma döneminde imparatorluk komutanı Spinther’in haraç toplaması için buraya gönderilmesi ile kırılacaktı. İÖ 42’de Myra’nın para vermeyi reddetmesi üzerine Spinther, kente limandan girmenin göz korkutucu olacağını düşündü ve askerlerine Andriake limanındaki zincirleri kırmalarını emretti. Komutan bu düşüncesinde haklı çıktı ve Lykia’daki büyük yerleşimler, iyi korunan liman kentlerinin bile karşısında savunmasız kaldığı Spinther’a para vermeyi kabul ettiler. Üstelik, bu yerleşimler daha sonra imparatorluğun da sadık bekçileri haline geldiler. Öyle ki, MS 48’de Andriake’yi ziyarete gelen imparator Tiberius’un evlatlığı Germanicus ve karısı Agrippina, limanda büyük şölenlerle karşılandılar. Çift, kenti dolaşırken adlarına dikilmiş heykelleri görünce büyük memnuniyet duydular ve Andriake ile Myra’yı Roma’nın Lykia’daki en sadık kentleri ilan ettiler.

DEPO BEKÇİSİNİN RÜYASI
Bugünkü Kokarçay’ın alüvyonları ile kısmen dolmuş olsa da Andriake kenti, koyun iki yanına yayılmış kalıntıları ile arkeoloji meraklılarında heyecan uyandırır. Koyun kuzey tarafında Roma evleri, kemerli bir anıtsal çeşmenin kalıntıları ve lahitlere rastlarken, güney yakada agorayı, liman binalarına ait temelleri ve bir liman gözetleme kulesine ait parçaları görürsünüz. Ancak Andriake ne bir tapınak ne de görkemli bir tiyatro ile anılır. Andriake’nin dünya tarihine armağanı, Roma İmparatoru Hadrianus’a adanan granariumu yani tahıl ambarıdır.

Bugünkü dev siloları andıran yapı, Patara ile birlikte bölgenin en büyük granuriumu olarak anılırdı. Başka limanlardan Andriake’ye yaklaşanlar ilk olarak bu granariumu görürdü. Agoranın batısında kalan bu sekiz odalı granarium, 65’e 32 metre boyutlarında, cephesinde iki bekçi odası bulunan bir yapıydı. Ön cephesinde duvar boyunca ilerleyen latince yazıt, burasının imparator Hadrianus’a ithaf edildiğini belirtirdi. Cephesinde İmparator Hadrianus ve eşi Faustina’nın kabartma büstleri bulunan yapının en ilginç kısmı ise, bir depo bekçisinin gördüğü rüyalarla ilgili kabartmalarıydı. Bekçinin uyku sırasında ve rüyadaki halini anlatan tasvirin buraya işlenmesi pek sık rastlanan bir durum değildi. Çatısı dışında neredeyse tamamen ayakta duran bu dev bina, MS 130’da, imparator burayı ziyaret etmeden bir yıl önce yapılmıştı. Aslında 2. yüzyılla birlikte Roma’nın erzak temin politikası değişmişti. Artık belli noktalarda büyük toplama merkezleri yapılmakta ve buralardan erzak Roma’ya gemilerle sevkedilmekteydi. Bu biriktirip taşıma işlemi nedeniyle “İmaparatorluk Horreum”u denilen bu dev silolar yapılmıştı.

Hıristiyanlık tarihi için de önem taşıyan Andriake, antik kaynaklarda kendine özel bir nedenle yer bulur. Aziz Paulus’un Roma’ya giden kutsal rotasında burada durduğu anlatılır. MS 60 Yılında burada gemi değiştiren Aziz Paulus aslında Roma’ya hesap vermek üzere yola çıkmıştır, ama gerçek hedefi, Roma’nın Hristiyanlığı kabulünü sağlayacak çalışmaları bizzat dünyanın o dönemdeki başkentine taşımaktır. Azizi Paulus’un bu molası yıllar sonra Myra’nın bir piskoposluk merkezi olmasına yol açacaktır. Aziz Paulus kadar Andriake için önem taşıyan diğer bir din adamı da, hikayelerine konu olduğu için, mucizeleri ile bilinen Aziz Nikolaos’tur. Daha çok Myra’nın limanı olarak bilinen Andriake, Roma İmparatorluk döneminde Patara ve Phaselis kadar önem taşıyan, özerk yönetime sahip bir kente dönüşmüştür.

Nasıl gezilir?
Kalıntılar sazlığın kenarındaki yamaçta denize doğru yayılmış durumda. Çok yükselmeden yürüyün. Zaten en görkemli kalıntı, “granarium”, hep gözünüzün önünde olacak. Önce bir grup mezarın yanından geçeceksiniz ve tanımlanamayan çok belirgin bir yapıya varacaksınız. Sonra da çok yakın mesafedeki “granarium” binasına varacaksınız. Birçok yapı kalıntısının ve eski limanın binalarının ve tekne sığınaklarının bulunduğu alana geleceksiniz. Büyük bir kısmı çalılar ve ağaçlarla kaplı bu alanda yürümek için belirgin patikaları kullanın. Ayrıca, üzerinde bulunduğunuz yamacın tepe noktalarında bir kısmı sağlam kalmış sur parçaları var. Buralara çıkmak için ise neredeyse kalıntı alanının her tarafından yukarı giden keçiyollarını kullanın. Granarium’un doğusunda “Plakoma Agorası” olarak bilinen agora kalıntıları yer alır. Topraküstü kalıntısı fazla olmayan agoranın yeri duvar kalıntıları ile kolayca anlaşılır. Agoranın güney yönü hariç üç tarafı dükkanlarla çevrilidir. Agoranın ortasında ve zeminin altında, ortadan bir sıra sütunla desteklenmiş iki büyük tonozun örttüğü bir sarnıç bulunur.

Kentin diğer kalıntılarını görmek için ise arabanıza geri dönün, yolun bittiği deniz kıyısına, Dereağzı’na kadar gidin. Dermeçatma bir grup lokanta var. Kıyıya en yakın lokantanın yanındaki küçük köprüden karşı yamaca geçin. Hemen lokantanın arkasındaki kısmen kumullara gömülmüş, kısmen de insanlar tarafından tahrip edilmiş Ortaçağ kalesini göreceksiniz. Kalenin arkasındaki ağaçlıklara yürüyün, ağaçların arasında ilk anda farkedilmeyen birçok yapı kalıntısı var.

Bu arada unutmadan belirtelim ki, kentin kuzeyindeki dağın yamacında bulunan ve nekropol alanına kadar ulaşan su yolu, kısmen kemerleri, kısmen de kayaya oyulmuş yatağı ile bugün de apaçık görülebilmektedir. Kemerler oldukça sağlam durumda tepenin yamacından itibaren güney batıya uzanırlar. Su kemerlerini biraz geçtikten sonra karşılaşılan ve bugün de kısmen ayakta olan, mimari açıdan tipik Roma özelliklerine sahip yapının “nymphaion” olma ihtimali çok yüksektir. Dedik ya, kentin kuzeyindeki çayın karşı yakasındaki yamaçta Andriake’nin nekropol alanı bulunuyor. Buradaki lahitlerin hemen hepsi Roma devri eserleri ve büyük ölçüde Lykia tipi olan semerdamlı lahitler. Aralarında kabartmalı olanlara da rastlayacaksınız, tabii sanat ve tarihe meraklı biri ve dikkatli gözlerin sahibiyseniz. Keza olmasanız da farketmez, biz bu kitapta sizin için herşeyi olabildiğince anlaşılır yazmaya gayret ettik, öyküleriyle beraber...

MYRA (DEMRE)

EN ESKİ PARFÜM, EN KUTSAL ESANS
Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikholas’ın kenti Myra, Hıristiyanlıktan önce de Lykia’nın en önemli altı yerleşiminden biriydi. Bugün dünyanın dört bir yanından onun mezarını ve adına ithaf edilen kiliseyi görmek, antik Myra’nın kalıntıları arasında Lykia ruhunu anlamak için gelenler, bir anlığına kente adını veren mür (mürrüsafi ) kokusunu duyabilmeye hazır olmalılar. Çalımsı bir ağacın reçinesinden elde edilen ve dini törenlerde ibadet mekanına hoş koku yaymak amacıyla kullanılan, kırmızı -toprak renkli yağlı sakız, Myra’nın tarihine ilginç notlar eklemiştir. Latince adı “Commiphora Myrrha” olan çalı görünümlü dikenli bodur ağaç, antik dünyanın Hristiyanlığa yürüyüşüyle, dini mekanlara, yani kiliselere girmiştir. Uygarlık tarihinin başından itibaren bireysel kullanımı olan “myrrh”, Mısır, Antik Yunan, Pers, Roma ve sonunda Bizans’ın saraylarında asillerin esansı olmuş ama gerçek şöhretini ibadethanelerde kazanmıştır. Tevrat ve İncil gibi kutsal kitaplarda da bahsedilen “mür”kokusu, Hristiyanların yoğun kullanımından önce Musevilerin havralarında çokca duyulmuştur. İşte bu balzamik yağın kokusu, mür üretiminde öncü Mısır, Yemen, Habeş ve Somali yerleşimleriyle rekabet edecek kadar ileri gitmiş Myra’da kentin adı olmuştur.

Strabon’un Lykia Birliği’nde üç oy hakkına sahip altı kent arasında saydığı Myra, hem bir kara hem de kıyı yerleşmesiydi. Kentin idari ve fikri merkezi denizden 3-5 kilometre içeride, ticareti yani ekonomisi ise kıyıda, Andriake limanından yönetiliyordu. Bu antik kentin topraküstündeki izleri bugün daha çok Hristiyanlıkla ilişkili gibi görünse de, yani Aziz Nikholas - Noel Baba Kilisesi, bir hamam ve bazilika kalıntıları olsa da Myra, aslında tarihinden mür fışkıran, en Lykialı kentlerden biriydi. Bunu kanıtlayan en çarpıcı topraküstü kalıntıları ise, devasa antik tiyatrosu ve Lykia’nın belki de en güzel kaya mezarlarıdır.

“Tanrının hizmetkarı kudretli Nikolaos’un kentin adına uygun olarak mür fışkırttığı, Lykialılar’ın üç kez kutsanmış ve mür-teneffüs eden kenti…” Bizans İmparatoru Constantinus Porphrogenitus, bunları imparator kimliği ile değil, döneminin “en sevilen şairi” sıfatıyla yazmıştı. Özetle, Antik Çağ’da sadece esans yapımında değil, sakinleştirici ilaç olarak da kullanılan kutsal bitki mür, Myra’nın yazılı tarihine hemen her dönem damgasını vurmuştur.

BİR KEZ DAHA HUZURLARINIZDA; HAİN BRUTUS
Kaynaklara bakılırsa, Myra’nın tarihi MÖ 1. yüzyılda başlar. Oysa Myra’da, gerek kentin Lykia Birliği’nde üç oy hakkını sahiplenecek kadar köklü olması, gerekse Lykçe yazıtlar çok daha eski bir tarihten başlamak gerektiğini haber verir. Antik yerleşim bugün Demre’nin bir buçuk kilometre yakınındadır. Tiyatronun arkasında akropol alanı yükseldiği düşünülse de, günümüze ne agoradan ne de akropolden bir yapı kalmıştır. Trebenda ve Sura kentleri ile bir sympoliteia kurmuş ve Roma İmparator Caesar’ın katili Brutus’a, onun Lykia’yı yanına alıp Roma’ya yürüme fikrine karşı çıkmış, Brutus’un ordusuyla savaşmayı göze almıştır. Myra’ya, komutanı Spinther’ı vergi ve yedek asker alması için gönderen Brutus, sıkı bir direnişle karşılaşmıştı. Liman kenti Andriake’nin açıklarına boydan boya zincirler döşeyen Myralılar, Spinther’ın zincirleri kırması ile teslim olmak zorunda kalmışlardı.

Brutus belki Ksanthos’taki gibi Myra’da ciddi bir çatışma yaşamamıştı, ancak Lykia’nın bu zengin kentinden istediklerini alabilmek için bir hayli uğraşmak zorunda kalmış, bu yüzden savaş kampanyasında zaman kaybına uğramıştı. Girit’te bir kaçak olarak yaşayan ama elinde güçlü bir ordu bulunduran Brutus’un akıbeti, Batı Trakya’daki günümüz Kavalası’nda MÖ 42’de gerçekleşen II. Filippi Savaşı’nda ölümle olmuştu. Marcus Antonius ve Octavian’ın ordusu karşısında ağır yenilgi alan Caesar’ın katilleri Brutus ve Gaius Cassius Longinus ittifakı sona ermiş, bu ikilinin en az 2 yıl süreyle Batı Anadolu’da, özellikle Lykia kentlerine yaşattıkları terör de sona ermişti. Bundan sonra Myra başta olmak üzere Lykia kentleri Roma’ya daha sadık olmuşlar ve büyük bir içtenlikle onun korumacılığına sığınmışlardı.

TARİHİN İLK TARİFELİ DENİZ SEFERLERİ
Myra, limanı Andriake ile doğu yakadaki kıyı komşusu Limyra arasında gidip gelmekteydi. Tarifeli deyince bugün bildiğimiz anlamda bir tarifelilik düşünmemek gerekir. Yılda bir defa düzenlenen bu seferler, haksız rekabete neden oluyor ve zaman zaman Myra yönetimi ile Andriakeli tüccarların arası açılıyordu. Ayrıca sık sık korsanların baskınlarına maruz kalıyor, halkın zenginliklerini ister istemez onlarla paylaşıyorlardı. Belki de kent merkezi için kıyı yerine içeriyi, Myra’nın olduğu yeri seçme nedenleri de buydu. MS 141 Depreminde Lykialı zenginler Myra için seferber olmuş, Rhodiapolisli Opramoas, Oinoandalı Licinius Longus ve Kyaenaili Iason’un yardımları ile yeniden Lykia Birliği’nin en güçlü kenti olma ünvanına kavuşabilmişti. Myra, Hristiyanlığın bölgede yayılmasından sonra da , MS 5. yüzyıl ile 15. Yüzyıllar arasında Lykia’nın en önemli psikoposluk merkezi oldu.

NOEL BABA’NIN SIZLAYAN KEMİKLERİ
Pataralı Santa Klaus yani Aziz Nikolaos’un uzun süre yaşadığı ve kilisesinde görev aldığı Myra, Ortodokslar’ın burayı hala önemli bir hac merkezi olarak kabul etmesine nedendir. Rum Patrikhanesi, belli dönemlerde Myra’ya gelir ve burada ayin düzenler. MS. 3. Ya da 4. yüzyılda yapıldığı düşünülen Myra Kilisesi’nde dolaşırken, bilhassa sağaltıcı mucizeleri ile bilinen Nikholas’ın burada yürüdüğünü, onu görmeye kilometrelerce öteden gelindiğini unutmamak gerek.Yakından bakınca anlarız ki, tanrılar ve diğer gizli güçlere sonuna kadar inanan Antik Çağ’ın dindar Lykiası’nı, çocukların koruyucusu Noel Baba, etrafında bir kez daha yaşatır. Denizcileri kurtarma, kayıp eşyaları bulma, gelecekten haber verme gibi pek çok mucizesi anlatılagelir. Eskiden medet umulan Apollon sanki yok olmamış, sadece adını değiştirmiştir. Lykia’da inançlar değil, sadece inanılanın ve aracıların adı değişmiştir. Ortodoks aleminin en önemli günlerinden birine adını veren Aziz Nikolaos, MS 4. yüzyılın ikinci yarısındaki ölümünden sonra buraya gömülmüştür.

Ancak Demreli Nikolaos’un mezarı, ölümünden dört asır sonra MS 808’de Arap istilacıların hışmına uğrar. Ancak sonradan anlaşılır ki talan edilen mezar başka bir rahibin mezarıdır. Yaklaşık 200 yıl sonra buraya gelen İtalyan tüccarlar, memleketleri Bari’ye taşımak üzere esasında bir Roma lahdi olan Nikolaos’un mezarını açar ve ağır kokulu mür içinde yüzen kemikleri alıp götürüler. 1087’de Yaşanan bu olay belgesiz bir anlatımdır. Giden ölü, aziz midir bilinmez. Ancak aynı belirsizlik Antalya Müzesi’nde sergilenen kemikler için de geçerlidir. Giden kemiklerin geri dönmesi amacıyla uzun zamandır verilen mücadelenin önünde artık sadece Vatikan engeli kalmıştır.

İŞPORTACI GELASİUS’UN YERİNE SULANMAYIN
BURASI 2 BİN YILDIR ONUN!..
Lykia’nın metropolisi olmasına rağmen Myra’da bugüne pek az kalıntının ulaşması ilgi çekici. Bunun temel nedeni alüvyon...8 Metre yüksekliğinde alüvyon kaplanmış kentten görülebilen en büyük sivil bina, tiyatroymuş. Bugün yapı kalıntıları arasında en sağlam görünen devasa Myra tiyatrosu, alüvyon zulmüne karşı zafer kazanmışcasına heybetli ... Depremde yerle bir olunca Rhodiapolisli meşhur vakıfcı Opramoas burada da devreye girmiş ve bağışladığı 150 bin dinarla tiyatronun yeniden inşa edilmesini sağlamış.

Bir yamaca yaslandırılarak inşa edilmek yerine tonozlu iç yapılarla düz bir alanda yükselen tiyatro bu özelliğiyle Roma dönemine tarihlenir. Caveanın aşağı kısmında 29 üst kısmında ise 6 oturma sırasıı, 14 merdiven yolu ve 108 metre çapı ile Myra tiyatrosu Lykia’nın en görkemli mimari kalıntılarından da biri. İki katı sahnesini hala görebileceğiniz tiyatroda oturma sıralarının sahneye bakan taraflarında kabartmalar, masklar işlenmiş. Orkestra bölümünde bulunan ilginç ve “manidar” bir yazıtta, kentin dış ticaretten elde ettiği yıllık gelirden 7 bin dinarı Lykia Birliği’ne bağışlaması gerektiği yazılı. Batı galerisindeki duvara ise, “gezici esnaf Gelasius’un yeri” şeklinde bir yazı kazınmış. Ne garip, binlerce yıl önce işportacı Gaius’un duvara kazıdığı harfler, sessizce duran bu dev tiyatronun bir zamanlar yapılan gösterilerde seyircilere günlük alet edavat , çiçek ve en önemlisi, çerez satan satıcıların sıcak seslerini taşıyor. Yazıyı görünce belki de o sesleri duyacaksınız !...Başka biri ise kendi resmi ve el yazısıyla Zafer tanrısı Thyke’nin figürünün yanına şöyle yazmış ; “ Bu kente şans getir ve sürekli kazan !...”.

AŞKINI DUVARA KAZIMAK 2 BİN YIL ÖNCE DE ADETMİŞ
Myra’da çok sayıda Lykia tipi kaya mezarının yanı sıra Myra’yı Sura’ya bağlayan yol üzerinde yaklaşık 12 metrelik, kime ait olduğu bilinmeyen bir anıtmezar usta ellerden çıkmış süslemeleri ile görülmeye değer. Biz şimdi o muhteşem kaya mezarlarını kısaca anlatmadan Myra gezimizi tamamlamayalım. Antik kentin akropolüne doğru uzanan yol, tiyatronun hemen yanındaki yamaçta karşınıza sıradışı bir nekropol çıkarır. Burası tam anlamıyla bir Lykia mezarlığıdır. Değişik tiplerde çok sayıda kaya mezarı birbirinin üstünde adeta yamaç mahallesi yaratmışlardır. Buradaki kaya mezarlarına yine kayadan oyulmuş basamaklarla ulaşılır. Uzaktan büyük bir apartman gibi görünen mezarların bir kısmı üçgen damlı konutlara öykünmüş, hatta kayadan tam koparılarak bağımsız ev haline getirilmişlerdir. Aralarındaki yazılı ve resimli mezarlar geçmişten ayrıntılı bilgiler taşırlar. Özellikle birisi çok dokunaklıdır; “Moskhos Demetrios’un kızı Philiste’yi seviyor”. Buradan biraz daha doğuda kalan diğer nekropol de, az önce gezdiğimiz batı nekropolünden geri kalmaz. Özellikle birisi kabartmalarıyla Lykia’nın en en etkileyici mezar yapılarındandır. ”Resimli mezar” adı verilmiş ev tipinde, kayaya oyulmuş mezarın dış duvarlarında 11 figür gerçek boyutlarda kayalara işlenmiştir. Bunlar mezarın sahibi bey ile ailesini tasvir eden figürlerdir. Başlangıçta kırmız, sarı, mavi ve mor boyalarla renklendirilmiş bu figürler şimdi renksizdirler. Myra’nın nekropol alanlarındaki mezarların tip çeşitliliği, bize Myra’nın yüzyıllar boyunca ne kadar yoğun yerleşim gördüğünü ve ne kadar önemli bir kent olduğunu anlatırlar.

2 BİN KİLİSE ARASINDA EN ESKİSİ DEMRE’DE
Son olarak Aziz Nikolaos’un adı kadar anıtsal olmayan kilisesine uğrayalım. Bugün bir kısmı yaklaşık 5 metre kadar toprağın altında bulunan kilise, sürekli yükselen taban suyu yüzünden çökme tehlikesi yaşamaktadır. Önce 3 nefli olarak inşa edilmiş sonradan 529’daki depremde tamamem yıkıldığı için bu defa bir nef daha eklenerek yeniden yapılan bu yapı, yüzyıllar boyunca gördüğü onarımlar nedeniyle orjinal unsurlarından önemli bir bölümünü yitirmiştir. 1853 Yılında Rus Kontes Anna Golicia tarafından satın alınmış ve geniş kapsamlı restorasyon görmüş kilise, dünyada Aziz Nikolaos adına inşa edilmiş 2 bini aşkın kilise arasında en eski olandır ve yine Aziz’in bir mucizesi gibi hala ayakta durmaktadır.