Korna sesiyle kendine geldiğinde, yeşil ışık yandığı halde hala durduğunu fark etti. Arkasındaki arabaların sabırsız kornalarına “ aman tamam ya bi dakka duramadınız” diye söylendi. Hala ağlıyordu. O’nun en sevdiği müzik çalıyordu. O sırada her zaman gittikleri cafeyi gördü. Sanki O’nu hatırlatan her şey gözüne girmeye çalışıyordu. Tekrar hıçkırıklara boğuldu. “ Allah’ım bu da kaçtı.. Hep aynı şey oluyor!” Kalbinin daha da sıkıştığını hissetti, nefes alamıyordu. “ Allah’ım neden değer verdiğim herkes beni terk ediyor?” diye isyan etti.

Bu, son üç yılda yaşadığı beşinci ilişkisiydi. Ya bir başkası için terkedilmişti ya da anlamsız bir şekilde artık istenmemişti. Oysa en başta kendisi için deli olan bir adam vardı. Her şey mükemmeldi. Tam istediği gibi bir adamı bulduğuna inanmıştı ama yine yanılmıştı. Her defasında ruh eşini bulduğuna inanmış, her defasında sonunda hüsran yaşamıştı. Dikiz aynasına baktı göz ucuyla. İçini derin bir nefret kapladı aynadaki görüntüsüne baktığında. Çirkin, kimsenin beğenmediği, istenmeyen bu kadını sevmiyordu. Hıçkırıkları artık müziğin sesini bastırmaya başlamıştı. “Allah kahretsin! Neden başta o kadar aşıktı peki?” diye sordu kendi kendini cevaplar gibi. Onu ilk öpüşü geldi gözünün önüne birden, nasıl da sarılmıştı sımsıkı! Aynı şeyleri sevdiklerini, aynı şeylere güldüklerini hatırladı yine. Yokluğunu daha da derinden hissetti. Kalbine bıçaklar saplanıyordu sanki. Hıçkırıkları daha da güçlenmişti isyan ederken “ Neden Allah’ım neden? Neden!!! Neden kimse beni istemiyor… Bu farklıydı, bambaşkaydı! Neden bu da gitti! ”

İlişkilerimizin en başında her zaman her şeyin iyi gittiğine inanırız. Aslında çoğu zaman da ilişkiler dengede başlar. Beğenilip istendiğimizi düşünür, kendimizi daha da çok sevmeye başlarız. Vücut kimyamız değişmiştir. Bakışımız, gülüşümüz, konuşmamız bile canlanmıştır. Kendimizi en çok sevdiğimiz dönemdir bu. Çünkü beğenilmiş hatta bir başkası tarafından hayran olunmuştur. Aynaya baktığımızda daha güzel bir ben görmeye başlarız. Sabah yataktan daha dinç kalkar, gece onu düşünürken bebekler gibi uykuya dalarız. “Aşk” hayat enerjimiz olmuştur. Aşk varsa kendimizi daha çok sevmeye, değer vermeye başlarız. Çünkü aşk demek sevgi demektir, seviliyor olmaktır. Bir başkası tarafından beğeniliyor ve mutlu ediliyor olmak demektir. “ Beni çok mutlu ediyor” diye severiz onu. “ Çok güzelsin dedikçe güzelliğimiz onaylanmıştır. On gün önce burnumu mu yaptırsam diye düşünürken, birden her şeyimizi sevmeye başlarız.

Beyin, beş duyumuzla algıladığımız olayları, bir takım işlemlerden geçirerek bir sonuca varır. Biz buna inanç deriz. İnançlarımızı oluştururken, beynimizin algıladıklarımızı nasıl değerlendirdiğini fark etmeyiz bile. Zihnimiz bazı şeyleri alıp bazı şeyleri siler. Bunu da o an neyi en çok istediğimizle doğru orantılı yapar. Birisini çok beğenmişsek onun da bizi beğenmesini isteriz. Bu isteğimiz doğrultusunda hareketlerini, sözlerini eler, isteğimize uyanları seçeriz. Buluşmaya yarım saat geç gelmiştir ama geldiğinde “ Bu gün bir başka güzelsin “ sözü, O’nun ne harika biri olduğunu düşünmemize neden olabilir. Geç kaldığını siler beynimiz. Zihnimiz ikinci olarak kıyaslamaya başlar. Daha önce bizi terk eden sevgilimiz hiç çiçek almamıştır ama bu alıyordur. Bunun bize daha çok değer verdiği sonucuna varırız. Daha önce hiç kimse bana “ ne kadar güzel bir gülüşün var” demedi diye düşünürüz. Beğenildiğimizi anlarız. Ve beynimiz seçtiği ve kıyasladığı bu bilgileri genelleyerek bir inanca ulaşır. Sabah uyandığımızda cep telefonumuzda gördüğümüz “ Günaydın güzelim” mesajıyla, bizim her şeyimizi beğendiğine, hatta bizi sevdiğine inanmaya başlarız. İşte beynimiz, beğendiğimiz ve sevdiğimizi düşündüğümüz kişinin bizi beğenmesini istememiz doğrultusunda, olayları, kişileri, sözleri, davranışları seçip, olumsuzla kıyaslayıp, genelleyerek bir inanca varır. Ve biz sevildiğimize ve beğenildiğimize ikna oluruz. buradan da sevilecek veya beğenilecek bir kişi olduğumuz sonucunu çıkartır, kendimizi daha çok beğenmeye, sevmeye başlarız. Bir tür, kendini isteği doğrultusunda kabul etmektir.

Ancak beyin ispat ister. Biz de o günden sonra karşımızdaki kişinin her hareketine odaklanır, sonuçlar çıkartmaya çalışırız. Ama aynı beynimiz, bir süre sonra o kişinin herhangi bir sözünü veya davranışını bizi daha önce terk etmiş sevgilimizinkilere benzer görebilir. Daha önce yaşadığımız olumsuz deneyimlerimizden kazandığımız yargılarımız vardır. Bu yargıların bazıları derin olumsuz inançlara hatta korkulara dönüşmüştür. Önceki olumsuz deneyimlerimizi hatırlatan en küçük bir benzerlikte, veya başkalarının yaşadıkları olumsuzlukları yaşama korkumuzla yeni sonuçlar oluşturmaya başlarız. Bu defa artık istemediğimiz şeylere odaklanmaya başlarız. Beynimiz bu sefer istemediğimiz veya olumsuz şeyleri seçip diğerlerini silmeye başlar. Kıyaslamalar da hep olumsuzun kazanacağı yöndedir. Sonunda daha önceki deneyimlerden oluşturduğumuz inançla, bu kişinin de artık bizi sevmiyor, beğenmiyor olduğu inancına varırız. Ve gerçeğimizi değiştiririz. Altı ay önce bizi beğendiğinden emin olduğumuz adamın artık beğenmediğinden emin olmuşuzdur. Hatta zihin kanıtları toplamaya başlamıştır bile. Yeni bir genellemeye de varır. Bundan önceki üç ilişkisinde terk edildiği için bunun da aynı şekilde sonuçlanacağına inanır. Ve bu yönde silmeler, kıyaslamalar ve genellemeler yapmaya başlar.”Bu da beni beğenmiyor. Bu da değişti “deriz. Oysa değişenin kendi bakış açımız olduğunu fark etmeyiz bile. Aynaya baktığımızda artık güzel göremeyiz kendimizi. Beğenilmediğimizi düşündükçe, kendimizi beğenmemeye başlarız. Bu defa da olumsuzlara odaklanır, daha önceki deneyimlerimizle genelleme yapar ve yine terk edileceğimiz inancına ulaşırız.

Her gün “ Günaydın güzelim” diye mesaj alırken bir kez “ Günaydın tatlım” yazması artık bizi güzel bulmadığı anlamını taşımaya başlar. Ancak biz hala beğenilmek ve arzu edilmek isterken, bunun tersine odaklandığımız için, tatmin olmamaya, suçlamaya, sitem etmeye başlarız. Zihnimiz olumsuza odaklanıp onu kanıtlamaya çalıştıkça, biz karşımızdaki insanın tam tersini kanıtlamasını bekleriz. Yani biz beynimizde onun bizi sevmediğine dair bütün yargılara hızla ulaşırken, O’nun da aynı hızla bizi ne kadar sevdiğini ve beğendiğini kanıtlamasını isteriz. Daha önce günde üç kez bizi aradığında mutlu oluyorken artık daha fazlasını istemeye başlarız. Alamadıkça da onun bizi terk edeceği ve istemediği inancımızı daha da pekiştiririz. Randevusuna on dakika geç gelişine türlü olumsuz anlamlar yükleriz. Bizi önemsemediği, artık değer vermediği gibi. Oysa ilişkinin başında yarım saat geç geldiği halde bunu fark etmeyen yine bizizdir. Kendi bakış açımız, olaylara, sözlere verdiğimiz anlam değiştiği halde, karşımızdakini değişmekle suçlamaya başlarız. Sitemlere, alınganlıklara, hatta kavgalara başlarız. Onun bize sevgisini göstermesini daha çok istedikçe, biz ona daha çok göstermeye, daha fazla söylemeye başlarız. Ondan da aynı şeyi bekleriz. Ancak beynimiz de son hızıyla onun bizi beğenmediğine istemediğine dair kanıt toplamaya, olayları değerlendirmeye devam eder.

Aşk, beğendiğimiz kişiye kendimizi beğendirme arzusudur. Bu bizim için de onun için de aynıdır. Biz beğenilme arzusuyla karşımızdakine duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı yansıtırız. Taraflardan birinin sevgisini, beğenisini çok fazla gösteriyor olması, diğer tarafın beğenilme isteğini tatmin etse de bunun için eyleme geçmesini engeller. Çünkü zaten ne yaparsa yapsın beğeniliyordur. Aynı oranda karşımızdakine sitemlerimiz, suçlamalarımız ve taleplerimiz arttıkça da, ona gerçekten itici gelmeye başlarız.Ve aynı senaryoyu yeniden yeniden gerçeğe dönüştürürüz. Bir çok defa onun bizi istemediğine inanıp, bunu gerçeğimiz yapar ve onu terk etmekle tehdit etmeye başlarız. Onun da bizim gibi kaybetme korkusu yaşayıp yaşamadığını test ederiz. Birçok defa sen beni istemiyorsun diye suçlayıp ayrılmaya kalkan biz oluruz. İlişki çıkmaza girip artık ona gitmekten başka bir çare bırakmadığımızda, inancımızı hem gerçekleştirmiş, hem de kanıtlayıp pekiştirmiş oluruz.

Evin önüne geleli on dakika olmuştu ama hala arabada O’nun şarkısını dinleyip ağlıyordu. O’nsuz eve girmek çok acıydı. Gittiği günü defalarca düşündü. “ Beni istemiyorsan neden hala benimlesin?” diye bağırmıştı O’na. “ Asla seni istemediğimi söylemedim ben.. zaten sen sevdiğime de hiç inanmadın !” dediğinde O’nu nasıl da kapıya doğru ittiğini hatırladı. “ Git istemiyorum seni! Yalan söyleme bari! “ diye bağırıyordu. O “ peki , madem bunu istiyorsun! “ diyip kapıdan çıkıp gitmiş ve onu terk etmişti. İşte yine olmuştu. Yine terkedilmişti. O istenmeyen ve sevilmeyen bir kadındı. Çirkin , beceriksiz, şişman, başarısız, değersizdi. Hiçbir erkek onunla yaşamak istemiyordu. Göğsünde derin bir acı hissetti, nefesi sıkışmıştı, titriyordu. Direksiyona kapandı, hıçkırıklara boğuldu. “ Allah’ım O’nu bana gönder, yalvarıyorum! O’nu çok seviyorum” diye ağlamaya başladı. O’nu çok özlemiş ve geri dönmesini istiyordu. Kendisini beğenmediğine inandığı, sevmediğine emin olduğu adamı geri istiyordu. O’nu terk eden adamı deli gibi seviyordu, artık O’nsuz yaşayamazdı.

Beynimiz, isteklerimiz doğrultusunda bakış açısı ve inanç oluşturur. İnandıklarımızı gerçek sanırız. Ancak gerçeklerimiz de isteklerimiz doğrultusunda değişmektedir. Bizi sevmediğine inandığımız bir insanı hayatımızdan çıkmakla suçlar, ama suçladığımız, bütün olumsuzluklarına odaklandığımız o adamın bizi sevmesini isteriz. Bu defa da yeniden beynimiz O’na ait olumlu şeyleri seçip, bir hafta önce emin olduğumuz sevgisizliğine dair kanıtları silmeye başlar. Kavgaları , geç gelişleri, daha az aramaları siler. Geçirdiğimiz güzel günleri, söylediği güzel sözleri seçip tekrar ona sahip olmak ister. Beynimiz egomuzun emrinde, isteklerimiz doğrultusunda son derece itaatkar bir şekilde çalışır ve inanç oluşturmaya devam eder. Gerçeğimizi sürekli değiştirmeye başlar, işin içinden çıkamadığımız anlarda da her zaman olduğu gibi dış dünyayı suçlamaya başlarız. Asla sorumluluğu almaz, şansımıza, kaderimize küser, fallarda büyülerde bizim dışımızda sebepler arayıp rahatlamaya çalışırız. Mutlaka her defasında bir suçlu bulup, bir sonraki ilişkimizde yine aynı şeyleri kendimize yaşatacağımızı bilmeyiz bile. Kendi zihin girdabımızda yarattığımız aşk dramamızı da sürekli yaşar dururuz. Ve biz buna da gerçek deriz.. Oysa bizim gerçeğimiz kendi zihnimizde yarattığımız ve inandığımız şeyden bir adım öteye gitmez. İnandığımız şeyi gerçek sanır, inançlarımıza kanıt arar pekiştirir ve onu gerçeğe dönüştürürüz. İşte bu da bir insanlık dramasıdır.

Sevgiyle,

Fatoş Cömert
fatoscomert.3@gmail.com