Geçen yılın 23 Ekim’inde Van’ı yerle bir eden depremin ardından kadınların da yaşamı alt üst oldu. Yıkıntıların arasından son bir gayretle çıkıp hayata tutunmaya çalıştılar. O kadınlardan dördü, 15. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında önceki gün Ankara’da düzenlenen “Unutmadık” panelinde deprem sonrası kadınların yaşadıklarını anlattı.

Kadınlar depremin ilk günlerinden itibaren dayanışma içinde oldular. Derme çatma brandaların altında dondurucu havayla mücadeleye temel gereksinimlerin karşılanamaması da eklenince yaşam günden güne zorlaştı. Panelde konuşan Van Kadın Derneği (VAKAD) çalışanı Aylin Çelik o zorlukları anlatmaya en baştan başladı:

“Kalıcı konutlardan bahsediyoruz ama hala naylonun altında yaşayan insanlar var orada. Biz kadınlar olarak daha önce hiç yapmadığımız işler yaptık. Çadır kurduk. Depolarda çalıştık sabaha kadar. Herkese ulaşıp neye ihtiyacı olduğunu soruyorduk; kaç numara ayakkabı? Kaç beden giysi? Çadır mı ısıtıcı mı? Biz birine yardım eden insanlar değil; deprem sonrası aynı acıyı yaşayan insanlardık. Bunun dayanışma olduğunu vurguladık.”

'Bir de su mu verelim?'
Deprem günlerinde kadın örgütleri de Vanlılarla dayanışma gösterdi, bir konteynır alıp gönderdi. Bürokratik engeller yüzünden konteynıra yerleşmek epey zaman aldı. Bu minyatür yaşam alanının temiz suyu ve tuvaleti halen yok. yetkililer “Bir de su mu verelim? Bir kanalizasyon da sizin için mi kazalım” dediler. Aylin’in ifadesiyle orada kalan kadınların hepsinde mesane problemleri var.

“Dernek olarak konteynırda hizmet vermeye başladık. Bir süre sonra baktık ki içeriye giren kimliğini uzatıyor. N’oluyor diyoruz, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı zannediyorlar. Sonradan öğrendik ki onları valilik yönlendiriyormuş. Vali yardımcısı geçen hafta bir toplantıda bize ‘VAKAD hiç çalışmadı deprem sonrası, biraz çalışsanıza sivil toplum örgütüsünüz’ dedi! Eleştirilmemek için eleştir, yöntem bu. Biz kurumların yapması gerekeni yaptık, hatta daha da ileri gittik. Biz çalıştıkça onlar hiçbir şey yapmamaya başladı. Sadaka kültürü son bulsun diye insanlara istihdam yaratmaya çalıştık. Ya da kadınlara veya öğrencilere maddi destek olmak isteyenlere aracı olmaya gayret ettik.”

Depremin ardından okullarda eğitime üç ay ara verildi. Yeniden başladığında çocukları bu sefer başka zorluklar bekliyordu. Servis ayarlanmaya çalışılıyordu ama araçlar uzak okullara gitmek istemiyordu. Sadece meslek lisesi, Anadolu ve fen liselerine servis koyuluyor, ‘düz’ lise öğrencileri bu haktan yararlanamıyordu. Aylin’e göre bunun sebebi, o çocuklardan zaten bir şey beklenmemesi. Deprem sadece yaşam alanlarını yıkmakla kalmamış, eşitsizlikleri daha da belirgin hale getirmiş. Evsiz, yoksul ve yoksun kalanların yaşamı her türlü işgale hazır hale geliyor. Televizyon kanalları için haber anonsu yapan muhabirlerin çadırların içlerine kadar girip her ayrıntıyı izin almaksızın görüntülemesi buna bir örnek.

Depremden sonra Bilecik’e giden Evrim Gül bu ölçüsüz haberciliği, o gazetecilerin bilinçaltına girerek şöyle yorumluyor: “Şöyle düşünüyorlar: Bu insanlar cahil ve yoksullar. Biz bu haklarını işgal etsek bile, onları taciz etsek bile bunun farkında olmayacaklar. Çünkü bizden maddi bir beklentileri var, çok zor durumdalar. İhtiyaçları var ve bunu anlamayacaklar. Onlar olmasa da güvenlikte değildik zaten. Kapısı olmayan bir eve giren çıkan oluyor tabii.”

Mağduriyet sadece depremden değil
Konutlardan ise yalnızca ev sahipleri yararlanıyor, kiracılara konuta geçme hakkı tanınmıyor. Kadınların miras hakkı konusunda da erkeklerle eşit olamadıkları bir kültürde mülkün sağlayacağı güvence kadınların belki de biricik garantisi. Özellikle de felaket zamanlarında.

Depremden sonra çocuklarıyla birlikte Ankara’ya gelen Meliha Okumuş’un başına gelenler de Richter ölçeğiyle ölçülemeyecek kadar derin sarsıntılar.

Meliha vaktiyle kendi çabasıyla bir arsa satın almış. Kız çocuklar mirasçı sayılmadığı için arsanın tapusu eşinin erkek kardeşinin üzerineymiş. Meliha’nın on beş yıllık birikimiyle yapılan ev üzerinde, sırf bu yüzden söz hakkı yok.

“Devlet imar planı vermiyor, proje vermiyor, şunu yapmıyor bunu yapmıyor… Bu çok büyük haksızlık. Bunlar devletin düzenlemesi gereken şeyler değil mi? Altı katlı bina yapıyorsun ama o binanın ruhsatı yok, kimin adına belli değil. Bu çok büyük bir haksızlık. Şu anda benim tek gelirim o ev, çocuklarımın tek sığınabileceği yer o ve ben ondan bile yoksunum, o bile elimden alınmış durumda.”

Meliha hak talep edemiyor, çünkü resmi olarak evli değil. Arsa üzerindeki hak eşine bile teslim edilse o bundan yararlanamayacak. Arsa bir yana, sahip olduğu üç çocuğu da kendi üstüne değil. Sağlık güvencesi de yok.

“Kızım var on beş yaşında. 23 Nisan tatilinde yanıma geldi, ben ona yeni bir cep telefonu hattı aldım, soyadımız tutmadığı için o kızın tarifesini değiştirmediler. Ağlayarak çıktı, çok büyük haksızlık.”

Meliha’nın kızıyla aynı yaşlardaki Hediye Ölmez de “Unutmadık” panelinin konuşmacılarındandı. Deprem sonrası travmayı atlatmaya ve hayata tutunmaya çalışan Hediye’nin tek hayali gazeteci olmak.