Yeşilçam’ın ellerini öperim

Yazdığı yüzlerce senaryo ile Türk Sineması'na damgasını vuran senarist Safa Önal, "Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti" ile  öyle yaşanamayacak bir zamanı anlatıyor. ...

17.04.2009 - 20:34

Yeşilçam’ın ellerini öperim

"Gözümün önündedir, o Safa’nın hali. O Safa bana keder verir. Onu okşamak isterim. Ona çok yüklendiler. O da kaçmadı ve para da kazanmadı diyebilirim. Kazandığı kadarını harcadı, sarfetti. Müsrif değildim, kumarım yoktu, içkim çok ölçülüydü. Çapkın değildim, evli barklıydım, muntazam, iyi bir yaşamım vardı, inkar etmem, Yeşilçam’ın ellerini öperim her zaman…"

Sinemada olduğu 55 yıl içinde sayısız senaryoya imza atan ve sinemaya aktarılan 400'ü aşkın senaryosuyla Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başaran Safa Önal'la yaptığımız nehir söyleşi İş Bankası Kültür Yayınları'ndan "Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti" adıyla çıktı. Yaklaşık üç yıl süren söyleşimizde, Önal'ın "serüven değil, tutku" diye adlandırdığı ve "başka meslekler nasıl yapılır bilmem" diyerek tarif ettiği büyülü dünyayı onun ağzından dinlemek zevkli olduğu kadar öğreticiydi de.

"Öyle seviyordum ki bu serüvenleri ve yazmayı ve gitmeleri-gelmeleri. Bana hiç öyle zahmetli, beni yorucu falan gibi gelmiyordu. Ben başka bir şey düşünemiyordum ki!.. Hâlâ dünyada sinemacılıktan başka bir mesleğin nasıl olduğuna şaşmaktayım. Yani senaryocu ve yönetmen ve ışıkçı ve kameracı ve oyuncu, stüdyocu ve set işçisinin dışında başka meslekler nasıl yapılır? merakımdır. Ciddiyim. Bu doğrudur."

Hangi koşullarda yazıldıklarına ve çekildiklerine bakmadan tiye almaya bayıldığımız, hatalarını yakalamaktan hınzırca zevk aldığımız filmlerin bir çoğu da onun kaleminden çıktı. Çetin Altan'ın deyişiyle çoğumuzun iki satır dilekçe bile yazamadığı bir ülkede, yılda 32 senaryo yazdığı oldu. Çok yazdıkları, çok çektikleri için de eleştirildiler. Safa Önal, bir gecede "tek gecelik aşklarım" diye adlandırdığı senaryolar da yazdı, yazmak zorunda kaldı. Sinemanın altın çağına damgasını vuran senaristlarden biri olan Önal, insanüstü çalışma temposunu gülerek anlatırken, “Beni bir kafesin içine koyup, müzik eşliğinde gösterseler iyi para kazanırlar…”  diyordu.

İlk senaryo, Kanlı Para'nın afişi. Beyoğlu İpek Sineması. 1953 İlk senaryo, Kanlı Para'nın afişi. Beyoğlu İpek Sineması. 1953

Safa Önal kitabından alıntılarla starlar, onarılmamış kırgınlıklar (Kadir İnanır), imkansızlıklar içinde bulunan çözümler (boyası akan at), Yeşilçam'ın dillere pelesenk olmuş klişe sözleri (Size baba diyebilir miyim, zısttt Erenköy, abidik gubidik), Sadri Alışık, Zeki Müren, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Zeki Müren, Yılmaz Güney'li anılar...dan kısa bir alıntı:

(NOT:Bazı bölümlerin daha doğru anlaşılması için sorularla birlikte verildi)

SERÜVEN DEĞİL TUTKU!
Şimdi bu Yeşilçam serüveninin içine… Artık bu bir serüven olmaktan çıkıyor, bana göre serüvende de bir zaman vardır, bir takvim vardır: 1 yıl sürer, 3 yıl sürer, 5 yıl sürer; o zaman serüvendir. Yoksa o süreleri geçti mi, bir yaşam biçimi, bir yaşam tarzı olur, serüven olmaktan çıkar; yani günlük bir hayat haline gelir. Benimki, artık bir serüven değil de bir tutku haline gelmiş demek... 

Buğulu Gözler filmi. Türkan Şoray, Murat Soydan, kameraman Cengiz Tacer. Yönetmen Safa Önal. Yıl 1976. Buğulu Gözler filmi. Türkan Şoray, Murat Soydan, kameraman Cengiz Tacer. Yönetmen Safa Önal. Yıl 1976.

“STARLARA YAZMAK”... NASIL BİRŞEYDİR?
Hem kadın, “Evet, ben bunda oynarım” diyecek, o da star çünkü. Hem erkek, “Ben bunda oynarım” diyecek. Siz bunun ne kadar zor bir şey olduğunu bilemezsiniz. Bütün hayatım öyle gitti çünkü. Oturup diyalog saymışlardır. Bir akşam, mesela geç bir saatte bir star hanımefendi telefon etmiştir bana. Karşısındaki erkek de stardır: “Aşkolsun Safa bey!. Bana, yüz doksan üç diyalog yazmışsınız, ona iki yüz on tane..” Diyalog saymalar vardır, yani öykü içindeki etkinliğini, kişiliğinin öyküye getirdiklerini de bırakmamış… Hem onun hesabını yapmakta, hem de diyalog saymakta.

ÖNCELİKLE VE ÖZELLİKLE ÖPÜŞMEZLER…
Dün konuşurken, “Sevdirmeden, öldürmem” demiştiniz. Bir de, her oyuncunun kuralı vardır, yönetmenin, senaryocunun “Altın Kurallar” denilen… Türkan Şoray kuralları gibi…
Hepsinin yasaları az çok birbirine benzer. Fatma Girik’in de vardır, Filiz Akın’ın da vardır, Hülya Koçyiğit’in de vardır. Hepsinin vardır. Öncelikle ve özellikle öpüşmezler… Bu özellikleri bilince, rahat çalışırsınız… Mesela benim, “Aman şu sahneyi yazmayayım. Bu oyuncunun yasalarına, kurallarına uymaz” dediğim hiçbir senaryom yoktur.

Siz 1968’de yirmi beş senaryo ile en çok film senaryosu yazan kişisiniz... 1963’te yirmi iki senaryo ile Bülent Oran. 1964’te yine siz yirmi beş senaryo. 1966’da otuz iki senaryo... Bir senaryo yazmanın süreçleri düşünüldüğünde, bu insanüstü görünüyor…
Gibi değil, öyledir!.. Çünkü her şeyin çoğunu yetiştirdik sinemaya; yönetmen, kameraman, ışıkçı, figüran, oyuncu, set işçisi, prodüksiyon amiri, yapımcı, minibüs şoförü falan yetiştirdik de senaryo dalı zayıf kalmıştır. Yani Sadık Şendil, Bülent Oran, Erdoğan Tünaş, Suavi Sualp, Umur Bugay, Ahmet Üstel, Burhan Bolan, İlhan Engin... Başka... Vedat Türkali; o bir süre sonra bırakmıştır. Yani toplasan on senaryocuyu geçmez.

Birden ürküttün beni!.. Kendime inanmak istemedim… Bazı yıllarda (25-27)… Sonra başka bir yılda (32) senaryo… Hepsi star oyuncular, yönetmenler ve firmalar için… Biraz düşünmeliyim!..



Böyle bir tempoda çalışmaya herkesin talip olması beklenemezdi sanırım...
Ama o bir tutkuydu, kesin bir özveriydi. Herhalde bir on yıl, yirmi beş senaryonun altında yazmadım. Yaşamaya zamanınız yoktu. Kendinize özel bir zaman ayıramazdınız. Benim de yaşım yirmi beş, benim de yaşım otuz, benim de canım bu akşam çıkmak, eğlenmek, gezmek yarın da akşama kadar uyumak istiyor. Beş gün de başımı alıp bir yere gitmek istiyorum diye bir hürriyetten bahsedemezdiniz ama siz buna gönüllüydünüz.



Ölülerin yaptıklarıyla ilgili bir şeyler anlatmaktan kaçmaktayım. Çünkü “Yalan söylüyor! Yanlış hatırlıyor” ya da “Doğru söylüyor” deme imkanları yok. Ben hoşlanmıyorum. Başkalarında okuduğum zaman da bazen rahatsız ediyor. Aradan üstelik bu kadar yıl geçmiş… Şimdi bunları tekrar kanatmanın yararı olduğunu sanmıyorum.

Söylemiştim, yönetmen dostum Ziya Öztan öğrenmiş böyle bir anı meselesine girdiğimi. Gülle gibi bir laf etti: “Anı yazan, ya da anlatan önce cesur olacaktır. Kuralı budur” dedi. Bu laf son derece doğruydu, fakat ağırdı.

Cesaretin yetmediği, ya da cesaretin doğru olmadığı yerler, anlar var. Yani rahmetlidir, iyi anılar bırakıp gitmiştir. Hatırasına saygısızlık etmenin, ille eskiyi karıştırıyorum, maziden bir ses getirmek istiyorum, sinemaya ya da hangi mesleği yapıyorsa, onun bir gerçeği daha ortaya çıksın diye bunu anlatıyorum demenin, bana göre hiçbir sağlıklı tarafı yoktur. Birçok şeyi insanlar unutmalıdır ya da unutmuş görünmelidir ve o derinliklere girmemelidir. Birileri enteresan bulacak, iki kitap daha fazla satılacak. Bir yerde polemik olacak, biraz gürültü getirecek, oradan bir gazete, buradan bir televizyon bu işin üstüne gidecek, haydi bir parlama olacak, “o dedi ki” “sen ne diyorsun” diye koşacaklar. Bu kötü! Bunu sevmemekteyim. Ömrümün bu son çağında, son perdede böyle itişip kakışmayı...

İTİŞİP KAKIŞSAM NE OLUR? GELMİŞİM GİTMEKTEYİM.
Bundan sonra itişip kakışsam ne olur? Gelmişim gitmekteyim. Burada çekingenlik sözkonusu değil… Hepimiz hatalar yaptık… Bir derviş halimiz de yok. İnsanız, elbet birtakım öfkeler, birtakım hırçınlıklar, birtakım yanlışlıklar, hatalar yapacağız!.. Bunlar olmuştur, sendelemişizdir veya başkalarına istemeyerek kötülüğümüz dokunmuştur ya da bize dokunmuşlardır, mümkündür. Ve bu hiç bitmeyecek.

Küçük Ev filminin çekimi sırasında Safa Önal. Şarköy, 1978-79 Küçük Ev filminin çekimi sırasında Safa Önal. Şarköy, 1978-79

“PARAYI BİZ KAZANDIK. SAFA’NIN SADECE KARNINI DOYURDUK”
Mesela bir akşam Cüneyt Arkın’ın evinde, İrfan Ünal, karısı rahmetli ve aziz Tuncay, Cüneyt Arkın, karısı benim iyi arkadaşım Betül Hanım, ben yalnızdım, yemek yiyorduk. İrfan Ünal’ın bir lafı vardır: “Parayı biz kazandık. Safa’nın sadece karnını doyurduk” demiştir. Şimdi yanmaktayım, “Bu kadar üzülüyorsan, bir çek yaz bana” demediğime, sonradan hayıflanmışımdır!

TAZYİK NEYMİŞ BAKALIM, BİRAZ AÇALIM.
Mesela, Şile’deyim, almışım karımı tatile gitmişim. Türker İnanoğlu’nun bir senaryosunu yazmaktayım. Biraz dalgacı, biraz avareyim… O, anılarında bunlardan bahsetmiş, fakat çok üstü kapalı “Benim tazyiğime dayanamadı Şile’ye gitti” diyor. Tazyik neymiş bakalım, biraz açalım.

Bir kaç gün geçti, artık başlarım gibi geldi. Yorgundum, yaz başıydı, zaman hoştu, ben gençtim, yeni evliydim, ama sinema bunu dinlemez, burada Türker İnanoğlu’nun da hakkı var, günahı yoktur. İş yürüyecektir, film çekilecektir. İsmail Gonca vardı, sağlam iyi dostumdu benim. Prodüksiyonuna bakıyordu Türker’in. İstanbul otobüsü geldi, bir öğleden sonra… Ben, otobüsün önünden geçeceği Hikmet’in Kahvesi’nin karşısında, ıhlamur ağacının altında gazoz içerek, tavla oynuyordum. Otobüs, yaklaştı. Bizim önümüzden geçerken yavaşladı. Arka kapısından da tramvaydan atlar gibi İsmail Gonca atladı. Benim yüreğim “hop” etti. Bir suçluymuşum da, piyastos edilmişim, bir baskına uğramışım. İçimde bir heyelan, yüreğimden aşağıya doğru bir kayma… “Hoşgeldin” dedim, öpüştük… Sanırım dört veya beş gün Şile’de yanımdan ayrılmadı da ayrılmadı!.. Senaryoyu yazdım… Aldı, İstanbul’a döndü… Film de çekildi de, eskidi gitti…

Ama bazı şeyler hâlâ kanama yapıyor ve üzüntü veriyor… Karımdan dinlemişimdir, ilk karım anlatmıştır bana: Soğuk bir gün, kar yağmıyor ama, yağacak gibi, çatır çatır kaldırımlar maldırımlar... O gün belki yazmamışım. Akşamüstü tezgâhına gitmişim. İki-üç dostumu göreceğim, bir-iki içeceğim, biraz efkâr dağıtacağım. Sohbet edeceğim, döneceğim evime.

1973-74 Sinema Yılı'nda Safa Önal çalışmaları... 1973-74 Sinema Yılı'nda Safa Önal çalışmaları...

Ben dışardayken Türker gelmiş, o zaman Sıracevizler’de oturuyorum. Bir süre beni beklemiş, apartmanın karşısında, üşümüş herhalde, sonra gelmiş kapımızı çalmış, karım açmış. Sekiz-sekiz buçuk gibi, fazla da gecikmiyorum, eve dönüp karımla yemek yiyeceğim, mutluyum çünkü onunla. Bunu cihân-ı âlem bilir. Hiçbir eklemem veya çıkartmam yoktur anlattıklarımda. Biraz rengi uçuk, hoşgeldin beşgittin, ama gergin: “Hayrola!” dedim, “Bir tatsız halin var.” Dedi ki “Biraz önce Türker Bey uğradı. Çok öfkeliydi. Sana çok kızıyordu. Senaryosunu geciktiriyormuşsun veya geciktirmesen bile vermen gereken kadarını vermiyormuşsun!. O kadar kızgındı ki!..” Ve benim için kötü, ürkütücü şeyler söylediğini anlattı… Şimdi o, sinema dışından bir kadın. Neyin ne olduğunu pek iyi bilmiyor. Beni de seviyor. Karımı teskin edene kadar “Öyle şeyler olmaz, aramız baldan tatlıdır. Göreceksin gene ne kadar güzel yürüyeceğiz” demişimdir.

ONARILMAMIŞ KIRGINLIKLAR VE KADİR İNANIR
Bütün bunlardan sonra, kırgınlık nedenlerini anlatmanın bir gereği yoktur, son derece kırıcı, hatta hakaret edici diyebileceğim konuşmalar yapmıştır Kadir İnanır. Geçen sene Altın Koza için toplandığımız zaman Adana’da, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü vermek için gelmiştir, çok ağır şeyler söylemiştir, inanılmaz üzülmüşümdür. İnanamayacağınız kadar üzülmüşümdür. Bunları asla hak etmiyorduk, biz büyük bir hevesle, büyük bir emek vererek, yani bizim neyimiz varsa, bu iş için biriktirdiğimiz, herşeyimizi vererek çalışıyorduk İrfan’la, bağıra çağıra, çok yorularak! Ağır yaralanmışımdır…

Şöyle baktım meseleye; 55 yılım bitmiş sinemada. Bu 55 yıl içinde kime hizmet ettiysem, helal olsun. Bir tek hizmet ettiğime pişman olduğum kişi Kadir İnanır’dır. Yani bu hizmetimin karşılığı aşağılanma olmamalıydı.

Şöyle düşünüyorum gelecek için; benden evvel veda ederse, ki zannetmiyorum, ondan çok yaşlıyım, ben onu uğurlamaya gitmem! Doğal olarak benim ondan önce yolcu olmam gerekir. Yolcu olduğum zaman da onun beni uğurlamaya gelmesini kesinlikle istemem! Böyle iki kişi daha var; biri sinemadandır, biri sinema dışıdır, yani helalleşmeden, helallik istemeden ve helallik vermeden gitmek istediğim, sadece 3 kişiden biridir. Kırgınlığım bu boyuttadır.



İlk filmimi Zeki Müren’le çekiyordum. “Paydos”, çalışma bitti bugün!… Set amirinden başlıyordum teşekkür etmeye: “Benim için yoruldun, teşekkür ederim”… Orada Zeki Müren falan bekliyorlar. Ondan sonra da setçiler, üç daha, dört daha, neyse!.. Onlar bittikten sonra ışıkçılar, sonra kameraman ve kameraman asistanı… Sonra starlara, eğer beklemeyip, gitmişlerse; kalan oyunculara onlara teşekkür ediyordum. En son kendi asistanıma, hem teşekkür ediyordum elini sıkarak, hem de metraj istiyordum. “Kaç metre çektik bugün? Ve kaç metre negatifimiz kaldı?..” Negatif son derece kıymetli çünkü!.. Eroin bulursun negatif bulamazsın. Sana verilen en fazla metre 5 bin metredir. Sen bu 5 bin metre ile 2 bin 400 metre film yapacaksın, 120 metre fragman yapacaksın. Ancak gerisi senin tekrarına girebilir, tekrar edebilirsin. Ne kadar yapabileceksen, koca bir film süresince…

Şimdiki gibi filmi çekerken, monitörden seyretmek gibi bir kolaycılık da yok… Buna rağmen, kötü planlamak, kötü çekmek beni şaşırtabiliyor…

Ve biz bu filmleri çekerken, bir gün Topkapı filmi çekilmeye başlandı. Jül Dasen geldi buraya, yönetmen. Seyrediyordu, o gün çektiklerini... Ne yapıp, edip ona böyle bir hazırlık yapabilmişler. Akşam seyrediyormuş, beğenmiyorsa ertesi gün yeniden çekebiliyormuş. Kendisine tanınmış metraj 50 bin – 60 bin metre arası…

Bu benim yönetmenlerim, benim oyuncularım, ışıkçılarım, makinecilerim, setçilerim, figüranlarım falan var ya! Onların ellerini öper, başıma koyarım. 4 bin 500-5 bin metre ile bütün tekrarları içinde, nice filmler çektik. Ayrıca, mesela uzun bir plan çekmek istiyorsun, 100 metrelik plan. Oyuncuların hazır, trafiğin hazır, makinen hazır, prova yapılmış, diyalog alma meselesi bitmiş, asistanların hazır, her şey hazır, başlarsın... Bir arıza olur… Makinada… Ya da oyuncuların biri tekler, yürürken ayağı seker, lafını bulamaz, asistan geciktirir bir diyaloğu, araya bir şey koyamazsın çünkü tek plan çekiyorsun, montaj şansın yok. İlk lafın şudur: “Stop” Durur çekim!.. Makinacıya sorarsın: “Kaç metrede bu iş oldu?” “20 metre, 25 metre” derse, eh belki cüretin vardır yeniden çekmek için… “40. metrede” derse, öyle bir şansın, öyle bir lüksün olamaz!.. 40 metre ziyan olmasın diye makinanın yerini değiştirirsin, durup-dururken başka bir açıya geçersin… İyi mi!..

Çılgınlar, 1976. Türkan Şoray, Ekrem Bora. Çekim sonrası Kilyos dönüşü. Çılgınlar, 1976. Türkan Şoray, Ekrem Bora. Çekim sonrası Kilyos dönüşü.

YAĞMURDA BOYASI AKAN AT
Ha, Yılmaz’ın filmiyle ilgili, anlatayım, kayda düşsün. Şimdi Yılmaz Atadeniz film çekiyor. Daha çok avantürler yaptı. Bir tek film çalışabildik beraber. Ant Film, Turgut Demirağ… Bir Jules Verne romanından. Söylemiştim İki Sene Mektep Tatili’nin yazdım ve Yılmaz çekti. Yazık ki uzun bir dostluk pekiştirmedik o sırada. Son 7,8 senenin yaman arkadaşlarından biri oldu, kaybettiğimiz 40 yılı kazanmaya çalışıyoruz şimdi… Bir kovboy filmi çekiyor, western çekiyor Tamer Yiğit’le… Tamer Yiğit siyahlar giymiş, siyah çizmeler… Başta kovboy şapkası, efendim, siyah maske takıyor, siyah gömlekli, siyah tabancalı, siyah eldivenli bir adam ve siyah ata biniyor… Filmin bitmesine bir gün kala veya son çekim günü, Tamer Yiğit’in, (Tamer Yiğit’i de sevgiyle anarım… Tamer Yiğit de Ses dergisi yarışmasını kazanarak, sinemaya gelmiş bir armağandır. Karakterli, düzgün, muntazam, ağzından çıkanı kulağı duyar, böyle ciddi, dürüst, tatlı, arkadaşlığı yaman bir adamdır. Arkadaş olunması gereken bir adamdır, onu da unutmamak gerekiyor. Özel hayatında çileler çekmiş, fakat o çilelere direnmiş, göğüs germiş, sonunda da mutluluğu bileğinin gücüyle, hakkıyla almış bir adamdır Tamer. Bütün o yakışıklılığının ardında bir de iç güzelliği vardır onun…)

BENİM SİNEMAMDA BUNLAR ÇOKTUR
Son gün atı bulamıyorlar, at sahibi almış siyah atını gitmiş, Eskişehir dolaylarında bir yerdeymiş herifin mekanı, bulmaya, almaya, getirmeğe imkan yok! Yılmaz’ın aklına muhteşem bir fikir gelmiş, “getirin herhangi bir at” demiş ve beyaz bir at getirmişler. Siyaha boyamış, “Aa valla oluyor! Yaşa Yılmaz abi”… Siyaha boyamışlar atı. Tamer de binmiş, ee, at attır, siyahsa siyahtır! Seyirci neyini fark edecektir? Her şeyler tastamam. Binmiş atın üstüne, karşı yamaçtan bu yamaca, kameranın olduğu yamaca doğru dört nala gittikçe büyüyerek, gelecektir. Megafonla bağırılmış.. Motör!.. Tamer atı mahmuzlamış dört nala gelmekte. Apansız bir şimşek çakmış, gök gürlemiş, yağmur başlamış… Şakırtılı bir yağmur, öyle de hızlı yağmakta ki.. At, dört nala yaklaşmakta, bir taraftan da yağmurla siyahtan beyaza dönmekte… Kameraman, onun yanında Yılmaz, asistanlar dehşet içindeler… Sırılsıklam olmaktalar, farkında değiller, “Yahu bu at beyaza dönüyor, hay Allah kahretsin” sesleri arasında. Böyle güzel bir anıdır. Benim sinemamda bunlar çoktur.

“SİZE, BABA DİYEBİLİR MİYİM?”
Editörümüz Levent Cinemre’nin merak ettiği bir şey vardı, Türk sinemasında klişe olmuş birtakım sözler “senin annen bir melekti yavrum” gibi... Sizin de senaryolarınızdan hatırlayabildiğiniz bu tip sözler var mı acaba?
Hayır, yok sanırım. Filmlerin kendi bünyeleri içinde neler konuşulmuşsa, insanların hoşuna gitmiştir böyle diyaloglar. Mesela benim hiç hatırlamadığım, yazdığım andan sonra geçip, benden gitmiş olanlar vardır. Oya Aydoğan söylemiştir bana “bir diyaloğunuz vardır, bir türlü unutamam” demiştir… Benden silinmiş, gitmiş… Ateşdağlı yazmışım, Harika Avcı’yla, Kadir İnanır oynamışlar ve Ahmet Mekin. Orada Kadir İnanır âşık olmuş, Harika’ya. Bir türlü cevap alamamakta, kötü bir mazisi var adamın!.. Aralarını bu ayırmakta, ama adam pişmandır ve tekrar o eski hayatına devam etmeyecektir. Buna kadın bir türlü inanmaz. Ben de dedirtmişim ki orada, isyan etmiş bir yerde Kadir İnanır “sen insanı pişman olduğuna da pişman edersin” demişim. Öztürk Serengil’e yazmışımdır “abidik gubidik” birara ağızdan ağıza dolaşmıştır. Anlaşılmaz bir laf söylersin “yahu ne dedin” der, “zısttt Erenköy” diye karşılarsın… Bunların üstlerinde ben pek durmadım…

Bu konuda Bülent Oran’ın ustalığı önde gelir. Geçen yıl İzmir’de Konak Belediye Başkanlığı’nın himayesinde bir “Bülent Oran” paneli tertiplenmişti, çağrıldık. Ben, Hülya Koçyiğit ve Sırrı Gültekin şimdi rahmetli yönetmen arkadaşım, üçümüz gittik. Orada rahmetli Bülent Oran’ın bir belgeselini izledik. O belgeselin adı “Senin annen bir melekti yavrum” idi, yani bu ilkleri başlatan ve böyle sloganları getiren, oturtan ve devamlı kılan Bülent Oran’dır. Ben hatırlamıyorum. Sadece, sevgili arkadaşım, kalemini, anlatımını sahiden ustaca bulduğum Arda Uskan, geçenlerde bir akşam, “senin de böyle yayılmış bir diyaloğun var” diye bir hatırlatma yaptı… Sordum… “Size, baba diyebilir miyim?” dedirtmişim kimsesiz bir çocuğa, iyi bir adam için…



Önce de görmemiştim, ondan sonra da bir daha olmadı… Benim itikadım içinde, bu anlatacağım Sadri içindi sanki… Çiçek Pasajı'na Balık Pazarı kapısından girilecek yerde, tam ortada, yolun ortasında bir adam oturmuştu, akardion çalıyordu. Bir ufak taburenin üzerine oturmuştu, ayağında bugün artık hiç kimsenin görmediği, bilmediği, aklına bile getirmediği mabeyn terlikler vardı. Ben o mabeyn terliklerden bugün değil 10 sene evvel aradım “ne diyorsun, mabeyn terlik nedir” dediler bana Mercan’daki terlikçiler bile… Mahmutpaşa’da bile!.. Bitmiş, bir şeyler kesin bitiyor… Ayağında mabeyn terlikler, yüzü biraz pomatalıdır adamın, uzun favorileri var hareketleri fazlaca zarif, önünde limon ve portakal sandıklarının parçalanmış halleri durmakta, yakmış onları ayağının dibinde, duman yapmaktadır, pek hızlı yanmamakta, dumanı az… Öyle bir adam orada çalmakta, ne çaldığını hatırlamıyorum ama ikimiz de durduk Sadri’yle, onu seyrettik. Girdik, hemen solda o zaman ne güzeldi, fıçılar vardı, lokantaların, meyhanelerin önlerinde fıçıların durmasına, olmasına ve fıçıların üzerinde içilmesine izin vardı. Sonra bunu yasakladılar!.. Ne İstanbul’u, ne içkiyi, ne şairi, ne şiiri bilmeyenler geldiler, onları yasakladılar… Onların yerine masalar kondu, daha çok tecimsel bir hal aldı iş, ama tadı tuzu bana göre şiiriyeti, o ufak fıçının üzerinde biraz sıkışık, biraz tıkışık, ufacık tabaklardan yiyip içmelerin tadı tuzu uçtu gitti!..

Şile plajı, 1971. İsmet Ay, Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Zeki Müren ve Safa Önal. Şile plajı, 1971. İsmet Ay, Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Zeki Müren ve Safa Önal.

TÜRKAN ŞORAY GÖRÜNDÜĞÜNDEN ÇOK DAHA ZEKİDİR, CİNDİR, SAKLAR KENDİNİ…
Aramızdaki benzersiz dostluk, bütün anlatma zamanlarımı aşar…

Kişilik sahibidir bir defa, kesin!.. Göründüğünden çok daha zekidir, cindir, saklar kendini… Göründüğünden çok daha öfkeli, asabidir. Göründüğünden çok daha fazla korkusuzdur. Bunların bende örnekleri vardır. Bu örneklerden, belki bir-iki ufak söyleyeceğim olur, ama birçok şeyi anlatmanın gereksiz olduğuna inanıyorum.

Yoksul ve kenar bir semtten gelmiştir. O niteliği, (o bir niteliktir, insanı hayata farklı hazırlayan bir şeydir) bollukla, aman aman dadılarla, halalarla, keyiflerle, köşklerde, yalılarda, apartmanlarda doğup büyümemiştir. Hayatın zor, meşakkatli bir katmanından gelmiştir. Bu, ona çok katmıştır. Yani filmlerindeki o kavi, gerektiği zaman dirençli, katı kadın, o yüklenen, o zor yapılabilecek bir şeyi kolayca yapabilen kadının, inandırıcılık getirmesi, kesinlikle hayatla çok erken başlayan çarpışmasının sonucudur… Bu, bildiğim kadarıyla Fatma Girik’in zirveye çıkışında çok önemli bir etkendir…

Safa Önal, Yeşilçam’ın Yılmaz Güney'e bakışını şöyle anlatıyor:


YILMAZ GÜNEY'İN FİLMLERİNİ İSTANBUL SİNEMALARI’NA SOKMUYORLARDI
Önceleri zor kabullenildi… Başlangıçta ekonomik sıkıntı, yoksulluk, çok parasızlık çektiği muhakkak. Çekinmesiz bir adamdı, yani gizlemez, açık!.. Mesela bir film şirketinde, afişlerin üzerinde yattığı söylenmiştir. Öyle tahammül etmelerden geçmiştir. Filmlerini İstanbul Sinemaları’na sokmuyorlardı. Üç sinema ayağı var, on iki sinema, on bir sinema yine on iki sinema, Yeşilçam’ın önde gelen, sözü geçen, çok film yapan, starlı film yapan yapımcıları aralarında sinema tarihlerini, otuz altı hafta sanıyorum, paylaşıyorlar…

Uzun süre takmadılar İstanbul Sinemaları’na filmlerini, ya da çok ufak sinemalara takıldı, geçti, gitti. İlk defa Akün Film’in sahibi İrfan Ünal, ona Hülya Koçyiğit’le bir film yaptı; “Zeyno”. Yılmaz o filmle çıktı, İstanbul Sinemaları’na… O zaman da kapalı baktılar, ama o bildiğini okuyordu. İstanbul Sinemaları’nın dışında, Anadolu Sinemaları’nda öylesine bir ağırlığı vardı ki, ister istemez, yapımcılar bir yerden sonra Yılmaz Güney’i kabullenmek, Yılmaz Güney’le çalışmak, Yılmaz Güney’in filmlerini benimsemek zorunda kaldılar. Bu konuda tektir… Başka hiçbir oyuncu örneği yoktur… Kendini böyle uğraşa uğraşa, didine didine, hiç gerilemeden kabul ettirmiş bir adamdır. Çok iyi bir oyuncuydu, yani taklit etmeye kimse Allah’tan kalkışmıyor, komik olur çünkü… Yılmaz Güney kendi kimliği içinde ve o kimliği kesinlikle hiçbir tarafından zedeletmeyen bir yapıyı taşıyordu.

Mesela sigara içer, (görmedim o filmi, anlattılar…) Baş oyuncu kadın yanıbaşındadır, Yılmaz birilerine komut vermekte, diskur çekmekte, horlamakta, harlamakta… Sigara içiyor o sırada ama, hanım oyuncunun elini açtırmış, o el, sigara tablası... Külünü ona silkiyor, konuşmaya devam ediyor. Bakmıyor bile kadına!.. Eee alkış, kıyamet götürüyordu…

Kaçırdığım bir filminden parçaları geçen yıl Sinema Bayramı’nda çağrılı olarak gittiğim bir “Vecdi Sayar” toplantısında gördüm… Dost Vecdi Sayar’ın hazırlattığı beş-altı filmden oluşmuş bir kolaj vardı. Orada Yılmaz’ın bir sahnesi var, şaşırdım. Kendisi yazmış. Tetikçiyi oynuyor... Öldüreceksin diyorlar. Parayı veriyorlar, öldürecek. “Ben yalnız cumaları adam öldürürüm, sevaba girmek için” diyor!.. Bunu söylemek kolay bir iş değildir. Sonra da kimse söyleyemedi.

ZEKİ MÜREN’DEN GRİLER VE PEMBELER...
Ve olağanüstü zeki.. Ve yalnızdı, onu bilmekteyim, yani o bütün keyfinin, bütün o şöhretinin, bütün o kazancının, “Şişli’de bir sokakta Zeki Müren 1, Zeki Müren 2” diye apartmanı vardı falan. Bütün bunlara rağmen yalnız olduğunu, mutlu ya da mutsuz olduğunu bilemem ama yalnız olduğunu biliyorum. Ona Aşktan da Üstün’ü yazdım, Hep O Şarkı’yı yazdım, İnleyen Nağmeler’i yazdım, çektim, Kalbimin Sahibi’ni yazdım çektim, bir tane daha var beş tanedir ve ister istemez aramızda bir dostluk, bir görüşme, bir buluşma, hele İstanbul dışındaki çekimlerde, akşam yemeklerinde beraber içmek!.

Ondan şarkı istemeyeceksiniz, çok ağır gelir, üzülürdü. O yüzden kendi saygımız içinde beklerdik, yalnız viski içerdi, bir kadeh viskiden sonra birdenbire bir ses başlar, harikulade bir ses başlar, zamanın ve mekânın bilinmedik bir yerinden gelir o ses, soyut bir evrenden gelir; şuradan, buradan, oradan diyemeyeceğim bir yerdendir o ses. O Zeki Müren’in sesidir.

Kalbimin Sahibi filminden... Zeki Müren, Sema Özcan, Piraye Uzun. 1969. Kalbimin Sahibi filminden... Zeki Müren, Sema Özcan, Piraye Uzun. 1969.

BEN BEN ONA HİÇ ZEKİ DEMEDİM
Ona hiç Zeki demedim. Bir ona Zeki dememişimdir, gıyabında da, yüzüne karşı da… O benim için hep Zeki Bey’dir, bir de Türkân Şoray için… O gıyabında konuştuğum zaman da, yüz yüze de Türkan Hanım’dır. Mesela rahatlıkla Filiz’e Filiz demişimdir, Akın’a. Hülya Koçyiğit’e Hülya demişimdir, Fatma’ya Fatma demişimdir, Türkan Hanım’a “Türkan” diyememişimdir.



Altı bin beş yüz, altı bin yedi yüz Türk Filmi var yapılmış. Daha önceki Sinema Kanunu’na göre bütün bu filmlerin sahipleri yapımcılardı. Yüz elli defa oynatırlar televizyonlarda, sinemalarda vizyonlara sokarlar, seyrettirirler, paraları alırlar, dışarıya satarlar, dış ülkelere… Siz zırnık alamazsınız. Müthiş bir dengesizlik. Tahammül edilmez bir iş. Çünkü A’dan Z’ye bir filmin bütün işlemlerini siz yapmış, tüm zahmetlerini sizler çekmişken, bütün işlevi borç ya da vadeli senetlerle para bulmak olan yapımçı, herşeyin sahibidir..

Sonra 1995’te çıkarılan kanunda, bir sinema eserinin sahibinin, yapımcı yerine, yönetmen-senaryo yazarı-özgün müzikçi olduğu tasdik edildi, tasrih edildi, açıklandı… Yalnız en alt satıra bir not konuldu, meclisin kalabalığı arasında ve oturum kapanacağı sırada, şöyle bir şey kondu: Yapımcılar, yani sermaye sahipleri yine üste çıktılar ve kazandılar; “Bu yasa 1995’ten sonraki filmler için geçerlidir” diye bir ufak bir cümle eklediler. O cümle ile altı bin dört yüz Türk filmine emek vermiş bizlerin bütün hakları, bir anda elimizden yine alındı, yine onların cebinde kaldı.

TRT’DEN BİRKAÇ TRİLYON ALMAM GEREKİYOR
Mesela benim TRT’den birkaç trilyon almam gerekiyor. Dijitürk’te ortalama kırk, elli filmim bir ayda, iki yüz defa geçiyor. Bir film iki defa-üç defa dönerek... Bunların belgeleri, ayrıca Digitürk dergileri ortada. Televizyon gösterimleriyle, diğer bazı kanallarla da hak kapışmasındayız… Allahtan Anayasa’nın 90. maddesi değişti. Bunu şiddetle isteyen de hem Avrupa Birliği idi hem bizim Anayasa Mahkememizin Başkanı… “Utanıyorum bundan” diyordu. Şimdi 90. madde şöyle oldu: “İç Hukuk anlaşmazlıklarında, Dış Hukuk geçerlidir.” Biz içerde bu davaları kaybedersek, ülkemizdeki mahkemelerde, Temyiz dahil kaybedersek, o zaman İnsan Hakları’na gideceğiz. Avrupa’ya çıkacağız. Sonuna kadar kovalayacağız. Herhalde Avrupalı böyle bir şeye gülecektir. 1995 öncesi - 1995 sonrası nasıl bir şeydir, nasıl bir mantıktır diye! Çok şükür, açtığımız bütün davaları kaybetmekteyiz. Böyleçe Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yolumuz açılmakta..

MÜTHİŞ KEDERİM VAR, MÜTHİŞ!..
Hakkımızın ne kadar çok yendiğini anlatamam.!..Müthiş kederim var, müthiş!.. Biz, yapımcılar para kazanmasın demiyoruz ki! Yapımcılar o filmleri yine satsınlar, yine kiralasınlar televizyon istasyonlarına. Ama onlar ekmeğin içine tereyağ sürüyorlarsa, öyle alıyorlarsa o parayı, hiç değilse dış kabuğunu da bize bıraksınlar. Yani yine yüzde ellisini-altmışını onlar alsın, biz de bu tarafta filmi çeken yönetmen, yazan senaryocu olarak, müziğini yapan adam olarak, oyuncular olarak biz de kendimize göre bir para alalım. Biz emek vermişiz o filmlere, bunu alalım bari. Ve yasa, “sizsiniz sahibi” diyor, cümle, kural olarak diyor. Kimsenin bir şey aldığı yok.

CİNNET GETİRİR İNSAN!..
Ben geçip gideceğim. Ama bu mesleğe gelenler, çok uzun değil, belki bir on sene sonra bunları okudukları zaman şaşırıp kalacaklar, gülecekler “nerelerden geçmiş, bunlar ne demek” diyecekler… Böyle bir şey olur mu, yani filmi çeken yönetmen, kanun söylüyorsa parayı alacaktır. 1995 öncesi-1995 sonrası! Hangi mantığa göre? Ben filmin sahibiysem sahibiyimdir. Değilsem değilimdir. Sen bana o hakkı tanımışsan, ben onu 1950-60-70-80’lerde çekmişsem, yazmışsam suç mu işlemişim, niye o zaman sahibi değilim? Niye 1995’ten sonraki filmlerin sahibiyim? Cinnet getirir insan!..

İÇLER ACISI AMA GERÇEK!..
Bunlar akçeli davalar olduğu için, davayı açarken para yatırmak gerekiyor mahkeme veznesine. Bizim paramız çok hesaplı olduğu için, büyük miktarlarda dâvâ açamıyoruz. Bir trilyon, beş yüz milyar falan, asıl hakkımız saklı kalmak şartıyla, diyoruz… Sembolik bir on milyarlık dava açıyoruz. On milyarlık davaya beş yüz elli milyon lira para lazım. Bir dönemin çok başarılı ünlüsü, arka arkaya filmler çekmiş rahmetli Natuk Baytan’ın eşi bu parayı bulamıyor. Nejat Saydam’ın, yani sinemayı sinema yapanlardan.. O güzel filmleri çeken Nejat’ın oğulları o parayı ancak denkleştirip beş yüz milyon lira verebiliyorlar. Bazı arkadaşlarımız “Gönlümüz sizinle ama biz o parayı bulamıyoruz” diyorlar. Bir Orhan Aksoy, benim için Türk Sineması’nın öndeki dört veya beş yönetmeninden biridir. Beş yüz elli milyon lirayı bir araya getirip veremiyor, o yüzden aramızdan çekilmek zorunda kaldı. Sonra da kıt kanaat yaşayarak, zengin ettiği hiçbir yapımcı tarafından aranmayarak, onları aramayı zul sayarak onuruyla öldü...Nerede devlet yardımı?.. Buna bir Aram Gülyüz’ü katabilirim. Komedi avantür dediğin zaman tek tabanca. Ülkü Erakalın, duygu filmlerinin çok önemli bir yönetmeni!. Atıf Yılmaz ve onun gibi rahmetli Sırrı Gültekin... Ve artık setlerden uzak bir Mehmet Dinler. Bir de bunlar var o dönemde. Bir dönemin insanları, sinemayı sinema yapanlar, para kazandıranlar şimdi haklarını savunmak için gerekli parayı mahkeme veznesine yatıramıyor ve yavaş yavaş geri çekiliyorlar. Neden? Öbürleri de, onların yaptığı bu filmlerin paralarını afiyetle yiyorlar. Bir defa bir para vermişler. O da ceplerinden çıkmamış, bölge işletmecilerinden almış film yapmışlar. Sen yazmasan, o yönetmese, beriki oynamasa, onun yapacak hali falan yok. Ama “Yahu, haklısın, buyur yüzde yirmi beşi de senin olsun” duygusu bile taşımıyorlar. Rahmetli senaryo ustası Bülent Oran, “Bir on liracık alayım da öyle öleyim...” diyordu, gözleri açık gitti. Atıf Yılmaz abi, rahmetli Sırrı Gültekin... Bu adamların hepsi sinemamıza “altın çağ” yaşatmışlar... Sonra yaşlanmış,bir kenara çekilmişler. Bu filmleren hakları olan parayı alamadıkları için yokluk içinde öldüler!. Cenazelerini ise, haklarını engelleyen yapımcılar kaldırdı. İyi mi!..

SABANCI'NIN VAR BENİM EMEKLİ MAAŞIM YOK
Ben şu yaştayım, elli dört yıldır bu işi yapıyorum. Benim şu anda emekli maaşım yok. Başvurularıma rağmen. Bir dönemmiş o. Bir tarih varmış, o tarihte başvurmadığım için o hakkı yitirmişim. Bir türlü emekli olamadım!.. Düşün ki bu memlekette Sakıp Sabancı’nın emekli maaşı vardı, resmen. Ve onu hakkıydı bu. Suçlayarak değil, bir imdat arayarak söylüyorum.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...