Edirne, 90 yıl boyunca Osmanlı'ya başkentlik yapmış ve imparatorluğun kaderini şekillendirmiş bir kent. Edirne'de dolaşmaya başlar başlamaz şehrin geçmişe dayanan güçlü tarihinin etkisi her adımda kendini hissettiriyor.  Selimiye Camimin ihtişamlı duruşuyla şehrin her noktasından görünüyor olması bu etkiyi daha da güçlendiriyor.

Edirne'de görülecek, incelenecek çok sayıda tarihi eser var.  Bu eserleri görmek ve  incelemek için özel vakit ayırmak gerekiyor. Sadece Selimiye Camii ve günümüzde Türk ve İslam Eserleri Müzesine dönüşen Dar'ül Tedris Medresesi'ni  hakkını vererek gezmek bile başlı başına bir seyahat konusu. Öyle bir günde bitirilecek bir kent değil Edirne; Ali Paşa Çarşısı,  Büyük Sinegog,  Arkeoloji Müzesi, Lozan Anıtı, Rüstempaşa Kervansarayı, Bedesten, Enez Kalesi, Saraçlar Caddesi, Kırkpınar, Bulgar Kilisesi de özel ilgiyi hakeden tarihi eserler.

Tadılacaklar listesinin en başında tabii ki Edirne'nin meşhur tava ciğeri var. Ciğer denince kentte alkla gelen ilk isim meşhur Naci Usta. Naci Şahin 1970 yılında eşi Nevin hanımla birlikte açtıkları dükkanda nefis ciğerini gelen konuklarına ikram edermiş. Lezzetli yemekleri ve güler yüzlü servisiyle kısa zamanda Edirne'nin en bilinen dükkanlarından biri haline gelmiş. Doksanlı yıllarda ise  o güne kadar Edirne'de olmayan geceleri de çorba servis eden lokanta anlayışını başlatmış. Bursa'da Bulgar bir ustanın  yanında öğrendiği sütlü tahinli işkembe çorbasıyla Edirne'de kısa zamanda efsane haline gelmiş. Düğünlere eğlenceye meraklı Edirne halkı eğlence dönüşü gece çorba servisini çok benimseyince geceleri çorba servisi yapmak diğer dükkkanlarda da yaygınlaşmış. Edirne'nin ciğeri de çorbası da Naci Ustanın katkılarıyla markalaşmış. Naci Usta meşhur tarihi çarşıda yıllarca hizmet verdiği mekandan sözleşmesi bittiği için tahliye edilince küşmüş ve dükkanı kapatmış olsa bile Edirneliler için hala özel bir lezzeti ifade ediyor. Yanında yetişen oğulları dükkanı İstanbul’a taşımış. 1976 yılından beri Naci Ustayla birlikte çalışan eşi Nevin hanım bize Edirne ciğer pişirmenin  işin püf noktalarını anlattı.

Edirne tava ciğeri çok kolay gibi gözükse de yapımı zahmetli bir iş ve ustalık istiyor.  Önce dana ciğerin zarı ayıklanıyor. Sonra parçalara ayırılıyor. Bu sırada ciğerin içindeki sinir ve damarlar da ayırılıyor. Temizleme işlemi ciğerin lezzetinin bozulmaması için dikkatlice yapılmalı. Bir diğer dikkat isteyen işlem ise  doğru şekilde kesilmesi. Ciğer ne kalın, ne de kuruyacak kadar ince olmalı. Ciğerin bıçak ile doğru incelikte kıyılması ustalık gerektiriyor.  Bu işlem yıllar içinde ustalaşan şefler tarafından dikkatlice yapılıyor ve çıraklara öğretiliyor. Kıyılmış ciğer  doğranıp, fazla kanından arındırılması için kevgirde yıkanıyor.  Tuzlandıktan sonra bir süre bekletilip una bulanarak özel tavasında bol yağda kızartılıyor. Burada işin sırrı ciğeri kızartırken kurutmamak. Yani dışı çıtırken içi yumuşak kalmalı. Bunun için de yüksek ısıda kızartılması gerekiyor. Pişen ciğer yanında soğan ve Edirne yöresinden elde edilen kurutulmuş Karaağaç biberiyle servis ediliyor.

Edirne ciğerinin en iyi eşlikcisi -kimi ciğer ustalarına göre ciğerin olmazsa olmazı- kurutulmuş ve sonrasında bol yağda kızartılmış acı mı acı; Karaağaç biberi.  Adını aldığı Karaağaç'tan başka yerde yetişmeyen bu biber bölgenin en özel tarım ürünlerinden biri.  Ağustos ayı gelince Karaağaç çevresindeki evlerin bahçelerdeki gölgelikler kurutulmak için dizilmiş biberlerle doluyor. Karaağaç biberi yeşilken toplanıp ipe diziliyor ve  kurutma işlemi sırasında ipte kızarıyor. Tıpkı Tokat biberi gibi incecik bir zara sahip Karaağaç biberi tamamen yerli bir biber cinsi.  İnce kabuğu sayesinde yiyenleri rahatsız etmeyen bu biber,  ağızda hem kuvvetli bir acı tad bırakıyor,  hem de hafif tatlı bir his yaşatıyor.

Mimar Sinan'ın Meriç'in üstünde zarif bir gerdanlık gibi duran köprülerinden geçip her mevsim olağanüstü olan ama sonbaharda bir tablo halini alan Karaağaç yoluna ulaşıyoruz.

Karaağaç geniş ve bol ağaçlı caddeleriyle düzenli bir banliyo. Doğu estetiğinin en güzel örneklerinden olan Karaağaç İstasyonu, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk demiryolu istasyonu. 1922 yılında bu istasyondan geçen Hemingway  Kilimanjaro'nun Karları kitabında buradan da bahseder. Geçmişin  tüm ihtişamını taşıyan etkileyici tren garı binası günümüzde Trakya Üniversitesi'nin rektörlük ve Güzel Sanatlar Fakültesi'ne dönüştürülmüş.

Merkezden Yunanistan sınırına doğru yol aldığımızda çeşit çeşit sebzenin ekili olduğu tarlarlalar göze çarpıyor. Meriç ve Tunca'nın getirdiği  alüvyonlu topraklar başta biber olmak üzere burada yetişen sebze ve meyveyi bambaşka bir lezzete büründürüyor.  Karaağaç'ın  biberi kadar nefis bir turşu sebzesi olan lahanası, ve şu an yok olma tehlikesi yaşayan fasulyesi de yöreye has,  özel sebzelerden.

Edirne gastronomi olarak zengin  bir şehir. Süt ürünleri;  özellikle beyaz peyniri, meşhur koyun cinsi Trakya kıvırcığı gerçekten çok lezzetli.  Edirne'de gittiğimiz bir çok lokantada yerli yabancı çok sayıda turistle karşılaşmak mümkün. Bu bize tekrar tekrar,  mutfağın ve yemeğin farklı kültürler arasında iletişimin en iyi ve güçlü yolu olduğunu gösterdi. Üstelik bu yol hem kolay hem de erişilebilir.