“Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” araştırması, “mahalle” baskısının “mahalle”yle sınırlı kalmadığını iktidar ve cemaatlerin baskısıyla tüm kesimleri etkilediğini ortaya koydu. 12 ilde 401 kişi ile yapılan uzun görüşmeler sonucu elde edilen bulgulara göre, muhafazakarların farklı yaşam biçimlerine karşı ciddi bir baskısı var. Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü’nün desteklediği kapsamlı araştırma, Prof. Binnaz Toprak, İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener tarafından yapıldı. Araştırmada yer alan örnekler baskının okullarda, evlerde, iş yerlerinde, hastanelerde, kısacası her yerde varolduğunu gösteriyor.

LAİK KİMLİĞİ OLANLARI YALNIZLAŞTIRILMA
Dindarlık ve muhafazakârlık arasındaki ilişkiyi araştırmak için yola çıkalan araştırma 12 kentte yüz yüze yapılan derinlemesine mülakat yöntemiyle yürütüldü. Araştırmanın saha çalışması Aralık 2007-Temmuz 2008 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Yüzyüze görüşmeler Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Sivas, Batman, Trabzon, Denizli, Aydın, Eskişehir, Adapazarı (Sakarya) ve Balıkesir’de yapıldı. Ayrıca, karşılaştırma amacıyla, Anadolu’dan büyük kente göç etmiş kişilerin çoğunlukta olduğu İstanbul’un Sultanbeyli ve Bağcılar semtlerine de gidildi.

Görüşmelerden elde edilen bulgular araştırmacılar tarafından şöyle özetlendi:

183 sayfalık araştırmanın raporunda “Dindarlık ve muhafazakârlık arasındaki yakın ilişkiyi daha derinlemesine irdelemek” amacıyla başlatılan çalışmanın başlangıçta saptanan amacı aştığı belirtiliyor. Araştırmacılar bu durumu, “Saha araştırması sırasında konunun başta saptadığımız amacı aştığını, sadece toplumdan kaynaklanan baskıyla sınırlı tutulamayacağını gördük. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının kadrolaşması ve dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesi sonucunda laik kimliği olan kişilerin yalnızlaştırma/ötekileştirme ya da iktidar kaynaklı baskıya da maruz kaldıkları gittiğimiz her ilde bize aktarılanlar arasındaydı” sözleriyle açıklıyor.

ARAŞTIRMANIN AMACI NEYDİ?
Araştırmamızın amacı, daha önce yapılmış bu çalışmalarda belirlenen dindarlık ve muhafazakârlık arasındaki yakın ilişkiyi daha derinlemesine irdelemek, Anadolu kentlerinde farklı kimlik ya da yaşam tercihleri olan kişilerin din ve muhafazakârlıktan kaynaklanan baskı ve ötekileştirme ile karşı karşıya kalıp kalmadıklarını saptamaya çalışmaktı.
Başlangıç noktamız, Şerif Mardin’in gündeme getirdiği “mahalle baskısı” tartışmasını somutlaştırmak, varsa, bu tür baskıların nasıl şekillendiğini ve kime karşı yöneltildiğini anlayabilmekti. Özellikle, Şerif Mardin’in gazetelerde yayınlanan söyleşilerinde bahsettiği dini muhafazakârlıktan kaynaklanan baskı olup olmadığını, “mahalle baskısı” kavramsallaştırmasının kişilerin daha özgür davranabildiği büyük kentlere kıyasla Anadolu kentlerindeki gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini araştırmayı planlamıştık.



“HİKAYELER HER YERDE TEKRARLIYORDU”
Değişik sosyo-ekonomik göstergelere sahip, Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinden seçilmiş olan bu illerin ve gene değişik sosyal statüsü ve kimliği olan bu kişilerin bize anlattıklarını birbiriyle karşılaştırma olanağımız vardı. Bu karşılaştırmayı yaptığımızda, gittiğimiz hemen her kentte anlatılanların çoğunun aynı konulara ilişkin olduğunu gördük. Diğer bir deyişle, hikayeler her yerde tekrarlıyordu.

MEMLEKETLERİ KÖTÜ GÖZÜKMESİN DİYE
Mülakatları bir araştırma kuruluşu kanalıyla değil bizzat kendimiz gerçekleştirdiğimizden bize anlatılan somut hikayelerin doğruluğundan kuşkulanmamızı gerektirecek bir kişilik ya da durumla nadiren karşılaştık. Doğruluğundan kuşku duyduğumuz hikayeleri raporumuza almadık.
Algıladığımız kadarıyla konuştuğumuz sıradan kişiler, birkaç istisna hariç, kendi yaşadıklarını büyük bir samimiyetle anlatıyor, ancak aynı zamanda bize ilettikleri tüm şikayetlere karşın “memleketlerinin” biz yabancıların gözünde “kötü gözükmesinden” çekiniyorlardı.
Hatta, çoğu kez, yaşadıkları kentin “o kadar da kötü” olmadığını üstünü vurgulayarak belirtiyorlardı. Kaygı duyuyorlar, kamusal alanda ya da işyerlerinde ayrımcılık ve baskıya uğradıklarını anlatıyorlar, gene de bu tür baskıların sadece yaşadıkları kente ait olmadığını, kentin Türkiye’deki tüm kentler gibi aynı sorunlarla baş başa kalmış olduğunu belirtiyorlardı.

YAŞAM TERCİHLERİNDEN KAYNAKLANAN BASKI
Görüşme yaptığımız birçok ilde, dinlediklerimiz arasında bizi en çok düşündüren konular üniversiteli gençlerinin anlattıklarına ilişkindi. Üniversiteler, tanımları gereği, bulundukları kentin dışından da öğrenci alan ve her türlü aykırı düşüncenin, kimliğin ve yaşam tarzının var olabilmesine imkan tanıyan yapılardır. Oysa, gittiğimiz Anadolu kentlerinde uzun saçlı ya da küpeli erkek öğrencilerden “Atatürkçü” ya da “solcu” gençlere, Kürt kökenlilerden Alevi öğrencilere kadar farklı kimliktekilere karşı uygulanan baskı ve sindirme gerçekten kaygı vericiydi.
Gittiğimiz kentlerin neredeyse tümünde erkek öğrencilerden dinlediğimiz en belirgin şikayetlerden biri top sakal, uzun saç ve küpeye gösterilen tepkilerdi. Sokakta, otobüste, kampüste laf atılıyor; ‘Top musun, tüfek misin?”, ya da yukarıdaki alıntıda yer alan “ulan annene benzeyeceğine babana benze” türü hakaretlere maruz kalıyorlardı. Kayseri’de bir türkü evinde görüştüğümüz uzun saçlı bir genç, otobüslerde ” kız mısın, erkek misin” sorusuyla sık sık karşılaştığını, o nedenle bere takıp saçlarını gizlediğini söylüyordu.

Ve araştırmacıların ifadeleriyle örnekler:

BAŞI AÇIK OLANA EV YOK
Trabzon’da bir kız öğrenci, bir arkadaşına ev bulmak için telefon ettiği kişinin ilk sorusunun ev arayanın “kız mı erkek mi” olduğunu, kız olduğunu öğrenince “başınız açıksa hiç gelmeyin” dediğini söylüyordu. Bir diğer kız öğrenci, ev sahibi ile yaşadıkları sorunlar nedeniyle arkadaşlarıyla birlikte kaldıkları evden ayrılmaya karar verdiklerini, taşınma sırasında karşılaştıkları ve kendilerini dehşete düşüren bir durumu anlatıyordu.



“EVE KIZ GETİRECEKSEN ÖNCE BEN GÖRECEĞİM”
Trabzon’da bir üniversite öğrencisi ev sahibinin “eve kız getirdiği” takdirde kendisini evden çıkartmakla tehdit ettiğini söylüyordu. Hatta özel yaşamına ciddi müdahale sayılacak tuhaf tekliflerde bulunmuş “ille gelmesi gerekirse, önce benim zilime basacak, ben göreceğim, öyle size çıkacak, annen gelirse benim hanımla kalır, ben aşağı inerim, akraban bir hanım gelirse o da bizim evde kalır” bile demişti.

“YIRTILMASINI İSTEMİYORSAN OKUMAYACAKSIN”
Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nde kendilerini “solcu” olarak tanımlayan öğrenciler, yurtta her yaptıklarının izlendiğini, dinledikleri müzik, okudukları gazete ve kitaplarla hedef olduklarını anlatıyorlardı. Örneğin Cumhuriyet gazetesi okuyan bir öğrenci, gazetesini başkalarının okuyabilmesi için masa üstüne bırakmış, döndüğünde parçalanmış olduğunu görmüştü. Çevresindekilere kimin yırttığını sorduğunda, “yırtılmasını istemiyorsan bu gazeteyi okumayacaksın, ya da kimseye göstermeden dolabında saklayacaksın” cevabını almıştı. Diyarbakırlı bir öğrenci, popüler kültür dergilerinden birini okuduğu için uyarılmıştı. Günlük gazetelerden bazılarını yurda getirenlerin kavga etmeyi göze almaları gerektiğini düşünüyorlardı.

RAMAZAN’DA HASTANE KANTİNİ BASILDI
Ramazan’da Devlet Hastanesi kantininin basıldığı, yemek yiyen hasta yakınlarına müdahale edildiği, tüm Erzurumluların bu olayı bildikleri belirtildi. Geçen yıl öğle yemeği çıkaran bir lokantanın taşlandığını Erzurum’da konuştuğumuz herkes anlattı. Hatta, camları gazete ile kaplı ve kapanmış olan lokantayı bize de gösterdiler.

ALEVİLER İSİM DEĞİŞTİRİYOR
Aleviler arasında kimlik gizleme, araştırma sürecince bizim de sık duyduğumuz konular arasındaydı. Malatya’da Pir Sultan Abdal Derneği üyesi bir kişi, ” birçok Alevi sana kimliğini söylemez, sorsan ne Aleviyim ne Sünniyim der, böylesine bir sindirilmişlik var” diyordu.
Alevilerin köylerden kente geldiklerinde “komşularından çekindikleri için çocuklarının adını değiştirip Hasan, Hüseyin, Ali yerine Orkun gibi isimler vermeye başladıklarından” söz ediyordu. Oysa görüştüğümüz bir Alevi, isminin Ebubekir olmasına rağmen hayatı boyunca ayrımcılıktan kurtulamadığından yakınıyordu.

Alevi isimler konusunu Erzurum’da görüştüğümüz Alevi bir hanım da gündeme getiriyor, “sırf isimleri ‘Haydar’ olduğu için bugün ticarette sıkıntı çekenler bile var” diyordu. Nitekim, Erzurum’da görüştüğümüz kişilerden tesadüfen ismi ‘Haydar’ olan bir esnaf, “Alevilere has bir isim taşıdığı” ve bu nedenle hayatı boyunca sıkıntı çektiğini belirtip, “Sünni kesim bizden alışveriş yapmaz” diye ekliyordu.

PANTOLON GİYİP SOKAĞA ÇIKMAK ZOR
Erzurum’da görüştüğümüz bir başka hanım, on beş yaşında etrafındaki herkes kapalı olduğu için kapanmıştı. Ancak, kapanma nedeni sadece bu değildi. Farklı giyinmek, örneğin, pantolon giyip sokağa çıkmak “bayağı zor” oluyor, erkekler tarafından rahatsız ediliyordu. O nedenle örtünmeyi tercih etmişti.

“SEN GAVURSUN, YANACAKSIN”
Erzurumlu bir genç kız, merkezde doğup büyümüştü. Annesinin, liseli yıllarında çektirdiği fotoğraflarda kısa etekli olduğunu görmüştü. Oysa şimdi kendisi kısa etek giyemiyordu. Tatilde çekilen bikinili fotoğraflarını arkadaşlarına göstermiş, “sen gavursun, yanacaksın” türü tepkiler almıştı.



NASIL OLSA BAŞINIZ AÇIK...
Trabzon’da başı kapalı hanım yolda dolmuşu durdurmuş, sadece şöförün yanında yer olduğunu görünce arka koltukta oturan Bursalı öğretmenle yer değiştirmek istemiş, “sizin nasıl olsa başınız açık, ben arkada oturayım” demişti. Bursalı hanım doğal olarak alınmış, “Vay, sen benden daha mı namuslusun!” diyerek başı kapalı hanıma tepki göstermişti.

BAŞI AÇIKLAR YÜZÜNDEN KURAKLIK YAŞANIYOR
Denizli’de bir öğretmen, bir arkadaşının evine gelen komşu hanımların başı açık kadınlardan dolayı kuraklık yaşandığını, onlar yüzünden kıyamet kopacağını söylediklerini anlatıyordu.

DOKTORLAR DA BİR ARAYA GELMEKTEN ÇEKİNİYOR
Konya’da görüştüğümüz bir doktor, poliklinik katında doktorların çay-kahve içtikleri bir oda olduğunu, geçmişte bu odada kadın ve erkek doktorların birlikte sohbet ettiklerini, ancak geçen birkaç yıl içinde kadın doktorların “s��zsüz bir anlaşmayla” artık gelmediklerini anlatıyordu. Kadın meslektaşları hastalarıyla ilgili bir konuyu danışmak üzere odasına geldiğinde bile içeri girmiyor, kendisini dışarıya çağırıyorlardı.

APARTMANA SESSİZCE GİRMESİ GEREKİYOR
Malatya’da görüştüğümüz yerel medya mensubu genç ve bekar bir kadın, “son derece açık görüşlü olmalarına rağmen” ailesiyle yaşamak “zorundaydı”. İşten geç geliyordu. Apartmana sessizce girmesi gerekiyordu. Babası her akşam, komşularının tepkisini bertaraf etmek için balkonda bekliyordu.

DOLMUŞLARDA KADIN-ERKEK AYRIMI
Trabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi bir genç kız, dolmuşlarda erkeklerle kadınların yan yana oturmamaları için düzenleme yapıldığından şikayetçiydi. Hatta bazen tesadüfen bir erkeğin yanına oturduğunda, yanındakinin kendisinden uzaklaşmaya çalıştığını söylüyordu.

KORKTUKLARI İÇİN MİSYONER CİNAYETLERİNİ KINAYAMADILAR
Görüştüğümüz bir Alevi işadamı, “misyonerlerin öldürülmesine ses çıkarıldı çıkarılmasına da, ‘adamların burada ne işi vardı, burada bu faaliyetler yapılır mı?’ gibi laflar da edildi” diyordu. Malatya CHP İl Başkanlığı’nda bir yetkili, tepkiden korktukları için misyoner cinayetlerini kınayamadıklarını söylüyordu.

DEVLET MEMURLARI VE KADROLAŞMA
Trabzon’da bir avukat, eskiden beri bürokraside görev yapanların “tamamiyle” değiştiğini düşünüyor, “insanlar aynı insanlar ama söylemleri, selam verme biçimleri, davranış biçimleri değişti” diyordu.

Ona göre minibüste de, devlet dairelerinde de insanlar dini bir kimliğe bürünmüş gözüküyorlardı. Özellikle kamu çalışanlarının bu tür davranış sergilemekte kendilerini “zorunlu” hissettiklerini söylüyor, “değişen kesimin yürüyüşünden bıyıklarına kadar kalıptan çıkmış gibi aynı biçimde olduğunu görüyorsunuz” diyor.

DEVLET GÖREVLİLERİ İÇKİLİ LOKANTALARA GİDEMİYOR
Bir işadamı, Malatya Müteahhitler Derneği’nde içki verilip verilmediğini sorduğumuzda, “öyle bir şey yapmamız halinde bir dahaki etkinliğimize ne gelen olur, ne giden, yöneticilerden kimse gelmez” diyordu. Kentte içkili lokantaların olduğunu, ancak devlet görevlilerinin bu lokantalara gitmelerinin artık “kesinlikle bittiğini” belirtiyor, “lokantada içki verildiğini görseler teker teker bırakır giderler” diyor.



LABORATUVARLAR MESCİDE ÇEVRİLDİ
Balıkesir’de bir öğretim üyesi kimi fakültelerde laboratuvarların ya da yönetim odalarının mescide çevrilmesine, ders saatlerinin “kendileri de cuma namazına giden” bölüm başkanlarınca değiştirilmesine genç meslektaşlarının sessiz kalmasından yakınıyordu. Kıdemli olduğu için kendisi bu konuları yönetim katında eleştirebiliyordu, ancak genç öğretim üyelerinin kariyer korkusundan eleştiriden kaçındığını belirtiyordu.

YOKSA ALEVİ MİSİN?
Konya’daki bir imam hatip lisesinde görev yapan bir öğretmen, okuldaki meslektaşlarının cuma namazına gitmemeyi neredeyse dinin dışına düşmekle eşdeğer tuttuklarını söylüyordu. Uzun süre kendisini birlikte cumaya gitmek üzere davet etmişler, ancak her seferinde reddetmişti. Bunun üzerine ikna olması için öğrencileri “üstüne saldıklarını” düşünüyordu.
Öğrenciler geliyor, “hadi hocam camiye gideceğiz” diyerek ısrar ediyorlardı. Bir süre sonra öğrencilere sert tepki vermişti. Sonunda meslektaşları bir gün “ya hocam,” demişlerdi, “sen niye böyle çok ısrarcısın, bir sefer olsun bizimle cuma kılmıyorsun, ne var yani bunda, tamam böyle düşünüyor olsan bile insan bir kere taviz verir, bu kadar insan geliyor da sen niye gelmiyorsun, yoksa Alevi misin?” “Evet,” demişti, “Aleviyim.”

ALEVİLER BİLE CUMA NAMAZINA GİTMEK İÇİN BASKI GÖRÜYOR
Gittiğimiz kentlerin çoğunda cuma günleri büyük market ya da alışveriş merkezlerinin dışında dükkanların da kapalı olduğu, esnaf arasında namaza gitsinler ya da gitmesinler kepenk kapatmanın bir zorunluluğa dönüştüğü de bize anlatılanlar araasındaydı. Hatta, Aleviler bölümünde bahsettiğimiz gibi, pek çok kentte Aleviler bile cuma namazına gitmek için baskı görüyor, bazıları müşteri kaybetme korkusundan kendiliğinden namaza giderken, bazıları da ustabaşlarının ya da çalışma arkadaşlarının ısrarıyla gitmek zorunda kalıyorlardı.

ECZACILAR CUMA NAMAZINA GİTMESELER DE...
Konya’da görüştüğümüz bir doktor, eczacıların cuma namazına gitse de gitmese de “ortadan yok olduklarını”, ancak eczanenin bir kalfa gözetiminde açık kaldığını, oysa son zamanlarda buna dahi cesaret edilemeyip kepenklerin indirildiğini söylüyordu.

BÜROKRATLARIN CUMA NAMAZI
Örneğin, cuma namazı sırasında “Sanayi”de hiçbir dükkanın açık olmadığını, ancak nedeninin “yanındakinin baskısından” olduğunu, Sivas’ın tüm bürokrasisinin Yenişehir Camii’ne gittiğini, araçlar yolları tıkadığından “korkunç” bir trafik kilitlenmesi yaşandığını söylüyordu.

JALUZİLERİNİ İNDİRTİP, SORANLARA “NAMAZDA” DEDİRTİYOR
Sivas’ta CHP merkezi’nde görüştüğümüz bir yerel siyasetçi, “işin enteresan tarafı, kepenk kapatıp gidenler içinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verenler de var,
geçmişte CHP’de fiilen çalışmış bir arkadaşımız bir de bakıyorsunuz cuma öğlen dükkanının kepengini kapatıp gitmiş Öğretmen Evi’nde kağıt oynuyor” diyordu. Denizli’de Alevi bir hanım, cuma günleri eşinin bürosunun jaluzilerini indirtip, soranlara “namazda” dedirttiğini söylüyordu.

“GÜNAYDIN” YERİNİ “SELAMÜNALEYKÜM”E BIRAKTI
Malatya’da bir işadamı, “merhaba”, ya da “günaydın”ın yerini “selamünaleyküm”e bıraktığını, bunun alışkanlık haline geldiğini, özellikle ticaret hayatında yaygınlaştığını, sosyal demokrat diye bildikleri ve bu tarz konuşacağına hiç ihtimal vermedikleri kişilerin bile “selamünaleyküm” demeye başladıklarını belirtiyordu.

“Sonuçta, ‘selamünaleyküm’ demek bir yaşam tarzıdır, son iki yılın en moda kavramı ‘hayırlı cumalar’ bir yaşam tarzıdır” diyordu.

SOSYAL DEVLETE ALTERNATİF: IŞIK EVLERİ
Araştırmada Fethullah Gülen Cemaati’nin eğitim ve iş dünyası ve kadınlara yönelik faaliyetleri de geniş yer tutuyor. Rapordan konuyla ilgili iki örnek:
Adapazarı’nda öğrenim gören bir öğrenci, Süleymancıların yurdunda kalan bir sınıf arkadaşını oradan çıkartmıştı. Arkadaşı hiç kot pantolon giymiyor, sorulduğunda kotunun olmadığını söylüyordu. Kaldığı yurtta kot giymenin yasak olduğunu, bir yıl önce dolabında kot pantolon bulunduğu için iki arkadaşının yurttan kovulduğunu daha sonra öğrenmişlerdi. Bu arkadaşını kendi kaldığı eve götürmüş, arkadaşı evdeki ortamı ve ev arkadaşlarını çok beğenmiş, yurttan çıkıp kendi kaldıkları eve gelmesi için bir yıl boyunca ikna etmeye çalışmışlardı. Sonunda başarmışlardı.

Erzurum’da bir öğretmen, 2. sınıfta olan ve seviye tespit sınavında matematikte yüksek performans gösteren çocuğunu cemaat okuluna göndermesi için yapılan ısrardan bahsediyor, seviye tespit sınavına giriş numaralarının ev telefonları olduğunu, şikayet edildiğinde düzeltileceği söylendiği halde bunun yerine getirilmediğini, defalarca kendisine telefon edildiğini, reddettiğinde işyerine kadar gelindiğini, oysa sınavlarda başarılı olmayan öğrencileri “kaale bile almadıklarını” söylüyor.