Çocukluğum köyün altından kıvrılarak usul usul akan ırmağın kenarında geçti. Bozkırın ortasında, geçtiği yerlere hayat götüren bu sudan benim köyümle birlikte yukarı köy de faydalanıyordu.

Irmak, bizim köyde olduğu kadar diğer köy için de yaşamın merkezindeydi. Kadınlar halıları, çamaşırları yıkar, çocuklar balık peşinde koşup yüzer, yaşlılar etrafındaki bahçelerde koyu sohbetlere dalardı.

Taş ve çamurlarla yapılan bentler aracılığıyla kanallara verilen sular bolluk ve bereket dağıtırdı. Bentler her zaman ihtiyaç duyulan kadar su tutardı. Zaten sulama bittikten sonra taşların arasına sıkıştırılan çamurlar erir, kanallara alınan su kendiliğinden ırmağa karışırdı. Irmak, ben ve arkadaşlarım için sınırsız bir eğlence ve oyun kaynağıydı. Sabahın erken saatlerinde ıslak çayırlardan geçerek ırmak kıyısında toplanırdık. Kimi zaman ırmaktaki balıkların peşinde koşar, kimi zaman gölette yüzer, oyun oynardık.

Hayvanların otladığı suyun kenarındaki yeşil çayırlar ise doğanın "çimlendirdiği" futbol sahalarıydı bizim için. Bir gün bütün köy, büyük bende indik. Motorlarla gelen taşlar bende döküldü. Herkes elbirliğiyle bendin su geçirmez olması için çalıştı. Artık bentten çok az su sızıyordu. Bu çocuklar için inanılmaz bir fırsattı. Bendin aşağısında azalan suda çaresiz kalan balıkları yakalamak çok kolay olmuştu. Birkaç günde hiç olmadığı kadar çok balık tuttuk. Sonra su motorlarının hortumları bendin oluşturduğu gölete girdi. Su büyük bir hızla çekilerek tarlalara verildi. Tarlalarda artık buğday, çavdar gibi az suyla yetiştirilebilen ürünler değil, suya doymayan şekerpancarı vardı. İlk yıllarda şekerpancarı ekenler iyi para kazanmış olmalı ki, pancar tarlaları hızla çoğaldı. Tarlalar arttıkça bent daha da sağlamlaştırıldı, daha çok su tuttu. Dağlardan ve pınarlardan süzülerek akan suların oluşturduğu ırmak artık bende kadar akıyordu. Bendin aşağısındaki bahçeler, kavaklıklar, çayırlar yavaş yavaş solmaya başladı. Bir gün bentteki suyun hiç olmadığı kadar azaldığını gördük. Üstümüzdeki köy de kazancı yüksek diye şekerpancarı ekmeye karar vermişti. Artık su yüzünden kavgalar çıkıyordu. Eskiden suyun aktığı yerde koyu sohbetler eden insanlar, şekerpancarı yüzünden birbiriyle görüşmez olmuştu. Bahçeler için bile yeterli su yoktu. Çocukluğumla birlikte yavaş yavaş bahçeler de solmuştu. Irmağın kurumasıyla sessizleşen ve coşkusunu yitiren köy için göç zamanıydı...

Sivas'ın Dabanözü köyünde yaşadıklarımın, Türkiye genelindeki çok daha ürkütücü örneklerden yanlızca biri olduğunun farkına varmam birkaç yıl öncesine rastlar. Kuruyan göller, özel şirketlere verilen dereler, barajlar nedeniyle altüst olan doğa, hızla eriyen deltalar ve göçlerle yitip giden geleneksel yaşam... Çocukluğumda yaşadığım kayıplar, su sorununun bugün Türkiye genelinde ulaştığı boyutları ortaya koyuyor. Dünyada kişi başına düşen su varlığı bin metreküpten daha az ülkeler su fakiri, 2 bin metreküpten az olanlar su azlığı çeken ve 8-10 bin metreküpten daha fazla olanlar da su zengini olarak sınıflandırılıyor. Türkiye, su kaynakları açısından zengin bir ülke olmadığı gibi, su varlıklarının ülke geneline dağılımı da eşit değil. Kişi başına düşen yıllık 1600 metreküp suyla, su azlığı yaşayan bir ülke konumundayız. Üstelik bu tablo her geçen gün daha kötüye gidiyor. Ancak sorun suyun az olması değil, yanlış kullanılması. Son 60 yılda Türkiye'de kuruyan sulakalan miktarı yaklaşık 1 milyon 400 bin hektar. Bu, Marmara Denizi'nden daha büyük bir alan demek. Suyla ilgili yanlış uygulamaların düzeltilmesini sağlamak amacıyla bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşu ve yerel inisiyatif temsilcileri tarafından kurulan Su Meclisi'nin verilerine göre, bu kurumanın iki temel nedeni var: Birincisi doğrudan kurutma. Devlet Su İşleri (DSİ) rakamlarına göre, 1950'li yıllardan bu yana toplam 118 bin hektar sulakalan kurutuldu. Ancak kurutulan sulakalanlarla birlikte küçük ölçekli taşkın kontolüyle drenaj ve kurutma projesi yapılan alanları da tek tek hesaplayan Su Meclisi'nin verileri daha büyük bir rakama işaret ediyor: 745 bin hektar. Sulakalan kurutmasıyla tarım alanına dönüştürülen bölgeler arasında bereketli Çukurova, Çarşamba, Konya ovaları, Meriç ve Ergene havzalarının önemli bir bölümü de var. Sulakalanların kurumasının bir başka nedeni de su rejimine yapılan plansız müdahaleler. Örneğin, Konya Havzası'nda sulama barajları ve binlerce kuyu, suyun göllere gitmesini engelliyor ve bu durum havzadaki doğal su akışını bozuyor. Havza'da Güvenç Gölü, Yarma Bataklığı, Arapçayırı Bataklıkları, Suğla Gölü, Hotamış Sazlıkları, Ereğli Sazlıkları, Akşehir Gölü, Eşmekaya Sazlıkları, Bolluk Gölü, Düden Gölü ve Tersakan Gölü kısmen ya da tamamen kurudu. Türkiye'nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü ise artık dönemsel yağışlara bağlı olarak su toplayabiliyor ...

Yazının devamı National Geographinc Türkiye Nisan sayısında...