''Yası tutulmamış kardeşin yasını tutmak üzere yola çıkmış bir kitap bu. Ona adanmış. Devlete başkaldırmış olduğu için gömülmeyen, bir mezarı olmayan, dağda kurtların, kuşların parçalamasına bırakılan cesetlerin olduğu bir ülke burası. Bu gerçeği görmeyen bir toplumda yaşıyoruz. Ölümün bir hukuku var. Ölüm bizi eşitleyebilmeli. O kardeşin bir mezarı olmalı…''

Şair, gazeteci-yazar Bejan Matur 'Dağın Ardına Bakmak'la aslında hayalleri anlatıyor. Gerçekleşemeyen hayalleri... 2007 yılında başladığı yazı dizisi şimdi bir kitaba dönüştü ama köşe yazısı da, kitap da onun için aynı şeyi ifade ediyor: Anlamak ve anlatabilmek. Bir insan sevdiklerini, hayatını geride bırakıp neden dağa çıkar?

Matur, 'Kürt sorunu'na dair gerçek bir şey söylemek için 5 yıl boyunca Türkiye'de, Kandil'de ve Avrupa'nın birçok şehrinde görüşmeler yaptı. Bugüne kadar yapılan tekrarların ötesinde bir şeyler söylemek için... 5 yıllık bu yolculuğa uzak bir yerden bakmıyor. Biri öldürülmüş, diğeri kayıp olan iki kuzeni de bu yolculuk içinde yer alıyor. Kandil'de çocukluk arkadaşıyla karşılaşıyor. Ve sorunun içinden çıkmış biri olarak yaşanan acıların kaynağına inilmesi gerektiğini düşünüyor ve ekliyor: ''Bu kadar sert şeyler yaşanırken hiç haberdar olmamak, bu ülkenin gerçeklik duygusunun eksik olduğunu gösteriyor.''

‘Kürt sorunu’nu anlamak için dağın ardına bakmak gerekir mi?
Kitap adını Azim’in söylediği sözden aldı. Doğruydu çünkü. Dağın arkasına bakmak gerekir diyordu. Nedenleri görmezden gelemeyiz. Her insanı isyan noktasına getirecek pek çok şey yaşanıyor.O isyanın kaynağı,nedenleri önemli. Ben geçmişin önemli olduğunu düşünürüm hep. Gelecek benim konum değil. Kaynakla ilgiliyim daha çok. Nedenler önemli. Bu kitap da başlangıçta ne olduğuna bakıyor. Sebeplere odaklanıyor.

Kürtçenin bastırılması en önemli sebep bana kalırsa. Hemen hepsinin hikayesine dile dair bir kırılma, bir incinmişlik ortak bir tema olarak var.Ben propagandanın dışına çıkarak, yaşanan hikayeyi, o hikayenin merkezindeki insanı anlamaya çalıştım. Benim de kayıplarım var, tanıklığım ettiğim yasını tuttuğum hikayeler bunlar. O bakımdan yabancı değilim.

Tanıklık ettiğim dünyayı okura aktarırken bilinen klişelerin, aşırı ideolojik tavrın dışında bir yerden konuşturmaya gayret ettim. Acının bir dili var. Olabilmeli. Propagandayı bir kenara attığınızda bir annenin evladını kaybetmesinin dili bize kolaylıkla ulaşır. O acının peşinden gittim ben. ‘Edebiyatta evrensel olan nedir?’ sorusunun cevabı bu aslında. En derinde olana ulaşmayı başardığında onunla bütün insanlığa ulaşıyorsun. Goethe’nin bir sözü var: ‘’Yüreklere ulaşmak istiyorsan, yürekten konuşacaksın’’ Yürekten konuştuğun ya da konuşturduğun zaman insanlara ulaşırsın.

‘Dağdakiler kim?’ sorusunun cevabını ararken kitap yapmak aklında olan bir şey miydi?
Gazetede 5 senedir yazıyorum. Çoğunlukla ‘Kürt meselesi’ hakkında yazıyorum. Bu konuda eleştirildiğim de oluyor. ‘Sadece Kürt meselesinden mi ibaretsin’ diye. Elbette değilim. Elbette başka yönlerim var. Herkes gibi. Ama sanıyorum bir misyon gibi algılıyorum bu konuda yazmayı. Boynumun borcu sayıyorum. Bu kadar ağır acılar yaşanırken, biz dahil herkesin ocağına ateş düşmüşken bu konuyu her şeyin merkezine koymamak benim adalet, sorumluluk duygumla uyuşmuyor. Amacım dağa giden insanın kim olduğuna dair bir fotoğraf vermekti. Tanımıyoruz çünkü. Onların insan oluşu, aileleri,yaşanan hikayeler bilinmiyor.… Terörist diyip bir kenara atıyoruz. Bunu söylediğin an ‘Terörist’ tanımını yaptığın an aradaki köprüyü atıyorsun. Bir bağlantı kalmıyor. Ama o insana kendi hikayesi içinden bakmaya, onu anlamaya çalıştığın zaman çözümü de bulabilirsin. Anlamadığımız şeyi çözemeyiz. Anlamak bizim seçimimiz değil, yükümüz olmalı. Bu sorumluluğu hepimiz hissedebilmeliyiz. Amacım bu anlamaya bir katkı yapabilmekti. Yoksa gazete yazılarını kitap yapmak gibi bir niyetim olamaz. Zaten neticede öyle de olmadı; bütün o hikayelere devam etme ihtiyacı duydum. Gazetede kısaltarak yayınlamıştım. Kitapta ise bütün hikayelerin orijinal halleri var. Ayrıca hiç yayınlanmayan hikayeler eklendi. Yazıların hepsi güncellendi. Ekler yapıldı. Gazetede hiç yayımlanmayan bölümler eklendi. Kandil’e gidişimi okur kitaptan öğrendi mesela.

KARDEŞİNİN KİM OLDUĞUNU BİLMİYORSUN
‘Kürt sorunu’nu anlamak açısından bu hikayelerin öneminden bahsedebilir misin?

Kürt sorunu ve PKK’yı ayırmakta fayda var. PKK yaşanan sorunun sonucu. Bütün bu insanlar, tabanını oluşturan kesim bir adanmışlıkla PKK’ya yöneliyor. O insanları dağa çıkaran sebepler nedir sorusunun cevabını vermeye çalışıyor kitap. Ne kadar başarılı olduğunu okuyanlar takdir edecek. Her şeyden önce o insanların dünyasını tanımıyoruz. Nasıl bir dertleri var? Kimlik sorunu diyoruz ama bu soyut bir kavram. Kimlik nedir? Bana kalırsa en temelde dili anlıyorum. Kürt sorunu en temelde, Kürtçenin bastırılması ve yok sayılması sorunudur. Bu yeterince kavranamıyor. Batı kamuoyu tarafından ‘Kürtlerin derdi ne?’ sorusu çok sık telaffuz edilir. Kötü niyetli değildir bu soru. Naif bir biçimde, anlamaz, empati kuramaz. Ama, Ferhat’ın telefonda yasaklı bir dil konuşuyor diye annesiyle konuşması kesildiğinde olanı duyduğunda empati kurulabilir. Yani yaşananların ne olduğu bize yabancı… Evet, yakınız, kardeşiz ama kardeşinin kim olduğunu bilmiyorsun. Derdini, inancını bilmiyorsun. Neye adanıyor? Dağda ortalama yaşam süresi üç sene. Bunu bilerek yola çıkıyorlar. Ölümü göze alarak, geri dönmeyeceğini bilerek gidiyor. 17 yaşında bir genci ölümüne sürükleyen o motivasyonu anlamak gerekiyor? Yaşadığımızı hissedebilmek için dağa çıktık diyordu biri. Yani normal hayatında yaşadığına inanmıyor. Bir varoluş aracı gibi onun için.bu kadar temel, psikolojik bir soruna sadece güvenlik odaklı bakan bir toplum iyileşebilir mi?

İKİ DEFA GEÇMEK GEREKİYOR
Peki, dağın ardına bakabilmek ne kadar zor?

Kolay değil. O toplumdan gelen biriyim. Onlardan biriyim. Benim bu bağı kurmam görece daha kolay. Ama o dünyayı tanıyan pek çok insanın bu tarafa aktarma şansı olamıyor. Anlatabilme şansı yok. Çünkü bildiği dünyanın duygusal dili aşırı ideolojide hapsoluyor. Örseleniyor. Kelimelerin, hikayelerin hakikati propaganda tarafından örtülüyor. Bilmiyorum belki de çizgiyi iki defa geçmek gerekiyor. Bir şeyi anlamak için dışına çıkmak ve geri dönmek gerekiyor. Belki de bu kitabın sırrı budur. Çocukken de böyleydi; ilk okulda sınıf arkadaşlarımın derdini öğretmene ben anlatırdım. Türkçeyi erken öğrenmiştim. Belki de bir tercüman oluş benimki. Şimdi de devam ediyor… Olaylara o açıyı, mesafeyi kazanmanız gerekiyor. Bir şeyin içinde kalarak onu anlatmanız çok zor. Kavramlarınız yetemez. O melezlik gerekiyor bir anlamda. O dolayımı sağlamadan aktarabilmeniz çok zor.

O bağı kurmak anlamında kitap etkili olabilecek mi?
Benim kriterim kendimle alakalı. Yazı maceram da böyle... Niçin yazıyorum? Benim politik bir beklentim yok. O halde nedir benim dert edindiğim? İnsanın kendisiyle ilgili konuşması zordur ve doğru da değil. Ama şunu söyleyebilirim. Ben haksızlık ve adalet konusunda kalbinin tartısı net biriyim. Kendimi çok sınadım. Haksızlığa tahammülüm yok. Konu ne olursa olsun adalet duygumun incindiği yerde sözümü sakınmam. Hesap yapmam. Durduğum yer hiç de kolay değil aslında.O kadar ince bir hattan,öyle bir pozisyondan yazıyorum ki.Hiç bir konforu yok.Hemen herkesin saldırısına açık bir yer.Herhangi bir yapının,cemaatin konforuna yaslanıp rahat edebilirdim.Bunu seçmedim.Benim derdim kendimle.Kendime sadakatim yön veriyor yazdıklarıma.Bana güç veren de bu.

Türkiye, Avrupa, Kandil… Farklı coğrafyalarda farklı ruh halleriyle mi karşılaştın?
Önsözde biraz değinmeye çalıştım. Konuştuğum kişilerin dünyası gibi, ruh halleri de değişiyordu. Türkiye’dekiler daha zor açılıyorlardı. Avrupa’dakiler daha bir acımışlıkla, daha sert konuşuyorlar.Tepkililer. Çünkü hayatları tümden alınmış ellerinden. Kendi coğrafyasında değil her şeyden önce. Bir gurbet yaşanıyor. Kandil’dekiler diğerlerine kıyasla çok daha rahattı. PKK geniş bir coğrafyaya yayılmış koca bir yapı.

PKK İLE KURULAN BAĞI ANLATIYOR
Daha önce okuduklarımızla ‘Dağın Ardına Bakmak’ arasındaki fark nedir?

Bu akademik bir çalışma değil. Sadece gazetecilik de yok burada. Bir tür psikanalitik göz var burada. Yani yaşanan büyük sorunun arka planındaki duyguya odaklanıyor. Bir anlamda bir sosyal psikoloji, diğer yanıyla bir sosyal tarih çalışması... İstatistiklerle, verilerle, siyaset biliminin kavramlarıyla konuşmuyor bu kitap. PKK’yı değil PKK ile kurulan bağı anlatıyor. Nasıl bir motivasyon, nasıl bir adanma bu insanları PKK ile ilişkilendiriyor. Ve vazgeçilmez kılıyor… Bu kitap onu anlatıyor.

TÜRK KAMUOYUNUN BİLMEDİĞİ BİR ŞEY
Kafandakilerle ile karşılaştığın resim arasında bir fark var mıydı?

Özellikle Kandil’e gidince bunu çok net gördüm. Kandil benim için bir finaldi. Benim için de merak konusu olan bir düğüm orada çözüldü. Şunu gördüm; sorunu çözümsüz kılan büyük bir adanma yaşıyorlar. O adanmanın niteliğini bu taraf bilmiyor. Tamam, insan inandığı şeye adanır ama o inanmanın boyutu konusunda bilgimiz çok zayıf. O inanmanın derinliğini gördüğümde bu meselenin çözümün neden çok zor olduğunu gördüm. Bu, bilinmeyen bir şey... Aliza Marcus ‘Kan ve İnanç’ ta yazmıştı. Başka türlü yazılmış bir kitap o. Ama başlık kitabın içeriğinden daha çok şey anlatıyordu. Kanla yoğrulmuş bir inanç var orada. Koşulsuz bir itaat var, bu kolay anlaşılabilecek, anlatılabilecek bir şey değil. Konuşurken çok dikkat ettim; itirafçı olmamış, kendi hikayesine sahip çıkanlarla konuştum. Çünkü gerçek ancak o hikayeye sahip çıkıldığında anlaşılabilir. Bizi gerçeğe götürecek veriyi o hikayelerden çıkarırız. İtiraftan değil. Dağda yapamamış, geri dönmüş olanlar bile o dönüşü şöyle anlatıyor. ‘Ben zayıftım, başaramadım’ diyor. Davayı o kadar haklı görüyor ki. Dönmüş olmayı kendi başarısızlığı olarak görüyor. Sürekli kutsanan bir bağ var. Bu kutsallaştırmayı, mistifikasyonu Türkiye kamuoyu bilmiyor. O bakımdan ne yaparsa yapsın o inanç, duygu değişmiyor. 

BU ÜLKENİN GERÇEKLİK DUYGUSU EKSİK
Bildiğim bir dünya olduğu halde, duyduğum cümlelerin gücü yine de çok sarsıcıydı. Mesela Hüseyin’in kız kardeşiyle konuşurken kurduğu cümleler beni sahiden şaşırttı. Beraber büyüdük, sessiz, sakin bir kadındır. Ama yaşadığı acıdan öyle bir dil kurmuş ki. Çok yakınınızdaki insanın bile kendini ifade edişinde büyük ve sarsıcı bir etki oluyor. Yaşanan acı yaratıyor o kelimeleri. Cümleleri o acı kurduruyor.

Ülkenin bir tarafında bu kadar sert şeyler yaşanırken, diğer tarafın hiç haberdar olmaması büyük bir sorun. Her şeyden önce bu ülkenin gerçeklik duygusunun eksik olduğunu gösteriyor. O kadar büyük acılar var. Onca travma yaşanmış. Ölümler, köy yakmalar hepsini terör paketine atıp görmezden geliyorsun. 

Çok sert hikayeler… Duygusal açıdan zorlandın mı?
Ben bu kitabı ağlayarak yaptım. Hala da ağlıyorum. Okuyanların da ağladığını görüyorum şimdi. Belki de hep beraber ağlamamız gerekiyor. Ortak acının ortak yasını tutmamız… Belki o zaman iyileşebiliriz karşılıklı… Yola çıkmadan o hikayeleri dinlerken bir tür travmayı devralacağımı bilmiyordum. Çoğu için bir dil yoktu. Pek çoğu ilk defa anlattı. Bu kadar derine ilk defa gittiler. En derine gitmeye zorladım hepsini. Hakikat orasıydı çünkü. Yüzeydeki süslü propaganda cümleleri değil. O derinliğe beraber indik. Tabii anlatırken bir kez daha yaşadılar. Bazılarını dinlemek benim için çok zordu. Mesela Rewan’ın hikayesi; karda parmakları donduğu için kesilmişti. Fotoğrafçı arkadaşım İstanbul’u arayıp ‘’Bejan’ı kaybedeceğiz galiba’’ demiş. Sürekli ağlıyordum. Yakınımı kaybetmişim gibi… Bütün röportajlar bittikten sonra Türkiye’ye dönünce depresyona girdim, hayatımda ilk defa. Yazılara ara verdim. Sonra yavaş yavaş toparladım.

Propaganda, arabesk, ajiteden arındırarak hikayenin en saf yanını ortaya çıkarmaktı niyetim. Tabii ajitasyon kısmı gidince geriye som bir acı kalıyor. Bir yarayı açmak gibi. Zordu sahiden. Normalde yazdıklarımı okumam ama bu kitapta yazdıklarıma dönüp bakma ihtiyacı duyuyorum ve her okumada ağlıyorum.

Kitapta altını çizdiğin şeylerden biri de anne-babaların ‘dağ’ karşısındaki tepkileri. Çocuklarını yollayan anne-babalar olamaz diyorsun…
Böyle bir kabulleniş mümkün mü? Çocuğunun dağda olmasını kendi ölümü gibi yaşıyor hepsi. Dağ ile ölümün eş olduğunu biliyorlar. Hapiste olmasını tercih eden anne-babalar bile var.

Ama çocuğuna sahip çıkması başka... Pek çoğu PKK’nın tabanını oluşturan değer aileleri dedikleri geniş bir kesimi toplumun. Çocuğunun hikayesine sahip çıkarak teselli buluyor ancak.

‘BİZİ ADAM YERİNE KOYMUYORLAR’
‘Umutsuzluk ve isyan’ hepsinde ortak bir duygu. Böyle bir genelleme yapılabilir mi?

Bir genelleme yapacaksam inkar kavramı çok önemli. Bütün duygusal motivasyonlarının merkezinde o var sanki. Dillerinin, varlıklarının inkar edilmesini sorun yapıyorlar. Adam yerine konmamaya itirazları var … Bir insan her şeyi tolere edebilir ama adam yerine konmamayı edemez. Ortak gördüğüm temel motivasyon şuydu: Bizi inkar ediyorlar. Onun yarattığı öfke ve isyanla hareket ediyorlar. Devlete güvenmiyorlar. Tarih boyunca aldatıldıklarını düşünüyorlar. Hiçbir olumlu gelişme onları tatmin etmiyor. Kendilerinin de etkili olmadığı, belirleyicisi olmadığı hiçbir gelişmeye güven duymuyorlar.PKK en nihayetinde bir otorite arayışı.Kendi otoritesini yaratmak için şiddeti gerekli gören bir yapı. Kürt sorunun PKK sorunundan ayırarak düşünmek bu sebeple önemli. PKK’yı sisteme nasıl entegre edeceğini düşünmeli devlet. Çözümün önemli bir ayağını bu oluşturuyor çünkü. Bu kadar kurumları, tabanı, silahlı gücü olan bir yapıyı nasıl kendi sistemine entegre edecek? Edebilecek mi? Bu soruyu cesaretle sormadığınız sürece çözümü yaklaşmış olmuyorsunuz!

'Dağın Ardına Bakmak' Timaş Yayınları etiketiyle kitapçılarda.