Denizci-doktor Süleyman Dirvana, Boğaz’da doğdu; son Osmanlı dönemine ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına tanıklık etti. Almanya’da tıp okudu, 2. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de askerlik yaptı, 40 sene Gureba’da (Çapa) operatör hekim olarak çalıştı.

Dünyanın ateşe düştüğü 1915’te doğdu Süleyman Dirvana. Ve kaderi de, doğduğu tarihte devam eden Çanakkale muharebeleriyle çizildi. Yıllar sonra, 1943’te Seddülbahir’de askerlik yapacak; aldığı teknenin adını da Seddülbahir koyacak, yine Seddülbahir köyünde bir evi olacak ve denizden hiç kopamayacaktı.

Ünlü Kıbrıslı ailesinin bir üyesi Dirvana. Büyük dedesi Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa, üç kere sadarazamlık yapmış; babası İbrahim Edhem Bey, Türkiye’nin ilk filozoflarından ve yüksek yargı organı olan Şura-yı Devlet’te başkanlık yaptıktan sonra sadrazamlığa atanmış. 1913’teki Bab-ı Ali baskınında öldürülen Harbiye nazırı yaveri Tevfik Bey de Süleyman Bey’in dayısı.

Göksu’daki Kıbrıslı Yalısı’nda doğan Dirvana, burada tam anlamıyla denizle haşır neşir olmuş. Küçük yaşlardan itibaren tekne tamirinden kullanımına her şeyiyle ilgilenmeye başlamış.

Süleyman Dirvana’nın rüzgarlı hayatı denizden bir daha hiç kopmamış; Türkiye’nin ilk yelkencilerinden biri olmuş. Almanya’da tıp okuyup yurda dönünce de Türkiye’nin yaşarken efsane cerrahlarından biri olmuş.

Geçtiğimiz gün hayatını kaybeden Dirvana ile son röportajını Ayşegül Parlayan NTV Tarih için yapmıştı:

Nasıl başladı deniz merakınız?
Doğduğumda başladı. 1915 Ağustos’unda Kandilli’de Kıbrıslı Yalısı’nda. Yalı bize büyük dedem Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’dan kalmıştı. Deniz kenarında balıkçılık yapılırdı. Deniz ürünleri açısından çok bereketli bir voli yeriydi. Anadolu Hisarı’ndan Balıkçı Ahmet işletirdi. Büyük ırıp ağı Boğaz’ın ortasına kadar atılırdı, iki koldan yüzlerce tayfa çekerdi. Daha ufak manyat denilen bir ağ ile de harikulade balık yakalanırdı. Her ağ çekilişinde, 14 metre boyunda bir alamana ya da kancabaşı dolduracak kadar büyük miktarda uskumru, barbunya gibi iyi kalitede balık çıkardı. Bunlar kayıklara doldurularak balıkhaneye götürülür ve satılırdı. Bir kısmı da bizim yalının hakkı olarak bize ve çeken balıkçılara verilirdi. Ben de küçükken kuşağımı bağlardım, ucunda ağırlığı olan uçkurumu giyerdim ve o balıkçıların arasında ağa sarılıp çekerdim. Balık zamanlarında bilhassa kışın, orası bayram yerine dönerdi. Davul zurna çalardı. Şekerci ve macuncular çocuklara satış yapardı. Çok eğlenceli bir hayattı. Deniz, yaşamımın bir parçası oldu.

Balıkçılık yalıya gelir getirir miydi?
Evet, ama ilerleyen yıllarda balık azaldığından ağlarla avlanmak da bitti. Ancak kayıkla, oltayla lüfer avlanırdı. Ayrıca Küçüksu plajı, eskiden bizim yalının bostanıydı. Sebzelerimiz meyvelarımız orada yetişirdi. Bir de Sultan Mahmut tarafından dedem Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’ya Abdülmecid zamanında hibe edilen dört büyük çiftliğimiz vardı Güney Kıbrıs’ta. Bunlar daha sonradan İngilizler tarafından gaspedildi.

Ailenizde Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde önemli roller üstlenen diplomat ve askerler var.
Dayılarım amcalarım hep askerdiler. Rahmetli Tevfik dayım Harbiye Nazırı Kamil Paşa’nın yaveriydi. Bab-ı Ali baskınında “Ne oluyor bu gürültü?” diye koridora çıkınca Enver Paşa’nın serdengeçtileri “dank” diye vurmuşlar onu. Babam İbrahim Edhem Bey de Abdülhamit zamanında katipti. Abdülhamit yatağında uykuya dalarken, babam perde arkasından ona hafiye romanları okurmuş. Babamı çok sevdiğinden tahsil etsin diye Paris Sorbonne Ünversitesi’ne göndermiş. Babam da çok çalışmış ve okulu birincilikle bitirmiş. Türkiye’nin ilk filozofudur bence. Descartes’ı 21 yaşındayken Türkçe’ye tercüme etmiş. Onun eski harflerle olan orijinal baskısını Erzurum Üniversitesi’nin mahzenlerinde bulduk ve yeniden bastırdık. Ayrıca eşim Zeynep, babamın daha sonra yazdığı “Dinler Hakkında Mukayese” adında notlarını Kıbrıslı Yalısı’nın mahzeninde buldu. Onun da bir kısmı basıldı.

Aileniz 1919’da siz dört yaşındayken Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Peki Avrupa’dan ne zaman döndünüz?
1924’te İstanbul’a döndük. Alman Lisesi’ne yazıldım. İşgal senelerinde Fransız ordusu tarafından kışla olarak kullanıldığından harap vaziyetteydi. Hamburg’tan gelen işçilere okulu tamir ettirdiler. Tamirat sırasında da Beyoğlu Caddesi’nde kiralanan bir odada sınıf kurdular. Ağabeyim Selim’le ben İstanbul’un levanten çocuklarıyla beraber burada ders gördük. Diğer ağabeylerim Emin ve Mahit, Robert Kolej’e yazıldı. Biz orada okurken harf inkilabı oldu. Fakat müdür biraz geç de olsa farkına vardı ki Almanlar bize sadece kendi coğrafya ve tarihlerini öğretiyordu. Bizim mağlubiyetlerimizi hakaret ederek anlatıyorlardı. Bu yüzden Alman müttefiklerimizi gözümüzde büyütmeyelim. Bize en ufak katkıları olmadı. Bu uyarılarımdan öğretmenler de utanmaya başladı. Bize Türkçe coğrafya ve tarih öğretecek bir öğretmen yolladılar. O da bir felaket çıktı. Doğru dürüst bir Türk coğrafyası ve tarihi öğrenmeden lise mezunu olduk.

Sonra tıp okumak için yurtdışını tercih ettiniz...
1934’te Münih’e gittim. Çünkü buradaki üniversite karmakarışıktı. Vahdettin’i tutan adamlar profesör olarak kalmıştı üniversitede. Tabii Yahya Kemal gibi çok önemli isimler de vardı.

Yahya Kemal’i çok seviyorsunuz...
Yahya Kemal bizim yalıda yaşadı uzun zaman. Dayımın arkadaşıydı. Fıta denilen yarış kayığımla Yahya Kemal’i Boğaz’da gezdirirdim, körfeze götürürdüm kürek çekerek daha çocukken. Varşova’da elçilik yaparken yazdığı “...Duydumsa da zevk almadım bu İslav kederinden / Zihnim bu şehirden, bu devriden çok uzakta / Tanburi Cemil çalıyor eski plakta / Birdenbire mesud’um işitmek hevesiyle / Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle / Sandım ki uzaklaştı kar ve karanlık / Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık!” gibi şiirlerinde Boğaziçi’nde gezdiğimiz anlardan etkiler vardır.

Almanya’da Hitler iktidara gelmişti o vakit.
Evet ama henüz kendi aralarında hesaplaşma dönemi yaşıyorlardı. Ben Hitler’i asıl 1923’ten biliyorum. O tarihte 8 yaşındaydım ve “Hitler darbesi”nin yaşandığı Opera meydanının yakınında bir otelde kalıyorduk. Silah seslerini hiç unutmadım. Tabii olayın aslını ve Hitler’i sonradan öğrendim.

Doktor olup yurda döndünüz ve sonra Çapa Hastanesi’nde çalışmaya başladıınız.
O zaman Gureba deniyordu. Çapa Cerrahi Kliniği’nde burs bularak Avrupa’daki hastanelere araştırma yapmaya gittim. Orada gördüklerimi Türkiye’ye dönüp uyguladım. Asistanlarıma da öğrettim. Tüm meslek hayatım boyunca Çapa’da çalıştıktan sonra 1980’de Evren Paşa’nın ihtilalinde emekliye ayrıldım.

Peki askerliğinizi nerede yaptınız?
Hastanede bir sene çalıştıktan sonra 1943’te askere gittim. İzmir Gaziemir’de hazırlık kıtasına girdim. Doktor olmama rağmen er elbisesi giydirdiler. Onu yakıştıramadım kendime. Şapkama tunçtan bir ayyıldız aldım taktım. Yakama da kırmızı çuha yapıştırıp kıvrılmış yılan işareti koydum. İzmir sokaklarında öyle dolaşırdım. Altı ay sonra Ankara Gülhane Hastanesi’ne geçtim. Altı ay da orada kaldıktan sonra kura çekildi, bana Seddülbahir çıktı. Yanımdaki arkadaşlar “Eyvah yandın! Orası sürgün yeri...” dediler. Gelibolu Yarımadası’nın ucu... Altı metre boyunda, 60-70 cm eninde bir fıtam vardı. İçine yorganımı yastığımı doldurdum. Küreğe bastım, yelkenimi de açtım. İstanbul’dan tek başıma gittim. Bir gece Silivri’de, bir gece Tekirdağ’da kaldım.

Nasıl buldunuz peki Seddülbahir’i?
Dünyanın en güzel yerine tayin edilmişim, plajlar içinde bir cennetti. Dünyanın en meşhur harp sahası. Benim geldiğim sene maalesef şehitlerimizin kemikleri hâlâ yerdeydi, ortalıkta ayakaltında! Seddülbahir çok önemli bir savaş alanı. Büyük yenilgilerden sonra tekrar dirilildiğimiz, en başta ilgiyi hakeden bir yer. Askerlikten sonra da oraya bağlı kaldım ben. Her sene ilaç doldurduğum teknemle oraya uğrar köylülere dağıtırdım.

Şimdi temelli yerleştiğiniz Bozburun’u nasıl keşfettiniz?
Her yaz eşim Zeynep ve oğlum Edhem’i alıp Seddülbahir’le kıyı kıyı dolaşarak güneye inerdim. 1950’li yılarda yatçılık diye bir şey olmadığından, herkes “Bu adam ne yapıyor” diye şaşkın bakardı. O yolculuklarımızda keşfettik Bozburun’u. Yelken için muazzam bir yerdi. 1980’de ev yaptırmaya başladık ve temelli yerleştik eşim Zeynep’le. Geldiğimizde Arizona çölü gibiydi. Hiç yeşillik yoktu. Tek tek fidan toplayıp bin ağaç diktik. Şimdi zeytin ağaçlarımızdan.hem zeytinyağı hem sabun elde ediyoruz. Oğlum Edhem de burada geçen sene bir yat kulubü kurdu. İleride tersane de yapacak.

HAYAT SEYİR DEFTERİ
1920’ler Boğaz’da çocukluk
1915’te Kandilli’deki Kıbrıslı Yalısı’nda, dört erkek kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelen Süleyman Dirvana, doğuştan denizci. Bir zamanlar yalının bostanı olan Çubuklu Plajı’nda ters takla günleri.

Dirvana'nın çocukluğundan bir kare.
Dirvana'nın çocukluğundan bir kare.

1934 Münih’te tıp eğitimi
Tıp eğitimi almak için gittiği Almanya’nın 2. Dünya Savaşı öncesi en alevli dönemine tanıklık eder. Hitler iktidardadır ve adım adım savaşa doğru gitmektedir.

1943 Çanakkale’de askerlik
Seddülbahir’de üç buçuk sene boyunca askerlik yapar. Hem asker hem de sivillerin hastalık ve dertleriyle ilgilenir. Terhisten sonraki yıllarda, teknesine ilaç doldurarak Seddülbahir köyüne götürür.

1941-1980 Sağlığa adanan 40 yıl
Eski adıyla Gureba, bugünkü Çapa Tıp Fakültesi’ne 1941’de giren Dirvana, askerlik hizmeti için verdiği aranın dışında, Cerrahi Kliniği’nin başındayken emekli olduğu 1980’e kadar durmaksızın çalışır. Prof. Dr. Dirvana’nın yetiştirdiği bugünün profesörleri onu hâlâ sık sık ziyaret ediyor.

1973-78 İstanbul Yelken Kulübü (İYK) Başkanlığı
İYK’ya başkanlık yaptığı beş sene boyunca, az bilinen yelkenciliği daha çok gence aşılamak için uğraşan Dirvana’nın bu amacını şimdi oğlu Edhem devralmış. Babası gibi İYK’nın yönetim kurulunda yeralan yelkenci, Laser sınıfındaki gençlerle yrutiçinde ve yurtdışında kamplara gidiyor.

Dirvana ailesiyle...
Dirvana ailesiyle...

1974- ..... Denizci aile
Bir yelken yarışında evlenmeye karar verdiği eşi Zeynep Hanım’la 25 Temmuz 1974’te nikah masasına oturur. Deniz aşığı çift, 1977’de dünyaya gelen oğulları Edhem’i küçük yaşlarda düşmemesi için bir halatla tekneye bağlayarak ve ıslanmaması için naylonlara sarmalayarak Bozburun-İstanbul arası defalarca seyahat eder.

Bu yazı NTV Tarih'in Mart sayısında yayımlandı.