GÜNAHLAR ŞEHRİNİN SEVAP STANDARTLARI - 28.05.2004

Gerçi siz bu yazıyı okurken dönmüş olacağım ama bu satırları yazarken Las Vegas’taydım.

Günahlar Şehri olarak da anılan dünyanın kumarhane cenneti Las Vegas, Computer Associates’in (CA) iş yönetimindeki son teknolojik trendleri tanıttığı CA World’e ev sahipliği yapıyor. Buradan izlenimlerimi, pazar günleri yayınlanan Bilgi Çağı Yorumları köşemde ayrıca yazacağım. Şimdi değineceğim konu standartlar.

Türkçe F klavye, uyduruk Türkçe Q klavye tartışmasını izleyenler, standart konusunun tartışmadaki öneminin de farkındadırlar. F klavyenin önemi bir Türk standardı olmasından ve bu standardın devlet-ithalatçı işbirliğiyle uyduruk bir klavye dizilişi olan Türkçe harf destekli Q klavyenin istilasına kurban edilmiş olmasından kaynaklanıyor. F klavyeye karşı çıkan Hıncal Uluç da dahil bir grup, uyduruk Türkçe Q klavyeyi standartlaştırmamız gerektiğini savunuyorlar. Gerekçeleri ise Q klavye dizilişinin dünyada yaygın kullanılan bir diziliş olması. Tezin savunucularına göre Türk standardı F klavye yerine, dünyada (aslında ABD’de ve bazı batı Avrupa ülkelerinde) yaygın olarak kullanılan Q klavyeyi kullanırsak, yurtdışına çıkınca rahat edermişiz.

Bu yazıyı CA World’u ziyaret eden gazeteciler için kurulan uluslararası basın merkezinden yazıyorum. Dünyanın dört bir yanından gelen gazetecilerin çoğu yanlarında getirdikleri taşınır dizüstü bilgisayarlarını kullanıyorlar. Basın odasına gelme nedenleri, taşınır bilgisayarlarını buradaki kablosuz ve kablolu İnternet bağlantı olanağından yararlandırmak. Kendi bilgisayarlarını kullandıkları için, klavye sıkıntısı da çekmiyorlar doğal olarak. Ben bu gibi toplantılarda genelde yaptığım gibi, CA World’de de basın merkezinde bulunan bilgisayarları kullanmayı yeğledim. Buradaki tüm bilgisayarlar İngilizce Q klavye olduğundan ve ben de Türkçe F klavyeye alışık olduğumdan bir miktar zorluk çekiyorum tabii. Ama buradaki yöneticilerle konuşurken de İngilizce konuşmak zorunda kalıyorum. İngilizcem iyi ama insan hiçbir yabancı dili kendi anadili kadar rahat kullanamaz. Yabancı ülkelerde iş yapabilmek için nasıl İngilizce öğrenmek zorundaysak, yabancı ülkelerde bilgisayar kullanmak istiyorsak da İngilizce Q klavye kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. Ama ikinci klavye olarak, anadilimizin klavyesi olarak değil. Ben de öyle yaptım ve İngilizce Q klavye ile de yazabiliyorum. Anadilimin standart klavyesi Türkçe F klavye ile yazdığım kadar hızlı yazamıyorum ama idare ediyorum.

Geçenlerde İstanbul’da yapılan Erovizyon Şarkı Yarışması için kurulan basın merkezine yerleştirilen bilgisayarların tümü İngilizce Q klavyeydi. Yurtdışında sayısız etkinliğe katıldım ve sayısız basın merkezinde çalıştım. Bazıları tıpkı bizim gibi İngilizce Q klavye yerine kendi ulusal klavyelerine sahip ülkelerdi. Hepsi kendi ulusal klavyelerine sahip bilgisayarlarla donatmışlardı basın merkezlerini. Madem uluslararası basın merkezi kuruyoruz, bilgisayarları da İngilizce Q klavyelerle donatalım dememişlerdi. Bizde ise tam tersi yapılmıştı. Yabancı gazetecilere yalakalık yapılmak uğruna Türk gazeteciler, Türkçe ve Türk standartları eşek yerine konulmuştu. Basın odalarına tek bir İngilizce Q klavye koymayan Almanlar ya da Fransızlar gibi yapalım demiyorum. İngilizce Q klavye kullananlara da saygı duyalım ama önce kendi dilimize, kendi standartlarımıza gerekli saygıyı gösterdikten sonra...

Standartlara uymak ve uyulmasını istemek, bazılarının kafası basmasa da çok önemli. Türkler standardın ne demek olduğunu bilmiyor, standartlara uymanın getireceği avantajları anlamıyor diye, standartları savunmaktan vazgeçme gibi bir lüksümüz yok. Yarı cahiller ordusu yaygın kullanım ile standardı birbirine karıştırıyor diye, her yaygın kullanımı standart kabul edecek halimiz de yok. Q klavye yaygın kullanılıyor diye bu klavyenin standart olduğunu sananların kafasına kalmamızı sonuçlarını yaşanan deprem felaketlerinde görüyoruz. Bunların kafasına kalmak, İstanbul’da yaygın inşaat biçimi depreme dayanıksız inşaatlar olduğu için inşaat standardını depreme dayanıksızlık olarak ilan etmek demektir.

Batılılaşmak istiyorsak standartların önemini anlamak ve kullanmak zorundayız. Standartlar sadece sanatçıları bağlamaz...

ÖSS'YE DONLA GİRECEK - 21.07.2006

ÖSS'de tüm soruları yanlış cevaplayıp eksi puan alarak sınav sistemini protesto etmeye çalışan kurnaz Lemancının zekasının, bu işin altından kalkmaya yetip yetmediği henüz belli değilmiş.

Zaten önemli de değil.

ÖSS sınavında tüm sorulara yanlış cevap vermek hiç de sanıldığı kadar zor bir iş değil.

Tüm sorulara doğru cevap vermek, tüm sorulara yanlış cevap vermeye göre karşılaştırılamayacak kadar daha zor.

Buna rağmen sınavda tüm sorulara doğru yanıt verenler çıktı. Ama sınav sistemini, ancak lümpenlerin bir şey sanacağı bir eylemle protesto etmeye çalışan Leman çalışanı büyük olasılıkla çuvalladı.

Bu Lemancılar geçen sene de lümpen yalakası bir protesto yapmaya kalkışmışlardı.

"Vatandaş donuna sahip çık" diyerek, halkı denize donla girmeye çağırmışlardı.

Neyse ki lümpenler bile itibar etmemişlerdi bu abuk çağrıya.

Tıpkı bu seferki gibi sadece medya itibar etmişti bir tek lümpenleri etkileyebilecek türden bir eyleme.

ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, medyatik bir adayın ucuz kahramanlık çabası diye yorumlamış kolay rekor denemesini.

"Tüm soruları yanlış yapmak son derece kolay, çok bilgi de gerekmez", demiş ÖSYM Başkanı.

Haklı, yerden göğe kadar haklı...

ÖSS sınavına giren en bilgisiz adayın bile kolayca yapabildiği bir şeydir cevap şıkları arasından en olmayacağını elemek.

Her sorunun cevap şıkları arasında ilk bakışta kolayca elenebilecek, saçma bir şık mutlaka vardır.

Popülist eylemcinin takıldığı çok az sayıda da atma şansı var. Beş şık içinde yanlış şıkkı tutturma olasılığı yüzde 80 ne de olsa.

Sınav sistemini protesto etmek için tüm soruları yanlış yanıtlamaya çalışmak, trafik kazalarını protesto etmek için bir günde yüz kaza yapmaya kalkışmaya benziyor.

Suçu sınav sistemine atmak işin en kolayı.

Eğitim sistemi çökmüş, sınav sistemini eleştiriyoruz.

Suçu Türkiye'nin yıllardır belki de en iyi, en adil çalışan kurumlarından biri olan ÖSYM'ye atmaya çalışıyoruz.

Lemancılara bir önerim var. Bu seneki eylemde de başarılı olamazlarsa seneye iki eylemi birleştirsinler. ÖSS'ye donla girmeye kalkışsınlar. Türbanla girilememesini protesto ediyoruz desinler.

Yılın Saftoriği seçildi sıra 'Yılın Geyiği'nde

Onpunto.com'da açtığım Yılın Saftoriği anketi sonuçlandı. Birinci açık ara farkla, oyların yüzde 42'sini kapan Hülya Avşar oldu. Hülya Avşar'ı Yılın Saftoriği yapan özelliği bilip bilmeden her şey hakkında konuşması.

İkinciliği herkesi saftorik sanacak kadar saftorik olduğu gerekçesiyle Maliye Bakanı Kemal Unakıtan; üçüncülüğü ise Özhan Canaydın'ı tekrar başkan seçen Galatasaray Kongre Üyeleri kazandı.

OnPunto.com'dan Özer Asan ilk ankete olan yoğun ilgiden etkilenmiş olacak ki anketleri devam ettiriyor.

Yeni ankette Yılın Geyiği seçilecek.

OnPunto'nun ön adayları arasında Erol Köse-Gülşen aşkı, Doğa Bekleriz'in kulaklarını tutkalla yapıştırması, Tuğçe Kazaz'ın Hıristiyan olması, Rahşan Ecevit'in solu birleştirme turları, First Hanım Emine Erdoğan'ın kıyafetleri, Sibel Can'ın tangası gibi seçenekler bulunuyor.

Aday önerilerinin toplanma aşamasında olan ankete kendi adaylarınızı önermek için onpunto.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yaşarken ölü ilan edildi

Geçen cuma Hürriyet'te bir ilan yayınlandı. İlk Türk otomobili Anadol'un üretilmesinin 40. yıldönümü vesilesiyle, kuruluşunu Anadol'a borçlu Pressan şirketince verilmiş bir ilandı.

İlanda Anadol'un üretilmesini mümkün kılan ve artık aramızda olmayan bazı isimler de vefayla anılıyordu.

Yalnız bir sorun vardı. Vehbi Koç, Bernar Nahum, Erdoğan Gönül, Sami Kurtul, Orhan Kabatepe isimleriyle birlikte anılan Oğuz İnözü ölmedi, yaşıyor.

Oğuz İnözü 1964'te Ford Otosan'a girdiğinde Anadol yüzde 20 yerli parça ile üretiliyormuş. Erdoğan Gönül ile kafa kafaya verip, çalışıp çabalayıp yerli parça oranını yüzde 42'ye çıkartmışlar. Bunun için de Türkiye'de yedek parça imalatçılarının kurulmasına ön ayak olmaları gerekmiş.

İnözü'nün Anadol'un tasarımına da katkısı var. İlk Anadol'larda kriko otomobilin altına tasarım hatası nedeniyle ancak yere yatılarak yerleştirilebiliyormuş.

İnözü'nün tasarım değişikliğiyle lastik değiştirmek gerektiğinde elbiselerin kirlenmesine katlanma zorunluluğu ortadan kalkmış.

Nereden nereye...

Sakat arabasıyla belediye otobüslerine kolayca binilecek günleri de görebilirsek acaba kimleri anacağız?

SATRANÇ ZEKA OYUNU DEĞİLDİR -2- 14.03.2007

Satranç Zeka Oyunu Değildir başlıklı 16 Şubat tarihli yazımın ardından gelen mesaj yağmuruna inanamadım.

Gelen mesajlara bakarak satrancın zeka gelişimi üzerinde bir etkisi var mıdır söyleyemem ama, adap ve saygı sahibi olmak üzerinde olumlu etkisinin olmadığını rahatça iddia edebilirim.

Yazıdaki iddiam da satrancın zeka gelişimine etkisi olmadığı yönünde değil, satrancın zeka oyunu olmadığı yönündeydi.

Tezimi savunmakta eksik kalan noktaları, yazışma adabını bilen, saldırmak değil tartışmak amacıyla yazan satrançseverle paylaştım.

Kısaca buraya da aktarayım:

- Günümüz sayısal (dijital, 0 ve 1 mantık kapılarıyla çalışan) bilgisayarlarında zeka yoktur.

- Yapay zeka günümüz bilgisayarları için fazla zorlama bir terimdir. Söz konusu olan yapay zeka değil, mantık önermelerinin değerlendirilmesine dayalı seçimlerdir.

- Günümüz bilgisayarları dünya satranç şampiyonlarını çoğu maçta yenebilecek kapasiteye ulaşmışlardır.

- Zeka yoksunu bilgisayarlar çok yakında dünyanın en iyi satranççılarına asla yenilmeyecek kapasiteye ulaşacaklar.

- Zekası olmayan bilgisayarlar insana asla yenilmeyecek kapasiteye ulaşabiliyorlarsa, satranç zeka oyunu değildir.

Konu derin. Satrancın zeka oyunu olduğunu savunanlar tezimin bu aşamasında zekanın tanımını tartışmaya açıp, bilgisayarların da zeki olduğu spekülasyonuyla tezimi çürütmeye çalışıyorlar.

İşin bu kısmına da ilerki yazılarda geliriz.

Buzda yüzde 70 sandıkta da yetmiş

Buzda Dans yarışması, din ve inanç istismarının artık Türk halkına sökmediğini gösteren bir sürprizle sonuçlandı.

Asena'ya eşlik eden Alman patencinin "Müslüman olacağım" açıklamasına kadar başa baş giden halk oyları, bu dakikadan itibaren bir anda kırmızı yarışmacının lehine döndü.

Herkes inanç sömürüsünün işe yaradığını, açıklamadan önce yüzde 49 olan oy oranı hızla yüzde 70'e çıkan yarışmacının Asena olduğunu sanıyordu.

Bir tek Olcayto Ahmet Tuğsuz aynı düşüncede değildi. "Türk halkının böyle din sömürülerine prim vereceğine inanmıyorum" dedi. Ve haklı da çıktı. Yüzde 49'dan gelip, yüzde 70'i yakalayan kırmızı yarışmacı Zeynep Tokuş'tu.

Bu yüzde 70, yüzde 30 oranı, dini inançların sömürüsü hakkında siyasi bir çağrışım da yapıyor bana. Merak ettiyseniz neo.onpunto.com adresindeki e.günlüğüme beklerim.

Tehlikenin farkında mısınız?

YouTube İnternet sitesinin, Atatürk'e hakaret eden bir video yayınladığı için sansürlenmesi kararı, sitenin videoyu yayından kaldırması, mahkemenin de siteye Türkiye'den erişimi serbest bırakmasıyla tatlıya bağlanmış görünüyor.

Bu görüntüye kanıp, mesele kalmadı diye düşünmek devekuşu gibi başımızı kuma gömmek olur.

Mesele YouTube'un yayınladığı bir video filmi ve bir Türk mahkemesinin aldığı sansürleme kararından ibaret olacak kadar basit değil.

Zaten YouTube o videoyu yayından kaldırdı ama Onpunto.com yazarı "erususre"nin yazısından (tinyurl.com/2c2wcs) öğreniyoruz ki, YouTube'da hemen benzer başka videolar daha yayınlanmaya başlamış.

Peki şimdi ne olacak? Mahkeme YouTube'un yine sansürlenmesine mi karar verecek? YouTube o videoları da kaldıracak ve erişim yine açılacak, YouTube kullanıcıları bu kez daha da fazla Türkiye karşıtı video hazırlayıp yayına verecek, mahkeme yine yasak getirecek, YouTube yine bu videoları da kaldıracak, videolu saldırıların sayısı daha da artacak, yine sansür gelecek, yine özür...

Bu kısır döngüyü, mevcut hukuk zihniyetiyle kırmanın olanağı yok.

Bu zihniyetin en tehlikeli yansıması, meclisten yangından mal kaçırmaya çalışır gibi çıkartılmaya çalışılan, İnternet'i sansürlemeye zemin hazırlayan çağdışı yasa taslağıdır.

YouTube ayrıntısını bir kenara bırakıp, çıkartılmaya çalışılan bu yasaya odaklanmamız gerekiyor.

Geçen hafta da yazdığım gibi, meclisten çıkartılmaya çalışılan yasa taslağı Türkiye'nin geleceğini 301'den çok daha fazla etkileyecek bir gelişme. Şimdilik Haşmet Babaoğlu dışında, bu konuya bu açıdan yaklaşan başka yazara rastlamadım. 20. yüzyılda saplanıp kalmayan, 21. yüzyılı da düşünen daha çok yazarımız olduğunu umuyorum.