Yıllardır aslında dört kişi oldukları için yanlışlıkla onlara Dört Silahşörler diyor, isimlerini kolaylıkla cips markalarıyla karıştırabiliyoruz. Ama bazı hikayeler asla eskimediği gibi bazı senaristler de onları uyarlamaktan asla sıkılmıyor. Sherlock aynı anda iki ayrı yapımla televizyona uyarlanırken Üç Silahşörler’in maceralarının böyle büyük bir yapımla beyazekrana uyarlanmakta geciktiğini bile söyleyebiliriz.

CNBC-e’de 17 Eylül’de başlayacak Alexandre Dumas uyarlaması The Musketeers’ta düellolar, patlamalar, atla kovalamacalar, aşk üçgenleri ve kahramanlık gösterileri eksik olmuyor, kitapların ruhuna sadık kalınarak izleyiciye hikayeden beklediği her şey sunuluyor.

Bir mini dizi ve sinema filmleri dışındaki ilk başarılı ve uzun süreli TV uyarlaması olan The Musketeers, Sherlock dizilerinin aksine Üç Silahşörleri günümüze getirmek yerine günümüz sorunlarını ve mevzularını 17. yüzyıla adapte ediyor.

Dizinin yaratıcısı ve baş yazarı Adrian Hodges’a göre toplumsal değerlerin küçümsendiği kötücül bir dünyada yaşıyoruz.

“Dünya o zaman da öyleymiş, ama hissi farklıymış, silahşörlerin en önemli temaları olan cesaretin ve centilmenliğin öne çıktığı daha romantik bir havası varmış. Üç Silahşörler günümüzde yaşasaydı paralı asker mi olacaklardı? Belki de James Bond gibi olabilirlerdi, ama aynı şey değil. Dönem yapımlarını sevme nedenim bugünü geçmiş üzerinden anlatabilmeleri.”

Dizinin yapımcılarından Jennifer Pope da Üç Silahşörler efsanesini oluşturan bu dört adamın 170 yıldır insanların hayalgüçlerini etkilemesinin nedenini temsil ettikleri fedakarlık, cesaret, romantizm temalarına bağlıyor.

“Olduğumuzdan daha iyi olma arzusu, kahraman olma fantezisi hikayenin eskimemesinin nedenlerinden” diyor.

Hatta D’Artagnan’ın ev sahibesi Constance’ı canlandıran Tamla Kari bugün de etrafında böyle centilmenliğin özlemini duyduğunu söylüyor:

“Metrodan inerken biri de yol verse ya da kapıyı tutsa ne olur sanki? Yaklaşımım anti-feminist olabilir ama insanların nezaketsizliği çok sıkıcı olmaya başladı.”

Athos’u canlandıran Thom Burke de son 10 yıldır televizyonun anti kahramanlara odaklandığını ve bunu sağlıklı bulduğunu söylüyor. Ne var ki, insanların saf optimizme de ihtiyacı var. Her şeyin günün sonunda yoluna girdiği bir senaryo izlemek de bir ihtiyaç.

Burke, “Sürekli kötülüğün karanlığına sürüklenip duramayız, ışığı da görmemiz lazım. Bu nedenle bu dizinin varolduğu ve ben de bir parçası olduğum için memnunum” diyor.

NEDİR BU SİLAHŞÖRLERİN DERDİ?
Ne var ki oyuncuların bu cümlelerine aldanıp dizinin bir masal anlattığı yanılgısına kapılmayın. Hodges, The Musketeers’in yetişkinlere yönelik bir dizi olmasını istemiş. Diğer uyarlamalardaki gibi eğlence ve macera etkenlerini öne çıkarıp, karakterlerle bağ kurulamayan bir yapım olmak yerine her bir karaktere derinlik katıp bugünkü konumlarına nasıl geldiklerine bir açıklama getirmeye çalışmış. Örneğin Athos dizinin başında depresif, kendini içkiye veriyor. Belli ki bir aşk acısı çekiyor. Aramis çapkın bir adam, ama neden çapkın? Neden tek bir kadınla yetinemiyor? Hiç aşık olacak mı? Bunlara açıklık getirmek gerek. Bazı filmlerde Pathos da sınırlı işleniyor. Porthos iri yarı, sürekli içen bir adam. Peki ya silahşör olmak için çok mücadele etmiş, zorlu bir geçmişi olan melez bir adam olsa.

Hodges, “Anlayabileceğim, bağ kurabileceğim kahramanların hikayelerini yazmak istedim. Kitabın ötesine geçmek için eklemeler yapmak zorundaydım. Dumas da tarihi olayları alıp kitaba göre değiştirir, senaryoya katardı. Aslında biz de onun yolundan gidiyoruz diyebiliriz” diyor.

'MARILYN MONROE’YU CANLANDIRAMAYACAĞINA EMİNDİM'
Dizinin yaratıcısı, baş yazarı ve yapımcısı, özetle The Musketeers’ın her şeyi Adrian Hodges ismi 2011’de yine bir başka roman uyarlamasıyla gündeme gelmişti. Michelle Williams’a En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar adaylığı getiren My Week with Marilyn’in yazarı olan Hodges film ile çok gurur duyduğunu söylüyor. Ne var ki Marilyn Monroe’yu canlandıracak kişi olarak Michelle Williams seçilmesini ilk başta fazlasıyla yadırgamış, ama kısa süre sonra yanıldığını anlamış.

“Williams ile tanıştığımda rolü kıvırabileceğine ihtimal bile vermedim. Marilyn’deki göz alıcı güzellik ve seksilik onda yoktu. Sonra iki hafta bir odaya kapandı ve sürekli Marilyn Monroe’nun ses kayıtlarını dinleyip videolarını izledi.İki haftanın sonunda Michelle Williams’ı görmüyordum. Benim için Marilyn Monroe o olmuştu. Mükemmel bir performanstı.”

Röportajın devamı CNBC-e Dergi Eylül sayısında.

Okumak için tıklayın. http://www.cnbce.tv/dergi/175/#sayi1-43

CNBC-e Dergi uygulaması AppStore ve Google Play’de.