Ünlü şef, yönetici, sörfçü ve aktivist
24.12.2010 10:14

Ünlü şef Mehmet Gürs, Greenpeace Akdeniz'in "Seninki kaç santim?" kampanyasına katıldı. Gürs, yavru balıklar için işbaşında...
Büyük balıkların %90’ınını yedik.
Toplam balık stoklarının %60’ı bitti.
Geri kalan % 40 ise 40 yıl içinde son bulacak.
Daha bebek olan balıkları büyümeye fırsat bulamadan yakalıyoruz...
Balıklar üreyemiyor.
Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm....
Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu.
Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm.!
Toplam balık stoklarının %60’ı bitti.
Geri kalan % 40 ise 40 yıl içinde son bulacak.
Daha bebek olan balıkları büyümeye fırsat bulamadan yakalıyoruz...
Balıklar üreyemiyor.
Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm....
Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu.
Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm.!
İlişkili Haberler

Binlerce kişi ölçtü
Haberi Görüntüle Greenpeace Akdeniz, tüm bu gerçeklerden yola çıkarak bir kampanya başlattı: “Seninki kaç santim?”...
Diyorlar ki; “Hep birlikte, Tarım Bakanlığı'nın acilen balık stoklarının ve balıkçılarımızın geleceği adına yavru balık satışını engellemesi ve yasal balık boylarını bilimsel temellere oturtmasını sağlayalım. Yavru balık satmayın, almayın, tüketmeyin, denizlerimizin geleceğini korumaya yardım edin. Eyleme katılın!”
Bugüne kadar bu eyleme yüzellibinden fazla kişi katıldı...
Bunlardan biri de ünlü şef, sörfçü, dalgıç, gurme, lokantalar sahibi Mehmet Gürs... Birden fazla şapkası var Mehmet Gürs’ün... Finlandiya ve İsveç’te, doğanın içinde büyümüş... Sahip olduğu yüksek enerji belki de burdan kaynaklanıyor... Bugün Mehmet Gürs’ün “aktivist” yönü ile röportaj yapıyoruz... “Seninki kaç santim?” diye soran yönüyle...

- Neden desteklediniz bu kampanyayı?
Aslında şunu sormak lazım... Neden destek olmayayım. Her destek olmayana bu soru sorulmalı. Bu durumun bir kampanya haline gelmiş olması zaten üzücü. Ve şimdi böyle bir kampanya varken, neden buna destek değilsin diye sormak lazım herkese. Şu anda kampanya 150.000 kişiye ulaştı. Bu niye 15 milyon değil. Niye bu kadar duyarsız olunabiliyor. İşin doğalı bu. Nasıl destek olmayayım. Annelerimiz, babalarımız zamanında başlayan bir tüketim. Ve bizim çocuklarımızın zamanında da bitecek olan bir “tüketim”... Bu kadar basit... Üç jenarasyon... Bu tüketim 40-50 sene önce başladı... Şimdi biz burdayız... Ve bundan 40 sene sonra bitiyor... Azalıyor, hafif azaldı değil... 40 sene sonra balık bitiyor. Bunu algılayabilmek önemli. Benim beş yaşında bir oğlum var, o benim yaşıma geldiği zaman gerçek balık olmayacak. Sadece çiftlik balığı olacak. Bu korkunç bir şey... “Geri dönüşüm” diyoruz, “temiz enerji” diyoruz... Bunlar görülen şeyler.
Aslında şunu sormak lazım... Neden destek olmayayım. Her destek olmayana bu soru sorulmalı. Bu durumun bir kampanya haline gelmiş olması zaten üzücü. Ve şimdi böyle bir kampanya varken, neden buna destek değilsin diye sormak lazım herkese. Şu anda kampanya 150.000 kişiye ulaştı. Bu niye 15 milyon değil. Niye bu kadar duyarsız olunabiliyor. İşin doğalı bu. Nasıl destek olmayayım. Annelerimiz, babalarımız zamanında başlayan bir tüketim. Ve bizim çocuklarımızın zamanında da bitecek olan bir “tüketim”... Bu kadar basit... Üç jenarasyon... Bu tüketim 40-50 sene önce başladı... Şimdi biz burdayız... Ve bundan 40 sene sonra bitiyor... Azalıyor, hafif azaldı değil... 40 sene sonra balık bitiyor. Bunu algılayabilmek önemli. Benim beş yaşında bir oğlum var, o benim yaşıma geldiği zaman gerçek balık olmayacak. Sadece çiftlik balığı olacak. Bu korkunç bir şey... “Geri dönüşüm” diyoruz, “temiz enerji” diyoruz... Bunlar görülen şeyler.
Büyük bir süratle denizleri yokediyoruz. Çünkü görmüyoruz. Umrumuzda değil. Diyelim ki yılda 100 ton balık çekiyoruz denizden... Bunun karşılığında 200 ton çöp atıyoruz denize...
Görünmeyen bir yer deniz. Ve bu dünyanın yüzde yetmişi... Böyle bir kampanyaya destek olmamak bence deliliğin en uç noktası. Bana diyorlar ki “sen deli misin sörf yapıyorsun, denizde köpekbalığı var, timsah var”... Hiç tehlikeli değil ki... Bu söylediklerimin yanında hiç tehlikeli değil. Çok daha riskli bir iş......
.....Eğer dünyada büyük balıkların yüzde doksanı yok olduğu ise, ve sadece kırk yılımız kaldıysa ne sadece Türk, ne Amerikalı ne Japon... Herkesin bu işte bir payı var.
Defne (Koryürek) Lüfer kampanyası ile uyandırdı beni. “Bu iş çok önemli desteğini istiyorum” dedi. Ben o zaman farkettim... Bu kadar işin içinde olmamıza rağmen boyutun bu kadar önemli olmasının çok da farkında değiliz. O yüzden tüketiciyi de suçlayamıyorum. Bilmiyorlar ki... O yüzden “ben ne yapabilirim?” diye düşünmeye başladım. Greenpeace bu kampanyayı başlattı ve benden destek istedi. Tabi ki kabul ettim.
Şahsi olarak ben boş zamanımın çoğunu denizde geçiriyorum. Yaz kış denizde geçiriyoruz. Tüm seyahatlerimiz deniz odaklı planlanıyor. Sörf yapıyorum, dalıyorum. Dünyanın dört bir yanında... O yüzden denizin altını da gördükçe farkediyorum. Örneğin eşim yirmi beş sene önce eşim Maldivler’de dalmaya gitmişti. Bir de birkaç sene önce gittik. İnanamıyor gördüklerine. Maldivler’in bile deniz zenginliği yokolmuş durumda...
Num Num’larda da destek veriyoruz. Ekibimiz “seninki kaç santim?” tişörtlerini giyiyor. Masalara balık cetvellerini koyuyoruz. Deniz rezervleri ile ilgili bilgileri koyuyoruz. Bütün personel eğitimden geçti...
Bir şeyler hemen değişecek mi? Hayır hiç bir şey bir gecede değişmez. Ama yavaş yavaş değişecek... Süpermarketler bu konuyu benimserlerse, etki çok daha fazla olacak. Onlar daha fazla insana ulaşabiliyor. Büyük marketlere giden tüketiciler bunu öğrenirse, üretim, satış da ona göre şekillenecek. Çok çok önemli.
-Sizin için bu kampanyayı desteklememek “delilik” ama hala yavru balık satanlar var, pişirenler var?
Geçenlerde bir balıkçıya gittim. “Yasal boyutta olan çinekop” satıyoruz diye yazmışlar... Yasal boyut diyor evet doğru, 14 santim yasal boyut. Ama bu balık 24 santime gelmeden yumurta bırakamıyor. Bunu bu balıkçıların biliyor olması lazım. Kanunların arkasına sığınıp 14 santimlik yavruyu satıyor. Bence bu sübyancılıkla aynı şey... Böyle söylediğiniz zaman vahşi geliyor insanlara ama aynısı. Hiçbir farkı yok.
....... Bu akşam eşimle bir balık lokantasına gidicem. Ve üzerimde bu “seninki kaç santim?”yazılı kampanya tişörtü ile gidicem... Ben onları boykot edebilirdim, ya da her gittiğimde “abi satma, niye satıyorsun” diye sorabilirim. Ben ikinci yolu seçtim. İki kere, üç kere, beş kere sormak gerek... Eninde sonunda değişecek. O değiştirince komşu balıkçı değiştirecek... Ben buna inanıyorum. Buna inanmasam zaten hiçbir şey yapmadan oturmam gerekirdi.
- Çocukluğunuzdaki denizlerle şimdikini karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?
Çocukluğumdan beri dalış yapıyorum. Neredeyse teknede büyüdüm. Finlandiya’da büyüdüm. Tüm yaz aylarım Finlandiya’daki bir adada geçirdim. Çocukken izciydim.....Finlandiya’daki adadaki evde su yok... Yan adaya kırk yıldır kullandığımız tekne ile gidip geliyoruz... Doğanın içinde büyüdüm. Ablam da izciydi, ben de izciydim. Böylece doğa ile başka bir ilişki içine girdim. Soğukta, karda oynayıp eve geldiğimizde annem “yanaklarınız yeteri kadar kızarmamış” diyerek bizi geri yollardı... O zamandan bu zamana balığın azaldığını görmemek mümkün değil...
... Beni gerçekten endişelendiren çok önemli bir konu var. Dünyanın üçte birinin ana gelir kaynağı balıkçılık. Çoğu fakir... Deniz kenarında yaşıyorlar... Afrika’nın, Hindistan’ın, Güney Amerika’nın doğusu batısı... Kırk sene sonra balık kalmadı... Ne yapacak onlar? Eğitimleri yok... Başka bir gelir kaynakları olacak mı?...
Milyarlarca insanın aç kaldığını düşünün. Çocuğunuz aç kaldığında ne yaparsınız? Herşeyi yaparsınız... Çoğu insan da bunu yapar... Ne olacak oralarda? Büyük Akdeniz balıkçılık filolarını hayal edin. Akdeniz’de herşey bittiğinde ne olacak? Yukardaki ülkelere, Türkiye’ye çıkacaklar... Bütün dünya düzeni değişecek. 40 sene birşey değil. Ben çocuğuma öyle bir dünya bırakmak istemiyorum. Bu yüzden debeleniyorum zaten...
- Zor oluyor mu?
Duygusal olarak evet, ama boş oturarak geçirmediğim için mutluyum. Televizyon seyredip politikacıları eleştirebilirim, ya da kendi küçük dünyamda yapabildiğimi yaparım. Etrafımdaki etkilemeye çalışırım. Bu ilk defa balıkla olmuyor. Daha önce de trans yağ ile ilgili çok çalıştık...Uğraştık, şu an bakıyorsunuz ki bir çok üretici trans yağ kullanmadan üretim yapmaya başladı. Bu çok önemli...
.... En azından akşam yattığım zaman “evet doğru yoldayım” diyebiliyorm. O çok önemli bence...
- Tüketici olarak her birimiz ne yapabiliriz?
Türkiye’de hep balığa bir canlı gibi bakılmadı...Oysa ona da şefkatle bakılması gerekiyor. Sonuçta inekten ne farkı var? O da anne oluyor, o da anne oluyor... Kendi ekibime sordum” köyde bir inek olsa, hamile olsa, biz de onu kesmeye kalksak ne olur?”, “Ya olur mu, günah” dediler. “Peki balığı alsak içinden yumurta çıksa”.... Ben bugün nereye gidersem gideyim, karnı kocaman olmuş hamile bir ineği kesmeye kalksam herkes bunu vahşet olarak görür. Peki bir kerede binlerce kere anne olan bir hayvanı hamileyken nasıl kesip yiyoruz.... Doğru gelmiyor bu bana... Müşterilerimiz bazen soruyor bana “niye havyar yok?” diye... Biz de o zaman nedenlerini anlatıyoruz... Bu yayılabilir, tamamen bilincin artması gerekiyor...
Görünmeyen bir yer deniz. Ve bu dünyanın yüzde yetmişi... Böyle bir kampanyaya destek olmamak bence deliliğin en uç noktası. Bana diyorlar ki “sen deli misin sörf yapıyorsun, denizde köpekbalığı var, timsah var”... Hiç tehlikeli değil ki... Bu söylediklerimin yanında hiç tehlikeli değil. Çok daha riskli bir iş......
.....Eğer dünyada büyük balıkların yüzde doksanı yok olduğu ise, ve sadece kırk yılımız kaldıysa ne sadece Türk, ne Amerikalı ne Japon... Herkesin bu işte bir payı var.
Defne (Koryürek) Lüfer kampanyası ile uyandırdı beni. “Bu iş çok önemli desteğini istiyorum” dedi. Ben o zaman farkettim... Bu kadar işin içinde olmamıza rağmen boyutun bu kadar önemli olmasının çok da farkında değiliz. O yüzden tüketiciyi de suçlayamıyorum. Bilmiyorlar ki... O yüzden “ben ne yapabilirim?” diye düşünmeye başladım. Greenpeace bu kampanyayı başlattı ve benden destek istedi. Tabi ki kabul ettim.
Şahsi olarak ben boş zamanımın çoğunu denizde geçiriyorum. Yaz kış denizde geçiriyoruz. Tüm seyahatlerimiz deniz odaklı planlanıyor. Sörf yapıyorum, dalıyorum. Dünyanın dört bir yanında... O yüzden denizin altını da gördükçe farkediyorum. Örneğin eşim yirmi beş sene önce eşim Maldivler’de dalmaya gitmişti. Bir de birkaç sene önce gittik. İnanamıyor gördüklerine. Maldivler’in bile deniz zenginliği yokolmuş durumda...
Num Num’larda da destek veriyoruz. Ekibimiz “seninki kaç santim?” tişörtlerini giyiyor. Masalara balık cetvellerini koyuyoruz. Deniz rezervleri ile ilgili bilgileri koyuyoruz. Bütün personel eğitimden geçti...
Bir şeyler hemen değişecek mi? Hayır hiç bir şey bir gecede değişmez. Ama yavaş yavaş değişecek... Süpermarketler bu konuyu benimserlerse, etki çok daha fazla olacak. Onlar daha fazla insana ulaşabiliyor. Büyük marketlere giden tüketiciler bunu öğrenirse, üretim, satış da ona göre şekillenecek. Çok çok önemli.
-Sizin için bu kampanyayı desteklememek “delilik” ama hala yavru balık satanlar var, pişirenler var?
Geçenlerde bir balıkçıya gittim. “Yasal boyutta olan çinekop” satıyoruz diye yazmışlar... Yasal boyut diyor evet doğru, 14 santim yasal boyut. Ama bu balık 24 santime gelmeden yumurta bırakamıyor. Bunu bu balıkçıların biliyor olması lazım. Kanunların arkasına sığınıp 14 santimlik yavruyu satıyor. Bence bu sübyancılıkla aynı şey... Böyle söylediğiniz zaman vahşi geliyor insanlara ama aynısı. Hiçbir farkı yok.
....... Bu akşam eşimle bir balık lokantasına gidicem. Ve üzerimde bu “seninki kaç santim?”yazılı kampanya tişörtü ile gidicem... Ben onları boykot edebilirdim, ya da her gittiğimde “abi satma, niye satıyorsun” diye sorabilirim. Ben ikinci yolu seçtim. İki kere, üç kere, beş kere sormak gerek... Eninde sonunda değişecek. O değiştirince komşu balıkçı değiştirecek... Ben buna inanıyorum. Buna inanmasam zaten hiçbir şey yapmadan oturmam gerekirdi.
- Çocukluğunuzdaki denizlerle şimdikini karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?
Çocukluğumdan beri dalış yapıyorum. Neredeyse teknede büyüdüm. Finlandiya’da büyüdüm. Tüm yaz aylarım Finlandiya’daki bir adada geçirdim. Çocukken izciydim.....Finlandiya’daki adadaki evde su yok... Yan adaya kırk yıldır kullandığımız tekne ile gidip geliyoruz... Doğanın içinde büyüdüm. Ablam da izciydi, ben de izciydim. Böylece doğa ile başka bir ilişki içine girdim. Soğukta, karda oynayıp eve geldiğimizde annem “yanaklarınız yeteri kadar kızarmamış” diyerek bizi geri yollardı... O zamandan bu zamana balığın azaldığını görmemek mümkün değil...
... Beni gerçekten endişelendiren çok önemli bir konu var. Dünyanın üçte birinin ana gelir kaynağı balıkçılık. Çoğu fakir... Deniz kenarında yaşıyorlar... Afrika’nın, Hindistan’ın, Güney Amerika’nın doğusu batısı... Kırk sene sonra balık kalmadı... Ne yapacak onlar? Eğitimleri yok... Başka bir gelir kaynakları olacak mı?...
Milyarlarca insanın aç kaldığını düşünün. Çocuğunuz aç kaldığında ne yaparsınız? Herşeyi yaparsınız... Çoğu insan da bunu yapar... Ne olacak oralarda? Büyük Akdeniz balıkçılık filolarını hayal edin. Akdeniz’de herşey bittiğinde ne olacak? Yukardaki ülkelere, Türkiye’ye çıkacaklar... Bütün dünya düzeni değişecek. 40 sene birşey değil. Ben çocuğuma öyle bir dünya bırakmak istemiyorum. Bu yüzden debeleniyorum zaten...
- Zor oluyor mu?
Duygusal olarak evet, ama boş oturarak geçirmediğim için mutluyum. Televizyon seyredip politikacıları eleştirebilirim, ya da kendi küçük dünyamda yapabildiğimi yaparım. Etrafımdaki etkilemeye çalışırım. Bu ilk defa balıkla olmuyor. Daha önce de trans yağ ile ilgili çok çalıştık...Uğraştık, şu an bakıyorsunuz ki bir çok üretici trans yağ kullanmadan üretim yapmaya başladı. Bu çok önemli...
.... En azından akşam yattığım zaman “evet doğru yoldayım” diyebiliyorm. O çok önemli bence...
- Tüketici olarak her birimiz ne yapabiliriz?
Türkiye’de hep balığa bir canlı gibi bakılmadı...Oysa ona da şefkatle bakılması gerekiyor. Sonuçta inekten ne farkı var? O da anne oluyor, o da anne oluyor... Kendi ekibime sordum” köyde bir inek olsa, hamile olsa, biz de onu kesmeye kalksak ne olur?”, “Ya olur mu, günah” dediler. “Peki balığı alsak içinden yumurta çıksa”.... Ben bugün nereye gidersem gideyim, karnı kocaman olmuş hamile bir ineği kesmeye kalksam herkes bunu vahşet olarak görür. Peki bir kerede binlerce kere anne olan bir hayvanı hamileyken nasıl kesip yiyoruz.... Doğru gelmiyor bu bana... Müşterilerimiz bazen soruyor bana “niye havyar yok?” diye... Biz de o zaman nedenlerini anlatıyoruz... Bu yayılabilir, tamamen bilincin artması gerekiyor...
Kanarya Adaları’nda balıkçılar, balığın bittiğini farkettiler... Bilim insanları değil... Balıkçılar. Biraraya geldiler... “Yaa arkadaş balık azaldı, ne yapalım?” diye düşündüler. Bir çözüm buldular. Bir alan tespit ettiler, üniversite ile birlikte... “Bu alana kimse girmeyecek” diyorlar... Ve kimse o alanda avlanmıyor... Bir süre sonra bu alandaki balık nüfusu artıyor... Tabi nüfus artınca ne oluyor, balıklar bu alanın dışına çıkıyor, balıkçılar da bu alanın dışına çıkan bu balıkları avlıyorlar. Deniz rezervi denilen şey bu işte... Bunu yarattığınız zaman balıkçılığa devam edebilirsiniz. Sınır koyabilirsiniz... Yavru balıklar için de “şu boyuttan küçük balık ve şu alandaki balıkları tutamazsın” bu kadar kolay.
Deniz rezervleri çok önemli, Türkiye’de ve dünyada böyle bölgeler var. Bunu yarattığınız zaman balıkçılığa devam etmek mümkün.
Göç zamanında boğazlarda balık tutmak yasak mesela. Ama son dakika bir genelge ile bir bakıyorsunuz boğazın girişini kapatıyorlar balıkçılar. Balık boğaza girer girmez yakalanıyor. Anne balıkları kesiyorlar... Boğazlar tamamen yasak olmalı. Saros civarı, Gökçeada’nın kuzeyi gibi alanlar var. Marmaris’ten Rodos’a doğru kılıç balığının alanı var... Buraları korumak gerek... Ne yapılması gerekiyor. Bugün biliniyor.
Deniz rezervleri çok önemli, Türkiye’de ve dünyada böyle bölgeler var. Bunu yarattığınız zaman balıkçılığa devam etmek mümkün.
Göç zamanında boğazlarda balık tutmak yasak mesela. Ama son dakika bir genelge ile bir bakıyorsunuz boğazın girişini kapatıyorlar balıkçılar. Balık boğaza girer girmez yakalanıyor. Anne balıkları kesiyorlar... Boğazlar tamamen yasak olmalı. Saros civarı, Gökçeada’nın kuzeyi gibi alanlar var. Marmaris’ten Rodos’a doğru kılıç balığının alanı var... Buraları korumak gerek... Ne yapılması gerekiyor. Bugün biliniyor.


