Mavioğlu: Evet, kırmızı kar yağıyor!

Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, JİTEM arşivinin iki yıl önce emekli albay Arif Doğan’dan ele geçirildiği hatırlatarak, “Medya ve savcılar yeni duymuş numarası yapıyorlar” dedi.

01.10.2010 - 12:57

NTV’deki Yazı İşleri programına katılan Radikal Gazetesi'nin uzman muhabiri Ertuğrul Mavioğlu, Hanefi Avcı’nın gözaltına alınması, yeniden açılan Özal ve Eşref Bitlis dosyalarıyla emekli Albay Arif Doğan’ın JİTEM ifadelerini değerlendirdi.

Ertuğrul Mavioğlu’nun söylediklerinden satır başları şöyle:

“Ben komünistim ama onun öncesinde vicdanlı bir insanım. Zaten son dönemlerde herkesin dini sorgulanıyor, siyasi görüşü sorgulanıyor, etnik kimliği sorgulanıyor. Gözlerden kaçmış olabilir, Vatan'dan Mutlu Tönbekici geçtiğimiz günlerde bir yazı yazdı ve 'Benim ne dinim var ne de vatanım. Benim dinim de vatanım da vicdanımdır' dedi. Bu cümle kaybedilmiş olan insanlığı belki kazandırmak için  çağrı olabilir.

Hanefi Avcı'nın devrimci olması veya sosyalist bir örgütle anılıyor olması çok enteresan tepkilere neden olabiliyor. Dün bir arkadaşım telefon açtı ve 'Eyvah, şimdi biz de Türk İntikam Tugayı'ndan gözaltına alınabiliriz' diye konuştu, algılar bu kadar tersine çevrilmiş vaziyette.

Hanefi Avcı'nın kitap yazdığı ilk günlerdeki sözlerini önemsiyorum: 'Başıma bir şey gelecek ve ben bunu biliyorum.' Muhtemelen Hanefi Avcı, başına böylesine şeylerin gelebileceğini tahmin bile edemezdi. Üstelik bunun bu kadar taraftar bulmasını da kimse tahmin edemezdi. Olaylar Türkiye'deki algı bozukluğuna işaret ediyor. Her olay geliştiğinde oturup elindeki bilgilerle hareket etmek yerine hemen akşam oturup bir senaryo yazıp hemen bunu nasıl kusayım diye ortalıkta dolaşan insanlara şaşırıyorum.

Mesela ben 'Hanefi Avcı niye Ruşen Çakır'ı aramış' sözünden acı duydum, açık söyleyeyim. Hakikaten çok aptalca bir şey, bir gazeteci ile haber kaynağı arasında bir ilişki vardır. Bu ilişkinin sınırını tartışmak yerine 'Bu niye bunu aradı?' diye sormak aptalcadır. Haber kaynağımın başına bir şey gelse ve o kişi beni arasa, haberi ilk duyan ben olduğum için mutluluk duyarım. Bir haber kaynağı başka bir gazeteciyi arıyorsa da onu kıskanırım, niye ilk ben duymadım diye. 'Ruşen Çakır Hanefi Avcı ile bilmem nerede bir kebapçı dükkanı açmış' denilse, derim ya bu ne saçmalık, böyle bir mekan açılmışsa tamam bunların arasında garip bir ilişki var. Veya Hanefi Avcı Ruşen Çakır'a bilmem ne pasaportu sağlamış olsa, yine garip bir ilişki vardır. Ancak böyle bir şey yok.

8 ÇUVAL DOLUSU BELGE GİZLENDİ
Açılan eski defterlerde, Turgut Özal, Eşref Bitlis ve JİTEM dosyalarındaki esas problem şurada: Arif Doğan'ın anlattıklarının bilmem kaç katı- madem savcılar görmedi ben ihbar ediyorum- 2. Ergenekon iddianamesinin ek belgelerinde mevcut. Arif Doğan yakalandığında evinden çıkan 8 çuval dolusu belgenin JİTEM arşivi olduğunu biz anladık, nereden mi? Belgelerin içeriği gizliydi ancak  üst başlıkları bir dizi pusulası şeklinde yer alıyordu. Bunların içeriğinde ne vardı? Üst başlıklardan çıkarttığımız sonuçlar şöyle: PKK'lı kıyafeti giyerek köyleri basıp birkaç kişiyi öldürüp propaganda yapmak, Hizbullah'la ilişki kurmak ve hatırlanacağı gibi Batman'da ve bölgedeki birçok ilde görülen enseye tek kurşunla öldürmek, bir takım yerlerde PKK süsü verilmiş eylemler yapmak... Birçok üst başlık vardı ve belgelerin içeriğini biz öğrenemedik, çünkü hepsi sansürlenmişti.

MEDYA DA SAVCILAR DA NUMARA YAPIYOR
Şimdi, yaklaşık 2 yıl önce belgelerin ortaya çıkmasından bu yana diyorum ki 'Bu belgelerin içeriğine bakılarak JİTEM'in, Türkiye'nin karanlık geçmişinin, faili meçhul cinayetlerin, asit kuyularının aydınlatılması mümkün. Bunun üzerine gidilerek savcılar belki hakikat komisyonlarının oynayacağı rolde ilk adımı atabilirlerdi. Ancak bu olmadı.' JİTEM belgelerinin üstü kapatıldı ve kulaklarının üzerine yattılar. Bu tartışma Arif Doğan'ın çıkıp konuşmasıyla ve savcıların harekete geçmesiyle yeniden başladı. Şu anda medya da savcılar da sanki JİTEM'i, faili meçhulleri yeni duymuş numarası yapıyorlar. Hayır, biz bunları yeni duymadık, böyle bir şey yok, yıllardır biliyoruz. Arif Doğan yakalandığında bunun belgeleri ortaya çıktı, bu belgeler gizlendi, belgelerle ilgili soruşturma açılmadı. Şimdi Arif Doğan bir takım açıklamalar yaptı, '10 bin kişilik ordu kurdum, 7 bin kalaşnikof dağıttım, elimde katiller var' şeklinde, sanki bunlar böyle değilmiş gibi, ilk defa duyuyormuş gibi, hayret ederek bakıyoruz. Ben şöyle cümleler de kurabilirdim, 'Çok heyecan verici şeyler bunlar, üstüne mi gideceklermiş.' Gerçek şu, bunların her biri bilfiil devletin işlediği cinayetlerdir, devletin bekası iddiasıyla. Bunun üzerine gittiğiniz takdirde, kirli savaşın kurallarını bozarsınız. Ben bekliyorum, kurallar elbette bozulsun, o dönemin cinayet işleyenleri yargı önüne çıkarılsın. Sadece Cem Ersever değil Murat Aslan cinayetinin ne olduğunu da araştıralım. Abdülkadir Aygan'ın itiraflarında ortaya koyduğu cinayetlerin hepsinin tanıdık şeyler var.

'Devlet kendi içerisinde bu kadar büyük bir içhesaplaşmayı yapamaz, çünkü yaparsa yarın öbür gün başka anlar geldiğinde kullanacak görevli bulamaz', bu Mesut Yılmaz'ın ünlü sözüdür. Şöyle bir iddiam yok, bu hesaplaşma yapılamaz gibi... Geçen ulaştırmanın şoförü ikaz etti beni, ben 'Kırmızı kar yağarsa olur...' şeklinde cümle kurdum, o da 'Evet, dünyanın bir yerinde yağıyor, Urallar'da...' Bu dünyada kırmızı karlar bile yağıyor ama ellerinde belgeler olmasına rağmen sadece bizi tatmin etmek için bu adımları atıyormuş gibi yapıyorlar.

ARİF DOĞAN'IN CÜMLESİ ÇİFT ANLAMLI
Hatırlarsanız, Eşref Bitlis suikastiyle ilgili -kaderin cilvesi şu an Doğu Perinçek cezaevinde yatıyor- iddiaları ilk ortaya atan çevre Perinçek ve Aydınlık ekibidir. Muhtemelen bu iddiaları bir takım duyumlara dayanarak da yaptılar, çünkü Cem Ersever'le bir takım bağlantıları da vardı, röportaj falan da yapmışlardı. İddiaların yoğunlaşması üzerine Genelkurmay bu konuyu araştırdıklarını, motorda bir buzlanma meydana geldiğini ve hiçbir şekilde bir suikast falan olamayacağını açıkladı. Açıklamadan sonra herkesin sesi kesildi. Arif Doğan'ın o gizli ses kaydında şu enteresan cümlesi var: 'Cem Ersever yaptı diyorlar, Eşref'i şöyle böyle yapmış, hayır, Cem Ersever'in arkasına ben destek vermesem adam mı öldürebilir. Söyleme ya, bırak şunu ya... Ahmet Cem Ersevermiş, bırak şunları ya, bunlar çakal ya' Açıkçası, bu cümleden tam olarak Eşref Bitlis'i ben öldürttüm anlamı çıkıyor mu? Buradan ben emir verdim de yaptı sonucunu da çıkartabilirsiniz, 'bunlar çakalın teki, nereden çıkartıyorsunuz bu cinayeti işleyeceklerini' anlamını da çıkartabilirsiniz.

ORTAK ÖZELLİKLERİ KÜRT SORUNUNA BAKIŞ
Ahmet Özal çok ciddi iddialar ortaya attı. Özal suikastı zaman zaman güçlü bir şekilde gündeme gelen bir olaydır. Sukiaste kurban giden kişilerin ortak özelliği dikkat edilirse, Kürt meseledir. Kürt meselesinde bir takım yanlışlıkların yapıldığını söylemeleridir. Eşref Bitlis'in görev yaptığı dönem kan banyosu yapılan dönemdir, sağ kalmak mucizeydi. O dönemde Eşref Bitlis bu politikaları benimsemediği yönünde bir takım girişimlerde bulundu. Özal için de aynı şeyler söz konusudur. Özal'ın Talabani üzerinden Öcalan'la haberleştiği söyleniyordu. Kartal Demirağ'ın arkasında kimin olduğunu hiç kimse hiçbir zaman çözemedi. Büyük olayların hepsini dikkate alın, hepsi karanlıktır. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi...

Bugün faili meçhul cinayet veya suikast riski var mı? Hakikaten bunu bilemeyiz, arka odalarda nasıl fısıldaşmaların olduğunu bilemeyiz. Bir olay olur, örneğin Hrant Dink'in öldürülmesi böyle bir olaydır, Türkiye'deki Ermeni sorunuyla ilgili tartışmalar birdenbire yön değiştirir. Bunu baştan kestiremezsiniz. Türkiye'de Kürt meselesinin çözümünü istemeyen çok ciddi ekipler var, bunu ben bir bütün olarak savaş ağalığı olarak adlandırıyorum."

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...