Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 17. Onur Günü dolayısıyla Yargıtay Büyük Genel Kurul Salonu'nda düzenlenen törende konuştu.

Yalçınkaya, konuşmasına, Dünya Çevre Günü'nü kutlayarak ve bir süre önce yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'ı anarak başladı.

Yargı kararlarına ilişkin açıklamalarda bulunan siyasileri eleştiren Yalçınkaya, belli makamı işgal eden kişilerin, yüksek mahkeme kararlarına yönelik kişisel görüş açıklaması şeklindeki beyanlarının yargı üzerinde güveni zedeleyici olduğunun müşahede edildiğini söyledi.

Demokrasinin kurum, kural ve usullerine saygı gösterilmesinin siyasi güçlerden beklenen en önemli davranış biçimi olduğuna işaret eden Yalçınkaya, şunları kaydetti: ''Yargıya güven ve saygı sürekli ise erdemliliktir. Siyasi kişilerin, yargı organlarının açıklamalarından rahatsız oldukları yönündeki beyanları, devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı bir medeni iş birliği ve iş bölümü olan, devlet organları arasında üstünlük anlamına gelmeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesini göz ardı eden ve siyasi gücün her şeyin üstünde olduğu imajını veren beyanlardır. Hukuk devletinin gerçekleşmesini, demokratik kuralların yerleşmesini sağlayan yüksek yargı organlarına yönelik, siyasi çevrelerin politik çıkarlara dayalı bu beyanları, Anayasa'da yazılı güçler ayrılığı ilkesine aykırıdır, kamuoyu önünde yargıyı ve kararlarını tartışılır hale getireceği, saygı ve güveni azaltacağı kuşkusuzdur. Yargının, demokratik hayatın temelini oluşturduğu unutulmamalıdır.''

"DEMOKRATİK SİYASET YAPILMALI"
Yalçınkaya, Türk ulusunun, Atatürk milliyetçiliği kapsamında, milli birlik ve bütünlük içinde, yargıya yapılan haksız ve mücadeleci davranışları sağduyu ile değerlendireceği ve Türkiye'de hukuk devleti ilkesine, saygının egemen olacağı inancını taşıdığını belirtti.

Atatürk'ün ''Cumhuriyeti kuranlar onu korumaya muktedir olmalıdır'' sözünü anımsatan Yalçınkaya, Türkiye'nin laik temelli demokratik anayasal rejimini ve ulusal bütünlüğünü, hukuk devleti kuralları içinde korumanın gerekli olduğunu kaydetti.

Aşiret, tarikat ve cemaatin egemen olduğu toplumlarda, bireyin gelişmesi ve özgürlüğünün mümkün olmadığına dikkati çeken Yalçınkaya, ''Avrupa toplum düzenine ulaşmak için dinsel ve etnik siyasetten uzaklaşılarak, birey haklarını koruyan, bireyin ekonomik gelişmesini hedefleyen, demokratik bir siyaset oluşturulması, halkımız ve ülkenin geleceği açısından yararlı olacaktır'' dedi.

"LAİKLİK ÖZGÜRLÜK ALANLARINI GENİŞLETTİ"
Yalçınkaya, siyasi düşüncelerin, ülke barışı için tehdit yaratacak bir noktaya vardırılmaması, açık toplum ve hukukun üstünlüğü kavramlarında ilkeli davranılması gerektiğini ifade ederek, şöyle konuştu: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, çağdaş, laik, demokrasi yanlısı olmaktır. Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi, idealleri ve değerleriyle barışık olmak, ülke yararına olduğu gibi birçok sorunları giderici niteliktedir. Cumhuriyet'in kuruluşunu, kurucularını, demokrasi ve özgürlükleri, hatalı ve kendine göre yorumlayıp, fazlasıyla tartışan, tartışmaya açan toplumlar, devletler, kendisiyle aşırı yüzleşmeye doğru giderek, milli benliğini, varlığını, var oluş nedenlerini kaybedip, gururla, iftiharla yaşadıkları devletin birlik ve bütünlüğünün değerlerini bir yana bırakarak yeni rejimler, liderler aramaya yönelirler. Bu nedenle, demokratik rejimlerde, ülke kurucuları dışında liderlere yer olmadığı dikkate alınıp, ortak değerlerde birleşerek, Anayasamızın değiştirilemez ilkeleri korunup, egemenliğimizden ödün vermeden, Avrupa toplum düzenini gerçekleştirmek mümkündür ve uzak değildir. Atatürk'ün de belirttiği gibi, 'özgürlüğün de eşitliğin de adaletin de temel dayanağı ulusal egemenliktir'. Laiklik, kadınları toplumsal yaşamın içine almayı, gücünden yararlanmayı ülkemize kazandırmış, bireysel özgürlük alanını daraltmamış, aksine genişletmiştir.''

"SORUŞTURMADA USÜL KURALLARINA UYULMALI"
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, hukuk devletinin, siyasal iktidarın ve idarenin gücünün hukuk kuralları ile sınırlandırıldığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, kişi güvenliğinin sağlandığı bir devlet modeli olduğunu anımsatarak, ceza yargılamasına ilişkin kuralların usul kuralları olmakla birlikte kişilerin temel hak ve özgürlükleri ile yakından ilgili olduğunu söyledi.

Bu kurallar, kişilerin özgürlüklerini güvence altına alan normlar olduğunu vurgulayan Yalçınkaya, ''Dolayısıyla, bir ceza soruşturmasında usul kurallarına riayetsizlik, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlali anlamına gelir, bir şekle aykırılıktan ibaret görülemez. İletişimin denetlenmesi uygulamasında, yasa dışına çıkılmamalı, bireyin özel hayatının gizliliği ve korunması hakkı ihlal edilmemelidir'' dedi.

Ceza yargılamasında düzenlenen, iletişimin denetlenmesi tedbirinin, ancak suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil elde edilmesi olanağının bulunmaması halinde başvurulabilecek bir tedbir olduğunu anlatan Yalçınkaya, şunları kaydetti: ''İstisnai nitelikteki bu tedbire, yasada belirtilen koşulların mevcut olmadığı durumlarda başvurulması, bu tedbirin istisnai olma özelliğini kaldırıp genel bir uygulama haline dönüşmesine, yasa ile korunmak istenen, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin zedelenmesine yol açar. Unutulmamalıdır ki ceza yargılamasının amacı her ne pahasına olursa olsun maddi gerçeği bulmak değildir. Temel amaç, maddi gerçeğe hukuk kurallarına uygun olarak yürütülen bir soruşturma ve yargılama sonucu varmaktır. Bu temel ilke, insanlığın tarihi içerisinde temel hak ve özgürlükler alanında yaşadığı acı deneyimlerin sonucu, çağdaş ceza yargılamasının kabul ettiği bir prensiptir.''



Siyasi parti kapatma davası açılabilmesinin zorlaştırılması çalışmalarının Türkiye gündeminde olduğunu anımsatan Yalçınkaya, bir siyasi partinin kapatılması davasının açılması usulünde değişiklik yapılarak, bunun TBMM'nin veya diğer bir kurulun onayına bırakılmasının, soruşturma veya kovuşturma şartı getirilme niteliğinde yapılan bir değişiklik olacağını ifade etti.

Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Anayasa'nın değiştirilemez maddelerine aykırı beyan, eylem ve davranışlar yerine, sadece şiddet içeren eylemlerin parti kapatma nedeni sayılması veya siyasi partilerin kapatılması yerine, kapatmaya neden olacak beyan ve eylem sahibi parti üyesi kişilerin Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilmesinden sonra, bu kişilere cezai ve siyasi sorumluluk getirilmesi halinde, Anayasa'da kapatma nedenleri arasında sayılan, Anayasa'nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri içinde bulunan 'Cumhuriyetin Nitelikleri' başlıklı ikinci maddesinde yer alan, laiklik ilkesine aykırı beyan ve eylemleri suç sayan ve yaptırıma bağlayan bir düzenleme Türk Ceza Yasası'nda yer almadığından, belirtilen şekillerde yapılacak bir düzenleme ile laiklik karşıtı beyan ve eylemlerin önü açılmış olacaktır. Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmadıkça da bu şekildeki bir düzenlemenin uygulama kabiliyeti bulunmayacaktır. Yasama ve yürütme erkinde çoğunluğu bulunan bir siyasi parti, şiddete başvurmaya gerek duymadan, yasama ile koyacağı kurallar, yürütme ile yapacağı uygulamalar ile anayasal rejimi değiştirme olanağını elde edecek, demokratik rejim korumasız bırakılacaktır. Ayrıca, bu tür düzenlemeler, Anayasamızın değiştirilemez maddelerinde belirtilen, ''Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütünlük içinde bulunduğu'' ilkelerini ihlal eder nitelikte bulunduğundan, mahkemeler nezdinde koruma görmeyeceği gibi, hukuk devleti ilkesine saygı bakımından Yüce Meclis'ten de geçmemesi beklenir.''

Yalçınkaya, bir parti hakkındaki kapatma davası sonuçlanmadan Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, kapatma davası açılmasındaki usul ve kapatma nedenlerinin sınırlarının daraltılması hususlarında, yasalarda değişiklik yapılmasının, Anayasa'nın değiştirilemez maddelerine aykırılık oluşturacağının da düşünülmesi gerektiğini dile getirdi.

Anayasa'nın değiştirilemez maddelerindeki temel ilkelere aykırı davranmadıkça hiçbir partinin kapatma davası ile karşı karşıya kalmayacağını vurgulayan Yalçınkaya, ''Anayasal ilkelere uymamayı temel hak ve özgürlük olarak tanımlayanlar yanılgı içindedirler, anayasal rejime, üniter devlete ve demokratik toplumsal düzene zarar vermektedirler'' diye konuştu.

Anayasa Mahkemesi'nin mevcut yapısının değiştirilmesi yönünde çalışmalar olduğunu da anımsatan Yalçınkaya, mevcut yapının değiştirilmesi için herhangi bir durum veya ihtiyacın ortaya çıkmadığını savundu.

Yalçınkaya, ''Sakıncaları görülerek terk edilen önceki düzenlemeye dönme çabaları ve hatta Meclis tarafından seçilecek üye sayısının sembolik rakamları aşar miktarda düzenlenmesi, yargı bağımsızlığına aykırıdır. Yargının bağımsızlığını tamamıyla ortadan kaldıracak yasalar ve işlemler niteliğindedir'' dedi.

Yargının siyasallaştığı iddialarının günümüzde arttığını belirten Yalçınkaya, ''Yüce Divan sıfatıyla başbakan ve bakanları yargılama, Meclis'in yasama faaliyetleri ile bazı kararlarını Anayasa karşısında denetleme görev ve yetkisine sahip Anayasa Mahkemesi'ne, görev alanına girebilecek ve hukuka aykırı işlemleri yapabilecek kişi ve kurumlar tarafından üye seçilmesinin, Mahkemeye siyasi kimlik kazandıracağını ve güçler ayrılığının ihlali sonucunu doğuracağını öne sürdü.

Başsavcılığın, siyasi olasılıklardan hiçbir şekilde etkilenmeksizin, demokratik ve laik toplum düzeninin korunması için Anayasa ve yasaların verdiği görevleri yerine getirmek zorunda olduğunu söyleyen Yalçınkaya, Anayasa'nın 68. maddesi gereğince, ''siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağı gibi, suç işlenmesini de teşvik edemeyeceğini'' anlattı.

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile beyan ve eylemlerinin, anayasa ve yasalarda belirtilen ilke ve hükümlere uygun olmak zorunda olduğunu ifade eden Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, bağımsız ve yansız bir kurum olarak, anayasa ve yasaların verdiği görev ve yetki çerçevesinde siyasi partilerin tüzük ve programları ile beyan ve eylemlerinin denetlenmesi işlemini sürekli ve etkin bir biçimde hiçbir etki altında kalmaksızın, parti ayrımı gözetmeksizin büyük bir titizlikle objektif bir şekilde yerine getirdiğini kaydetti.



Yalçınkaya, ''Muhafazakar partiler öne çıktıkça, artan radikalleşmeyle birlikte, ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle batı tipi demokrasilerin ayrılmaz parçası olan laikliğin gündemden düşürüldüğü ve tanımının değiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir'' dedi.

İnsanları inançları ile kabul eden, bunu sorun yapmayan Avrupa sosyal demokrasi çizgisine yaklaşan muhafazakar partiler için yasaklamanın Siyasi Partiler Yasası'nda mevcut olmadığını belirten Yalçınkaya, sadece, dini kuralların devlet işlerinde etkili ve egemen kılınmasının, eğitim birliği ve hukuk birliği gözetilmeden bu yönde faaliyetlerde bulunulmasının yasaklandığını bildirdi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin, ''Avrupa Konseyi'ne üye devletlerde laik hükümetler olması kararında'' ısrarcı olmasını desteklediklerini dile getiren Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Ancak, bir dinin ahlaki değerlerinin hayat verdiği siyasi partiler, Avrupa Konseyine üye devletlerin çoğunda bulunduğundan, 'laiklik kriteri siyasi partilere uygulanmaz' kuralını açmak gerekir. 'İktidarda ise anayasaya aykırı kararlar çıkartıyorsa, hukuki önlemler kararların arkasındaki siyasi partiye değil, anayasal olmayan kararlara karşı alınmalıdır' düşüncesini şu hallerde uygulamak mümkün değildir: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yasa teklifi verme ve anayasanın değiştirilemez maddelerine aykırı olan anayasa değişikliklerine karşı, Anayasa Mahkemesi'ne başvurma görev ve yetkisi bulunmadığından, siyasi partilerin anayasaya aykırılık yoluna başvurmaması halinde, demokratik devlet düzeninin, laik devlet niteliğinin değiştirilmesine karşı hangi hukuk yoluyla demokrasinin sağlanması veya hukuk devletinin, hukukun üstünlüğünün ve de güçler ayrılığının uygulanabilmesi mümkün olacaktır.''

Yalçınkaya, hukuk yoluyla demokrasinin sağlanmasına her kesimin saygı göstermesinin, demokrasinin ve güçler ayrılığı ile hukukun üstünlüğü ilkesinin gereği olduğuna işaret ederek, ''Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı nitelemesi, laik Türkiye Cumhuriyeti ile bütünleşmiş, birlikte kökleşmiş ve gelişmiştir'' diye konuştu.

AK Parti ve Demokratik Toplum Partisi (DTP) hakkında açılan kapatma davalarına ilişkin de bilgi veren Yalçınkaya, Venedik Komisyonu kararlarında belirtilen ilkeler doğrultusunda, siyasi partilerin kapatılmasının özellikle şiddete göz yumma ve şiddete kışkırtma, ülkenin sivil barışını tehdit etme durumlarında, uygulanabilecek istisnai bir tedbir olduğunun vurgulandığını kaydetti.

Venedik Komisyonu Raporunda ifade edilen yasaklama ilkelerinin, sadece ''şiddet'' ile sınırlı olmadığını, ilkeler arasında, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlüğün de bulunduğunu hatırlatan Yalçınkaya, laikliğin, ''dinsel hoşgörüyü sağlayan ve güvence altına alan ilke'' olduğu söyledi.

Yalçınkaya, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin, Venedik İlkeleri'nden farklı olarak ''bir siyasi partinin, sivil barışı ve demokratik anayasal düzeni tehlikeye sokması halinde, bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyor olsa dahi, o siyasi partinin kapatılacağı kuralını'' getirdiğini ifade ederek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, açtığı parti kapatma davalarının esas ve sözlü açıklamalarında bu hususlara değindiğini anlattı.

DTP hakkındaki kapatma davasına ilişkin sürecin Anayasa Mahkemesi'nde devam ettiğini anımsatan Yalçınkaya, DTP'nin dava süresince yapılacak seçimlere katılamaması; dava tarihinde, parti bünyesindeki üye, yönetici, belediye başkanı ve milletvekili olarak görev alanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılamaması; partiye ödenebilecek Hazine yardımlarının banka hesabında blokesine ve davalı partinin üye kayıtlarının durdurulmasına karar verilmesinin talep edildiğini, Anayasa Mahkemesi'nin tedbir niteliğindeki bu talepleri reddettiğini söyledi.

''TÜRKİYE BAŞSAVCILIĞI İŞLEVİ''
Yalçınkaya, ''Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın fiili olarak 'Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı' işlevini yerine getirdiğini'' ifade ederek, Türkiye genelinde faaliyet gösteren ve çoğu zaman uluslararası boyutları olan organize suç örgütlerinin mevcudiyeti karşısında, bu suçlarla etkili bir mücadele yürütmeye yetkili bir savcılık yapılanmasının bulunmadığını kaydetti.

İrticai veya bölücü terör amaçlı suç örgütleri ile çıkar amaçlı suç örgütlerinin eylemleri, insanlar arasında panik yaratarak kamu düzenini bozmayı ve devlet otoritesini zayıflatmayı hedeflediğini anlatan Yalçınkaya, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan, devlete ve rejime yönelmiş olan diğer irticai terör örgütlerinin eylemleri ile bölücü terör örgütünün, ülkenin bölünmezliğine ve ulusun birliğine yönelik yoğun eylemlerinin uluslararası bağlantılarının mahkeme kararları ile tespit edildiğini hatırlattı. Yalçınkaya, ''Gerçek ve tüzel kişilerin haklarının ve anayasal düzenin korunması, ülkenin egemenliğini ve güvenliğini tehlikeye sokan ve yasaları ihlal eden eylemlerin etkili bir şekilde soruşturulması zorunluluğu, bağımsız bir ülke başsavcılığının kurulmasını gerektirmektedir'' diye konuştu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, yasalarla kendisine verilen görevleri etkin ve hızlı bir şekilde yerine getirebilmesi için anayasada bağımsız bir kuruluş olarak ''Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı'' ismi ile düzenlenme yapılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın taslağını hazırladığı anlatan Yalçınkaya, düzenleme için anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu, anayasal bir kurum olarak da Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı'nın ayrı bir bütçe, kadro ve personel imkanına kavuşturulması gerektiğini söyledi.

''HSYK GÜVENCEDİR''
Yargının temel sorunlarına, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) görev ve yetkilerine ilişkin eleştirilerini de dile getiren Yalçınkaya, Adalet Bakanlığı'nın yargı üzerindeki fonksiyonlarının, yargıya gölge düşürmeyecek şekilde değiştirilmesi gerektiğini savundu. Hakim ve savcı adaylarının atanması, yargı mensuplarının işe alınmaları, terfi ve eğitimleri gibi konuların HSYK'ya verilmesi gerektiğini söyledi.

Adalet Akademisi'ne özerklik verilerek, bağımsız bir bütçe oluşturulması, çalışanlarının işe alma ve çıkarma yetkilerinin kendi içinde oluşturulacak kurula verilmesi, HSYK'nın üyelerini, yüksek yargı mensuplarının kendi aralarından seçmesi ve Cumhurbaşkanlığının HSYK üyelerinin seçimi konusundaki katılımının kaldırılması gerektiğini ifade eden Yalçınkaya, ''HSYK'nın, yargıyı siyasi gücün etkisi dışında tutabilmenin güvencesi olması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır'' dedi.

Yalçınkaya, yargıç ve savcıların, Yargı Bağımsızlığı Hakkında Birleşmiş Milletler Temel İlkelerinin 9. İlkesine ve Hakimlerin Bağımsızlığı Hakkında Avrupa Konseyi Tavsiyesi'nin 4. ilkesine uygun bir şekilde, meslek birliği olarak ''Yargıç ve Savcılar Birliği'' adı altında örgütlendiklerini anımsatarak, Yargıçlar ve Savcılar Birliği'nin, tüzüğünde de belirtildiği üzere, ''siyaset üstü bir kuruluş olarak yargı bağımsızlığı, yargıç güvenceleri, hukukun üstünlüğü, yargının güvenilirliği ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi evrensel değerleri amaçladığını'' anlattı.



Savcıların meslek öncesi ve meslek içi eğitimlerinde hakimlerden ayrı tutulmasını isteyen Yalçınkaya, savcılar arasında kaliteyi artırmak ve soruşturma konusunda bilimsel çalışmalar yapılmasını sağlamak ve soruşturma kurumlarında görevli personeli eğitmek amacıyla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bağlı, ''Savcılar Akademisi'' kurulmasını istedi.

Yalçınkaya, konuşmasında basın özgürlüğüne de değinerek, Türkiye'de, basın ve medya kuruluşlarına karşı uygulanan ve basın hürriyetinin açıkça ihlali anlamına gelen bir takım uygulamaların, Avrupa Birliği Komisyonunun ilerleme raporuna da yansındığını kaydetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarında da ''basın özgürlüğünün belirli bir ölçüde abartmayı kapsadığının'' ifade edildiğini belirten Yalçınkaya, AİHM'nin ''siyasetçileri eleştirme sınırının, diğer bireylere göre daha geniş olduğunu ve kişilerin siyasi hayata girmekle, söz ve davranışlarının basın yoluyla kamuoyu tarafından yakından takip edilmesini kabul ettiklerini, dolayısıyla daha geniş bir hoşgörüye sahip olmaları gerektiği ve hatta hükümetlerin eleştirilme sınırının siyasetçiye oranla daha da geniş olduğunun'' saptandığını bildirdi.

SAVCILARIN DURUŞMA SALONLARINDAKİ YERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Cumhuriyet savcılarının duruşma salonlarındaki konumlarının, Anayasa Mahkemesi'nin yeni Yüce Divan salonundaki düzenleme ile tekrar gündeme geldiğini anımsatarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın duruşma salonundaki yerinin, kürsüden daha aşağı bir seviyede hazırlanmış platforma konulmasını eleştirdi. Sorunun kişisel değil, kurumsal boyutu bulunan bir konu olduğunu ifade eden Yalçınkaya, sorunun bir yüksek mahkeme başkanının tasarrufu ile çözülecek bir konu değil, yargı kararı ile giderilebilecek bir boyutta bulunduğunu söyledi. Türkiye'de adalet kurumlarını planlamak, kurmak ve idari görevleri yönünden gözetim ve denetimini yapmak ve geliştirmekle görevli Adalet Bakanlığı'nın yeni hizmet binalarında ve diğer yüksek mahkemelerin duruşma salonlarında, Yüce Divan salonunda yapılan düzenlemenin bir benzerinin bulunmadığını vurgulayan Yalçınkaya, şöyle konuştu: ''Yüce Divan salonundaki yeni düzenlemeye ilişkin olarak belirtmek istediğim bir diğer husus da ceza yargılamasına hakim olan ilkelerden birinin de 'yüze karşılık' ilkesi olduğu ve Yüce Divan salonunda mahkeme heyetinin bulunduğu konum ile savunma makamı için uygun görülen platformun konumunun anılan ilkeye aykırı bulunduğudur. Hukuksal yapımızla bağdaşmayan, yasama tasarrufuna da konu olup reddedilen ve önceliği de tartışmalı bulunan bu hususun, 'Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporları' ve yeni hizmet binası gerekçe gösterilerek çözümlenmeye çalışılması, uygulama birliğini zedelemiştir.''

ANAYASA MAHKEMESİ'NE BİREYSEL BAŞVURU
Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolunun açılması taleplerine de katılmadıklarını belirterek, ''Anayasa Mahkemesi'nin geliştirdiği anayasa şikayetine ilişkin anayasa değişikliği önerisinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki Anayasal hak ve özgürlüklerden birinin, kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulabileceği öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesi'nin, bu şekildeki önerisine katılmak mümkün değildir'' dedi.

Yalçınkaya, Türkiye için yeni bir konu durumunda bulunan Anayasa şikayeti ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi'nin nasıl bir karar vereceğine Anayasa taslağında yer verilmeyerek kanuna bırakılmış olmasının da sorun olduğunu savundu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya, ''Anayasal altyapı oluştuğu ve AİHM'ne yapılacak başvuruların azalacağı gerekçeleri ile gerek uluslararası gerekse ulusal pozitif düzenlemelerden kaynaklanan hiçbir zorunluluk ülke yargısı için hiçbir aciliyeti bulunmadığı halde, Anayasa'nın öngördüğü Yüksek Mahkemeler arasındaki sisteme ters düşecek şekildeki düzenleme girişimlerinin, Anayasa Mahkemesi'nin mevcut yapısının bir an evvel değiştirilme isteğine yönelik olduğu görülmektedir'' diye konuştu.

TCK'NIN 301. MADDESİ
Yalçınkaya, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 301. maddesinde yapılan değişikle, bu maddede belirtilen suçtan dolayı soruşturma yapmanın Adalet Bakanı'nın iznine bağlandığını anımsatarak, maddeye ''aşağılama'' ibaresi getirilerek, maddenin uygulama alanının daraltıldığını ve eleştiri varsa suç oluşmayacağının öngörüldüğünü kaydetti.

TCK 301. maddede geçen ''aşağılamak'' kavramı ile ''eleştiri'' kavramının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Yalçınkaya, ''Burada önemli olan husus, bir ifadenin ne zaman eleştiri, ne zaman aşağılama sayılacağının tespit edilmesidir. İfade, eleştiri kastı taşıyorsa, eleştiri hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek ve cezai soruşturma söz konusu olamayacaktır. Ancak ifadenin, ifade özgürlüğünün ve eleştiri hakkının kapsamında değerlendirilmesi söz konusu değilse, cezai soruşturma yapılması gerekecektir'' dedi.

Demokratik bir toplumda, 301. maddede sayılan kurumların eleştirilemeyeceğini ileri sürmenin mümkün olamayacağını ifade eden Yalçınkaya, önemli olanın söz konusu kurumlar eleştirilirken, eleştirinin sınırının ne olacağı konusu olduğunu belirtti. Yalçınkaya'nın konuşmasının ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından emekli olan ve kendi isteğiyle ayrılan Cumhuriyet savcılarına plaketleri verildi.

Onur günü törenine Onursal Yargıtay Cumhuriyet başsavcıları Nuri Ok, Vural Savaş, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Danıştay Başsavcısı Yılmaz Çimen, Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet savcıları katıldı.