Magdelana Rufer, kısaca Magdi, bir aşk uğruna Avrupa kariyerini hiç edip ömrünün 60 yılını Türklere adamış bir piyanistti. İsviçre devleti namına Paris Ecole Normale de Musicque’te öğrenciyken, pansiyonda tanıştığı bir Türk’e gönül verdi. Tıpkı filmlerdeki gibi...

Paris’in üstünden Nazi orduları geçmişti, yanmış yıkılmış şehir henüz belini doğrultmaya çalışıyordu. Almanlar yeni defedilmişti. Fakirlik dizboyu ama Paris, tarihinde olmadığı kadar özgürdü artık. Işığa koşan kelebekler gibi dünyanın her tarafından öğrenciler, sanatçılar Paris’e gelmeye başlamıştı. Bunların arasında bir avuç Türk ressamı da vardı. Sığındıkları mütevazı pansiyonda memleketten gelen azığı bölüşerek yaşıyorlardı. Magdi de işte bu pansiyonda kalıyordu ve Türk öğrencilerle dostluk kurmuştu.

Büyük Savaşın ardından Hasan Âli Yücel – Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu’nun başlattığı “Türk Rönesans”ı artık sona ermişti: Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatıldı, Tercüme Bürosu tatil edildi, Ankara Üniversitesi’nde malûm tasfiye yapıldı, Sabahattin Ali öldürüldü. Başta Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu olmak üzere tüm Rönesans kadrosu devlet kapısından kovulmuştu.

Büyük mağlubiyetin ardında Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, Mina Urgan, Can Yücel dargın ve argın bir halde Paris’e sığındılar. Selim Turhan, Avni Arbaş zaten oradaydılar. Magdi bunların arasından hayatını bir daha sonuna kadar kadar değiştirecek tercihini yaptı, kendine eş olarak Sabahattin Eyüboğlu’nu seçti.

Eyüboğlu iki yıl Dijon, bir yıl Lyon ve iki yıl Sorbonne üniversitelerinde eğitim görmüştü. Paris’e bu son gelişinde ise, hayatının arkadşını buldu. Magdi Türkiye’den neredeyse kovularak gelen bu yenik adamı aşkıyla yeniden ayağa kaldıran kadın oldu. 1951’de İstanbul’a geldiler. Geliş o geliş. Meğer Magdi’nin bahtında, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek partili devirden çok partili devre geçtiği yıllara tanıklık etmek varmış. O zaman iktidarda Demokrat Parti var, NATO’ya girdiğimiz yıllar. Anti-komünizm had safhada.

Sabahattin Eyüboğlu, çok küçük bir maaş karşılığı İTÜ’de sanat tarihi okutuyordu. O ‘devletli eski zamanlar’ bitmişti artık. Eski izzet itibar yoktu. Adalet Cimcoz’un, Eczacıbaşı ailesinin katkılarıyla yaşıyorlardı. Ve tabii Magdi’nin piyanosu sayesinde. Arada bir Türkiye’de ama daha çok yurt dışında konserler veriyordu. Geri kalan zamanda evinde piyano kursları vererek geçinebiliyorlardı.

Magdi ile Eyüboğlu resmen evlenemediler. Türk pasaportu taşıması halinde Magdi’nin piyanist olarak Avrupa’da bir şansı kalmıyordu. Zaten Sabahattin’in ailesi de bu Soğuk Denizler’den gelen geline pek ısınamamıştı. Magdi 1960’ta hayatının ilk askeri darbesiyle tanıştı. Kocasının üniversitedeki işine son verilmişti. Ardında 12 Mart 1971 cuntası geldi; bu defa başta Sabahattin olmak üzere Magdi, Azra Erhat, Mina Urgan, Tilda Kemal, Yaşar Kemal ve daha nicesini toplayıp içeri tıktılar. O sıralar İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom öldürülmüştü, biçare devlet çaresizliğini örtmek için panikle bir “umumi tevkifat” başlatmıştı, yani insan avı.

Magdi’nin aşkı o kadar derindi ki, onu hiçbir nobranlığımız küstüremedi. Kötü muamele gördü, yüzüne karşı kabaca laflar edildi, nihayet kıymeti bilinmedi. Ama o asla ülkesine dönmeyi aklından geçirmedi, 1973’te Eyüboğlu ansızın öldükten sonra bile. “Türk” İstanbul’a piyano aşkı aşılayan, birçok piyanist yetiştiren Magdi, eşinin ardından giderek yalnızlaşarak fakat kedileri arasında uzun yaşadı. 2007’de ölünce sadık dostları onu Bomonti’deki Latin mezarlığına defnettiler.