Bavyera’da tomruk taşımacılığında kullanılan toprak yolda sarsılarak ilerliyoruz. Alman Arkeoloji Enstitüsü araştırmacılarından arkeolog Claus–Michael Hüssen’in gözleri sol taraftaki ağaçlarda. Gür ormanda tanıdık bir yer arıyor Hüssen. Ansızın minibüsü kenara yanaştırıp dışarı çıkıyor. Piposuna tütün doldururken 1:50.000 ölçekli bir yüzey araştırması haritasına bakmak için duraklıyor bir ara.

Başını yere eğmiş, piposu elinde yolun karşısına geçiyor ve şimdi de gür çalılıkların arasına dalıyor. Yoldan 50 metre içeride, bir metre kadar yüksekliği olan 16 metre uzunlukta bir tümseği son anda fark ediyor. Düz beyaz taşların saçıldığı bir yükselti bu. Orman içinde düz bir hat boyunca uzanıyor.

Yaklaşık 2 bin yıl kadar önce bu hat Roma İmparatorluğu’nu dünyanın geri kalanından ayırıyordu ve üzerinde yer alan gözetleme kulelerinden Romalı askerler dikkatli gözlerle çevreyi tarıyordu. Almanya’daki bu tümsek, boyu bir zamanlar 3 metreye ulaşan ve yüzlerce kilometre boyunca uzanan bir duvardan geriye kalan tek iz...

Roma’nınınırlarını duvarlar, nehirler, çöllerdeki kaleler ve dağlardaki gözetleme kulelerinden oluşan muhteşem bir ağ belirliyordu. En şaşaalı günlerine İS 2. yüzyılda ulaşan imparatorluğun gönderdiği askerler İrlanda Denizi’nden Karadeniz’e ve hatta Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir sınırı koruyordu.

Sınırın belki de en tanınmış bölümü olan İngiltere’deki Hadrianus Duvarı, 1987’de UNESCO Dünya Mirası listesine girdi. Ve UNESCO, 2005 yılında, 550 kilometrelik Almanya sınırını da içeren ortak bir SİT Alanı oluşturdu. Korumacılık alanında çalışan uzmanlar, duvarın 16 ülkede daha SİT alanı olarak belirlenmesini umuyor. Bu uluslararası girişim, zor bir sorunun yanıtlanmasında da işe yarayabilir: Romalılar bu duvarları ne amaçla yapmışlardı? Barbarlarla kuşatılmış bir yönetimi korumak için mi, yoksa imparatorluğun fiziksel sınırlarını belirlemek için mi?

Bu sadece akademik bir soru değil. Sınırların belirlenmesi ve korunması, modern dünyada da görülen bir saplantı. Politikacıların ABD ile Meksika arasında duvar örme konusunu tartıştığı, Kuzey ve Güney Kore arasındaki mayınlı arazinin her bir yanındaki askeri birliklerin birbirleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar düşünüldüğünde, Roma imparatorlarının karşı karşıya kaldığı gerçekliklerin günümüzde de var olduğu açık. Belki de Romalıların sınırlarına neden bu kadar tutkun olduklarının (ve bu tutkunun imparatorluğun yıkılmasında oynadığı rolün) anlaşılması, kendimizi de daha iyi anlamamız konusunda bize yardımcı olabilir.

İÖ 500 civarından itibaren Roma altı yüzyıl boyunca durmaksızın genişledi ve sorunlu bir bölgede kurulmuş küçük bir İtalyan kent–devletinden Avrupa tarihinin en büyük imparatorluğuna dönüştü.

İmparator Traianus 117 yılında yaşamını yitirdiğinde toprakları Basra Körfezi’nden İskoçya’ya kadar uzanıyordu. İmparatorluğunu Publius Aelius Hadrianus adındaki evlatlık oğluna bıraktı.

Yeni imparatorun izlediği politika, açık alanlarda atak yapmaya ve savaşmaya alışmış bir orduya ters düşüyordu. Daha da kötüsü Roma’nın kendine biçtiği imajı temelden sarsıyordu. Nasıl olurdu da kaderinde dünyayı yönetmek olan bir imparator bazı yerlerin ulaşılmaz olduğunu kabul edebilirdi!

Hadrianus, Roma’nın doymak bilmez iştahının fazla kazanç getirmediğinin farkına varmış olmalıydı. Galya’daki veya kendi memleketi Hispania Baetica’daki gibi değerli eyaletler, kentler ve çiftliklerle doluydu. Ancak bazı savaşlar gerçekten de uğraşmaya değmiyordu. “Romalılar, karada ve denizde en önemli yerleri ellerine geçirerek, yoksullukla boğuşan ve kazanç getirmeyen barbar kabileleri üzerindeki egemenliklerini sürekli artırmak yerine, imparatorluğu sağduyu yoluyla kalıcı kılmayı amaçladılar,” diye gözlemde bulunuyordu Yunan yazar Appianos...

Yüz yıldan bu yana sürdürülen araştırmalar arkeologlara Hadrianus Duvarı’nı anlama konusunda benzersiz bir olanak sundu. Büyük olasılıkla İS 122 yılında Britanya’yı ziyaret ettiği sırada bizzat Hadrianus tarafından tasarlanan duvar, imparatorluğun sınırlarını belirleme konusundaki çabasının en mükemmel göstergesiydi.

Taş duvar, bazı yerlerde göz korkutucu bir şekilde 4,5 metre yüksekliğe ve 3 metre genişliğe kadar ulaşıyordu. Duvar boyunca uzanan 3 metrelik hendeğin izleri bugün hâlâ fark ediliyor. Askerlerin tehditlere karşılık vermesini kolaylaştıran özel bir yol vardı. Eşit aralıklarla açılmış kapılar, 500 metrede bir yerleştirilmiş gözetleme kuleleriyle korunuyordu.

Duvarın ötesinde ise birkaç kilometre boyunca, birbirinden yarım günlük yürüyüş mesafesinde yerleştirilmiş kaleler yer alıyordu. Bu kalelerin her biri, herhangi bir saldırıya anında karşılık verme kapasitesindeydi ve 500 ila 1000 arasında adam barındırıyordu. 1973 yılında, bir zamanlar tipik bir ileri uç kalesi olan Vindolanda’da drenaj çukuru açan işçiler kalın bir kil katmanının altında bir tomar Romalı çöpü ortaya çıkardı. Nemli katmanda, 1900 yıllık yapı kerestesinden giysilere, tahta taraklardan deri ayakkabılara ve köpek pisliğine kadar oksijensiz ortamda korunmuş bir sürü şey vardı.

Hadrianus biyografisinin yazarı Anthony Birley’in yeğeni ve Vindolanda kazılarının başkanı olan Andrew Birley, “Bir şeyler olup bittiğini anlıyorsunuz. Muhteşem boyutlarda malzeme ısmarlanmış,” diyor. “Ama duvarın kendisinden hiç söz edilmiyor.”

Peki ama sürekli bir tehlike söz konusu değildiyse eğer, bu durumda bu duvarlar ne amaçla yapılmıştı? Britanyalı antikçağ uzmanlarının Hadrianus Duvarı’nda ilk bilimsel kazıları düzenlediği 1890’lardan bu yana tarihçi ve arkeologlar Roma duvarlarının barbar orduları ve düşman istilacıları uzakta tutmaya yarayan askeri siperler olduğunu varsaydılar.

Sınırları 1970’ler ve 80’lerde inceleyen arkeologlarsa, Avrupa’yı bölen Demir Perde’nin uzaklarda kalmış geçmiş konusundaki görüşlerini etkilediğini daha sonra fark ettiler. Bavyera Devlet Tarihi Eserleri Koruma Dairesi baş arkeoloğu C. Sebastian Sommer, “Almanya’da, aşılması olanaksızmış gibi görünen devasa bir sınır vardı,” diyor. “Burası ve orası, dost ve düşman anlayışı vardı.”

Ve günümüzde yeni kuşak arkeologlar yeniden inceleme yapıyorlar. Hadrianus Duvarı’nın kesintisiz uzanan dramatik çizgisi dikkat dağıtıcı bir öge, kuralı bozan 118 kilometre uzunlukta bir istisna olabilir. Romalılar, Avrupa’da Ren ve Tuna nehirlerinin oluşturduğu doğal sınırlardan yararlanmışlar, suyollarını güçlü bir nehir donanmasıyla korumuşlardı. Kuzey Afrika ve Suriye’nin doğu eyaletleri, Judaea (Yahudiye) ve Arabia Petraea’da (Arabistan) ise çöl doğal bir sınır oluşturuyordu...

İmparatorlar barışı sürdürmek için yüzyıllar boyunca gözdağı, caydırma ve açıkça rüşvet verme yollarını kullandılar. Roma, sınırlarının dışında kalan kabile ve krallıklarla sürekli pazarlıklar yaptı. Diplomasi yoluyla oluşturulan bağımlı krallar ve sadık reislerden oluşan tampon bölgenin amacı, sınırı daha uzaklardaki saldırgan kabilelerden tecrit etmekti. Ayrıcalıklı kabileler sınırı istedikleri zaman geçmekte serbestti, mallarını Roma pazarlarında satmaya getiren diğer kabilelere ise silahlı korumalar eşlik ediyordu.

Hadrianus sorun çıkaran halklara karşı da ataklar yaptı. İS 132’de bir Yahudi ayaklanmasını uzun süren acımasız bir seferle bastırdı. Romalı tarihçilerden biri savaşın yarım milyon Yahudi’nin ölmesine yol açtığını öne sürüyor ve “Açlık, hastalıklar ve yangınlarda yok olanların sayısına gelince, bunu tam olarak belirlemek imkânsız,” diyor. Kurtulanlar da ya köleleştirilmiş ya da sürgün edilmişlerdi. Ve ayaklanmanın tüm izlerini silmek amacıyla bölgenin Judaea olan adı Syria–Palaestina olarak değiştirilmişti.

HadrIanus Duvarı, Roma sınırının en güçlü olduğu dönemi gösterirken, Fırat Nehri kıyısındaki terk edilmiş hisar da sınırların çökmeye başladığı zamanı gerçekçi biçimde yansıtıyor. Dura–Europos, Roma ile en büyük rakibi Pers ülkesi arasındaki sınırda kurulmuş, surlarla çevrili bir kentti.

Günümüzde Suriye’nin Irak sınırından yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta bulunan Dura–Europos’a Şam’dan çölde yapılan sekiz saatlik otobüs yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Bu kent ilk olarak 1920’de Arap ayaklanmacılarla savaşan Britanya birliklerinin şans eseri bir Roma tapınağının resimli duvarını keşfetmesiyle gün ışığına çıktı.

*Andrew Curry’nin yazdığı ve Robert Clark’ın fotoğraflarıyla zenginleştirdiği “Roma’nın Sınırları” adlı makalenin tümünü, National Geographic Türkiye’nin bu ayki sayısında okuyabilirsiniz.