‘İki Dil Bir Bavul’ gibi ‘Babamın Sesi’ de hakkında konuşulan ve etrafında dönen tartışmalarla kendini yeniden var etmeyi becerebilen bir film. Her ikisi de küçük bir hikayeden böylesi devasa bir soruna/sorunlara dair yeni ya da önümüzde durduğu halde görmekten kaçındığımız bir kapı açmayı beceriyor. ‘Babamın Sesi’nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikayesini anlatan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, gerçek ses kayıtlarından ‘gerçek’ bir film çıkarmayı başarıyor. Geride kalanların travmasını anlamaya çalıştığı gibi ülkenin ‘kirli’ tarihi ve asimilasyon politikasını büyük sözler etmeden hikayeleştirebiliyorlar. Eskiköy ve Doğan’la ses’leri, filmi, geçmişi ve gündemi konuştuk:

Önce filme dönüşen bu ses kayıtlarından başlayabilir miyiz?
Zeynel Doğan: Babam yurtdışına gittiği zaman uzun süre gelmiyordu. O zaman bizde okur yazarlık yoktu. Babam için de mektup 2-3 yıllık süreyi giderebilecek bir malzeme değildi zaten. Bizde de yazabilecek okuyabilecek hiç kimse yoktu. Telefon da yoktu. O zaman otururduk teybin başına, annem bizi konuştururdu. Herkes bir şeyler doldururdu. Babam da bizim için bir şey hazırlar, cevaben o kaseti gönderirdi. Biz hep o kasetleri dinlerdik. Sonradan öğrendim ki, kaset, o dönem bir nevi iletişim aracı olarak kullanılmış.

Annem o kasetleri titizlikle sakladı. 4-5 yılda bütün kasetler kayboldu, yakıldı, atıldı. Telefon geldi çünkü ama annem sakladı. Ben de dinliyordum ama elimde 2 kaset vardı. Bunun önemli özel bir şey olduğunu hissettim ve ne yapabilirim diye düşündüm. O sıralar Özgür (Doğan) ve Orhan İki Dil Bir Bavul için Diyarbakır’a gidip geliyorlardı. Konuştuk, projemi anlattım. Heyecanla dinlediler. Sesleri dinledikten sonra daha ciddi tartışmaya başladık. İlk önce belgesel üzerinden gidecektik. Ama bunun daha fazla şey söyleyebileceğine dair bir fikri vardı Orhan’ın. ‘’Kurmaca katarsak daha güçlü bir şey olabilir’’ dedi.

Orhan Eskiköy: Benim kişisel olarak şöyle bir problemim var. Hafızam çok kötü. Ailemin hafızası çok kötü. Dedemden öncesini bilmiyoruz. Hiçbir şey aktarılmamış, hiçbir şey konuşulmuyor. Kafamda hep soru işaretiydi o hafıza meselesi. Bir de gündelik yaşamda konuşulur hani ‘belleksiz bir toplumuz’ diye. Meselelerin üzerini kapatmışız. Sivas, Çorum, Kanlı 1 Mayıs… Hiçbirini konuşmuyoruz, hatırlamıyoruz. Benim babam da işçiydi Libya’da. Hiçbir şey yok, mektup, fotoğraf yok. Kayıp bir 2,5 yılımız var. Babam eve döndüğünde kızkardeşim ona baba demedi. Çünkü baba yoktu. Benim kişisel olarak Zeynel’in hikayesine öykünmem olabilir. ‘’Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın’’ demesi, sanki hükmü geçecekmiş gibi babalık yapıyor olması çok hoşuma gitti. Bir anda parçalar birleşti, özellikle İki Dil Bir Bavul’u çekerken çocukların yetişkin hali gözümün önünde canlandı. Dili yasaklanmış bir çocuk büyüyor ve dağa kadar gidiyor. Bu parçaların birleşmesi bende büyük bir heyecan yarattı ve meseleye girdik

Kasetler kişisel hikayesinin dışında ülkenin geçmişine dair de çok şey söylüyor.
O.E.: En başından beri Zeynel ve ailesinin içinden çıktığı toplumsal koşullar filmin arka planında olması gerekiyordu, senaryo aşamasında ince ince konuştuğumuz bir konuydu. Taraf tutmaya çalışmadan sadece insani boyutuyla yaklaşmak en başından beri aklımızdaydı. İki Dil Bir Bavul’la çok büyük bağlantılar var benim için. Zaman zaman röportaja benzeyen çekimlerin olması, belgesele yakınlığı gibi.

Z.D: Filmden sonra şunu çok duydum benim annem de öyle bekledi. Babam da Mustafa gibiydi. Çünkü devlet en iyi baba üzerinden kendini hissettiriyordu. Benim babam Türkçenin önemini en fazla vurgulayan kişiydi evde, ‘’okumak gerekiyor, başka şeylere karışmayalım’’ derdi. Devlet iktidarının aile içinde en hissedilir şekliydi baba ve bu baba temsiliyeti bu coğrafyadaki baba temsiliyetiydi aynı zamanda. Oğluyla iletişi kesilmiş anne de bu coğrafyadaki annenin bir temsili. Ortak hissiyatlar, ortak duygular yarattı. Küçük bir olay örgüsü üzerinden büyük insanların olduğu bir film.

‘Unutma’ meselesi bu toprakların her yerine sinmiş. Nedir sizce bu unutmanın nedeni?
O.E:
Benim gördüğüm kadarıyla bu kültürel bir meseleye dönüştü. Biz ilk önce Osmanlı’yı unuttuk. Osmanlı’daki iyi şeyleri de kötü şeyleri de bir kenara koyduk. Cumhuriyet dedik, Batı dedik, medeniyet dedik ama Osmanlı bu kadar da tu kaka edilecek bir kültür değildi. Kkuruluştan itibaren bir yok sayma, unutma, unutturma var, yeni devletin ana ideolojik açılımlarından bir tanesi bu. Unut ve yerine başka bir şey koy. 12 Eylül’ün ertesi gününde sanki bu ülkede hiç solcu yokmuş gibi. Tamam çoğu içeriye atıldı ama o meydanları dolduran kalabalık nereye gitti. Maraş katliamı oluyor ve hemen orada yaşan Alevi –Kürt aileler postalanıyor. Şehir boşaltılıyor ve sadece orada Sünni Kürtlere yer kalıyor. Devlet ne yapıyor: Maraş katliamını solcular yaptı diyor. Mahkemede kimin yaptığı belli olsa da ‘’bunu solcular yapmıştır’’ deniyor. Yeni hem inkar var, hem yüzleşeme var. Bir de haklı çıkartma var.

Z.D: Bir şeyleri unutturtan yeni katliamlar oluyor sürekli. Yenileri yaşanırken geçmiş, bellekle ilgilenemiyoruz. Kalktığımız her gün yeni ölümlerin, yeni çatışmaların olduğu gün oluyor. O yüzden şu an sıcağı sıcağına Maraş gibi olaylar yaşanıyor. Maraş Dersim’i, Roboski Sivas’ı unutturur duruma geliyor. O kadar katliam dolu bir yaşamımız var ki ölümler durmadığı müddetçe bellek olmayacak çünkü sürekli tazaelenen hafızamız var. O zaman soramıyorsun geçmişi.

Röportajın tamamı için: Yer Gösterici

YENİ SİNEMA DERGİNİZ