Son aylarda tanıdığım en değişik, en renkli insanla Kürtçe odaklı bir söyleşi gerçekleştirdim. Çevirmen, yayıncı ve dansçı Cemal Atila'nın başında bulunduğu Geoaktif Kültür ve Aktivizm Merkezi, "Türkiye’de etnik meseleler açıldığında “binlerce yıldır yan yana yaşıyoruz” klişesiyle söze başlanır hep. Evet ama, birbirimiz hakkında hiçbir şey bilmeden yaşıyoruz. Bu topraklarda “binlerce yıl birlikte” yaşayıp da iki tane Lazca, Kürtçe, Zazaca veya Ermenice sözcük bilmiyorsak, öğrenmiyorsak, “birlikte ama yalnızız” demektir. Tüm insanlarımızı, ama özellikle de Türkleri, birlikte bir ömür geçirdikleri Kürt, Ermeni, Laz ve Zaza kardeşlerinin dillerini ve kültürlerini öğrenmeye davet ediyoruz…" çağrısında bulunuyor. 

İlişkili Haberler


Cemal Atila, bilemiyorum bu tanımı benimser mi ama, hayat üniversitesinden 4 üzerinden 4'lük bir not ortalamasıyla mezun olmuş ve şu anda orada "lisans-üstü" çalışmalarını sürdüren bir dünya vatandaşı. Atila'yı kendi sözleriyle tanıyalım: 

"1968’de Muş’un Varto ilçesinin Qeracere köyünde doğdum. Türkçe adıyla Seki. Sonradan Fethiye’ye gidince ben, orada yaşadım bir süre, bütün bizim köylerin aynısının orada da olduğunu gördüm (gülüyoruz). Ailem biraz politik bir aile olduğu için 12 Eylül’le beraber dağıldık dört bir yana. Bir süre sonra ben de İstanbul’a geldim. Çalıştım. İngilizce öğrendim kurslara giderek. İngilizcemi geliştirmek amacıyla güneye indim. Garsonluk yaptım, yatlarda çalıştım, sonra Özallı yıllarda turizm patlaması yaşanınca kaçak turist rehberliği yaptım. Yavaş yavaş oradan çevirmenliğe geçtim. 5-10 yıl çevirmenlik yaptım. 20 kitap çevirdim Türkçe’ye İngilizce’den.

Sonra sıkıldım çevirmenlikten, dansa başladım. Dans dergisi yayınladım. “Dans ve toplumsal sorunlar” gibi dosyalarımız oldu. Sonra dergiyi bıraktım ve Antropia Yunan Dansları Topluluğu’nu kurdum. Türkiye’de Yunan dansları gösterisi yapan ilk topluluktur. Bir sürü tepkiler aldık, sorunlar yaşadık. Yunan dansı Türkiye’de hoş karşılanmadı. İlk gösterimizi yaptıktan iki gün sonra bir geldik, kapılarımız kırılmış, tüm bilgisayarlarımız alınıp gitmiş... Haziran 2008’de oldu bu. Bir takım yerlerde gösteriler yaparken saldırılara uğradık. “Burası Türkiye, burada Yunan dansları yapamazsın”... Bana saldıran kişi de profesör bir üniversitede.

Demek ki Türkiye’de böyle profesörler de var.
(gülüyoruz) Evet. Arayıp buldum. Bu da çok yakın bir tarihte oldu.

Zazaca, Türkçe, Kürtçe ve İngilizce biliyorum. Yunanca, Çince ve İtalyanca’yı ise öğrenmeye devam ediyorum. 

Geoaktif’te Türkiye’nin dillerinden hangilerini öğretiyorsunuz?
Lazca, Zazaca, Kürtçe ve Ermenice; Türkiye’deki diller olarak… Bir de ayrıca Yunanca ve Farsça’yı da ekledik. Yunanca zaten Rum vatandaşlarımızın konuştuğu dildir. Farsça da Kürtçe ve Zazaca’ya yakın olması hasebiyle. O 6 dilde başladık, imkanlarımız o ölçüde olduğu için. Hemen sonra da bir takım tepkiler gelmeye başladı. Mesela Süryani arkadaşlar mesajlar yazdılar, niye Süryanice yok diye. Ben de onlara “nitelikli bir eğitmen bulamadık. Varsa önereceğiniz birisi, Süryanice de açalım" dedim.

Geoaktif ne zaman kuruldu, faaliyet dalları nedir, nereden nereye geldi?
2004’te bir dans eğitim merkezi olarak kuruldu. Ben aynı zamanda çevirmenim. Bir dans dergisi yayınladım iki buçuk yıl boyunca. Dans kültürü ve onun etrafındaki etnik kültürle ilgili çalışmalar yaptık. Daha sonra Yunan dansları ve kültürü üzerine yoğunlaştık. Yunan tarihi ve kültürüyle ilgili bir takım seminerler ve slayt gösterimleri düzenledik. Kitle de genişledi bu arada ve biraz da Türkiye’deki etnik kültürlere bakalım diye bir karar verdik. Etnik dil ve kültür kurslarını bu sene başlattık.

Kürtçe, Ermenice ve Farsça’yla başladık. Lazca ve Zazaca başlayamadı. Henüz yeterli başvuru olmadı onlara. Diğer bazı kursları da eğitmen olmadığı için henüz başlatamadık. Mesela Çerkesçe’yi başlatmak istiyoruz. Onun hazırlığını yapıyoruz. Başlayan sınıflarda 8 ila 10 kişi arasında katılımcı var. Bunların bir kısmı o etnik gruba mensup olan ama dili bilmeyen insanlar. Bir kısmı da hiç alakası olmayan ama o etnik grubun dilini ve kültürünü merak edip öğrenmek isteyen insanlar. Mesela Kürtçe sınıfımızda 3 tane Türk arkadaşımız var. Keza Ermenice sınıfımız da yarı yarıya.

Ermenice hocamız alanında uzun yıllar eğitim görmüş, Erivan’da eğitim görmüş bir insan. Uzun yıllardır burada hem gazetecilik yapıyor hem de dil dersleri veren, hatta öğretmenlere ders verecek nitelikte birisi. İstanbul Ermenisidir. Zazaca ve Kürtçe derslerini ben veriyorum. Ben Zazayım, anadilim Zazaca. Sonradan Kürtçe’yi öğrendim. Yani ikinci dilim Kürtçe. Ben herhangi bir formasyon almadım. Zaten böyle bir formasyon verecek bir kurum da yoktu yakın zamana kadar. Nerede alacaktım Kürtçe veya Zazaca derslerini? Zazaca için zaten şu anda da yok. Kürtçe’yle ilgili olarak da, Türkiye’de bu alanda çalışmalar yapan insanlar önceden politik Kürt hareketine dahil olmuş, orada biraz Kürtçe okuma, yazma ve literatür karıştırıp öğrenmiş, sonra imkan bulduysa biraz yurtdışına gitmiştir. Daha çok kişinin kendisini geliştirmesiyle oluşmuş bir şey bu. 

Son yıllarda Kürt Enstitüsü’nün çalışmaları var eğitmen yetiştirmek üzere. O çalışmaya dahil olmuş birisi değilim ama ben daha çok pratik olarak, pek çok kişiye özel ders verdim. Yabancılar da buna dahil. Mesela iki tane Japon gazeteciye ben Kürtçe dersi verdim. Onlar Barzani’yle Kürtçe röportaj yapacak hâle geldiler. Şu anda da oradalar yine.

Yurtdışında Kürtçe ve Zazaca üzerine eğitim veren bilimsel kuruluşlar var herhalde…
Zazaca’yla ilgili henüz pek yok. Almanya’da kurulmuş bir Zaza Enstitüsü var, Frankfurt’ta. Onlar daha yeni yeni başlıyorlar. Kürtçe’de biraz daha köklü bu tür çalışmalar.

Cemal Atila, meraklısına Yunan dansları dersleri de veriyor.
Cemal Atila, meraklısına Yunan dansları dersleri de veriyor.

Kürtçe üzerine bilimsel çalışmalar yapan bir kuruluş Türkiye’de ilk ne zaman kuruldu, Avrupa’da ne zaman kuruldu?
Avrupa’da 1980’li yılların sonundan beri Kürtçe eğitim var. Paris Kürt Enstitüsü başlattı bunları. Daha sonra İsveç ve Almanya’da önce bir takım özel girişimler ve kurslar, daha sonra devletin de tanıdığı, kendi eğitim sistemine entegre ettiği çalışmalar var. Ayrıca da Irak Kürtleri bu konuda çok yetkinler. Onlar zaten hep Kürtçe eğitim yaptı. Saddam döneminde de. Irak, Kürtleri tanıyordu, Kürtçe’yi tanıyordu. Türkiye’deki gibi değildi bakış açısı. 1970’li yılların sonunda Bağdat Radyosu Kürtçe yayın yapmaya başladı.

İran da Irak da Kürtlere inkarcı yaklaşmıyor. “Kürt diye bir şey yoktur, Kürtçe diye bir şey yoktur” şeklinde yaklaşmadılar hiçbir zaman. “Varsınız, buradasınız ama bizim yönetimimiz altında olacaksınız”… Yaklaşımları hep bu oldu. İran’da Kordestan (Kürdistan) diye bir eyalet var. Uçaklarda adı var. Hatta Türkiye ile kriz oluyor zaman zaman Kordestan uçağı geldi diye.

Türkiye’de ise Kürt Enstitüsü yanılmıyorsam 1992 yılında kuruldu. Tabii resmen tanınmadı, başına bir sürü şey geldi. O yıllarda onlar Kürtçe’yle ilgili bilimsel çalışmalar yapmaya başladılar. Ondan önce de farklı farklı grupların kendi çalışmaları vardı. Mesela Kemal Burkay ve Özgürlük Yolu hareketinin (günümüzde Hak-Par oldu) kendi çalışmaları vardı. Daha küçük Kürt gruplarının kendi dil ve kültür çalışmaları vardı. Onlar arasındaki tartışmalar vardı, alfabe tartışmaları vesaire. Ama son 10 yılı dikkate alırsak bu iş artık Kürt Enstitüsü ve onun çevresindeki kesimler tarafından yürütülüyor.

Sevan Nişanyan şöyle bir yorumda bulundu: Türkiye’de iki büyük, “ana” dil var; Türkçe ve Kürtçe. Bunlar çevrelerindeki dilleri yutuyorlar. Katılıyor musunuz bu görüşe?
Nispeten doğru. Yutuyorlar. Ama yutarken kendileri de değişiyorlar. Şöyle düşünelim, bugün Türkçe etrafındaki dillerden pek çok şey alıyor. Ama aynı zamanda kendi öz yapısından da uzaklaşmaya başlıyor. Aynı şey Kürtçe için de geçerli. Özellikle son yıllarda Kürtçe’ye bir çok şey katılmaya çalışılıyor. Bunu anlıyorum, modern yaşama dair bir takım kavramlar yaratıyorsun. Ama o kavramları kattıkça da konuşulmakta olan Kürtçe’den uzaklaşıyorsun. Yeni bir Kürtçe doğuyor. Nitekim şu anda pek çok Kürdün yakınması şudur: “Ben televizyon dilini anlayamıyorum, ben gazete dilini okuyamıyorum”. 

Bunu diyenler belli bir yaşın üzerindekiler mi?
Gençler de diyor. “Barış süreci”nin Kürtçesini anlayamıyorlar. O yapay bir kavram, yeni bir kavram.

Bu çok ilginç. Altan Tan da bundan bahsetmişti. Bizim Türkçe’de sıkça kullandığımız bazı kavramlar Kürtlerin aklına pek yatmıyor değil mi... İki dil arasında uyumsuzluklar olabiliyor.
Evet, yapma kavramlarda bu sorun oluyor. Aslında asıl tartışılması gereken şey, dilin kendi içindeki evrimi. Nereye doğru evriliyor? Kürt çevrelerinde şöyle bir yakınma var örneğin; bu kavramları yaratan insanlar temelde Türkçe düşünüp Kürtçe karşılıklar buluyor. Size güncel bir örnek vereyim, bugün tüm bu gözaltılar için “gözaltına alma”nın Kürtçesi kullanılıyor. Binçav (“bınçav”) deniyor. Ama bu çok tuhaf duruyor Kürtçe’de. Bir Kürt köylüsü gözaltı için, tutuklama için öyle demiyor. Alındı diyor Kürtler. Bunun gibi bir sürü örnek var.

Şunu söyleyeyim size. Ben Erivan Radyosu’nu dinleyerek büyüdüm. Ermenistan’dan yayın yapan bu radyonun Kürtlerin hayatında çok önemli bir yeri vardır. Sovyet döneminde her gün 2 saat Kürtçe yayın yapardı. Erivan Radyosu’nda çok karmaşık şeyler anlatılırdı. Silahsızlanmadan, nükleer silahsızlanmadan falan bahsedilirdi. Bizim hayatımıza çok uzak olan şeyler. Ama farklı bir yaklaşımla anlatıyordu. Bir kere ağır ağır konuşuluyordu. Biz anlayabiliyorduk onu. Şu anda gelişen biçim tek doğru biçimdir diye düşünmemek lazım yani.

Tabii o insanların yerinde olsam, ben de bir takım hatalar yaparım. Neticede varolmayan bir şeyi yaratıyorum. Artık o biraz da benim ufkumun genişliğine, diğer dillere dair bilgime, dilbilim hakkındaki birikimime kalmış bir şey oluyor yani...