Köln ile Münih arası, hızlı trenlerle yaklaşık 5 saat. Yine first class biletlerimiz ve yine ayakta gitme riskimiz var. First class vagonlarda numarasız kapalı kompartımanlar olduğunu fark ediyorum. Nihayet oturarak gidebileceğiz. Ama uyumak ne mümkün! Yorgunluktan, stresten, adrenalinden olsa gerek, gözlerimi bir türlü kapatamıyorum. Telefonumun şarjını idareli kullanmak zorundayım. 3G network'ten çıkıp Edge’e geçeli zaten çok oluyor. (Şarjımı idareli kullanabilmek adına). Yine de telefonu arada sırada açıp e-postalarıma bakıyorum.

İlişkili Haberler


Yeni arkadaşlarımızla yolda planlarımız üzerinden geçiyoruz. Ilk başta amacımız, Münih’ten Budapeşte’ye geçmek. Bunun için biletimiz de var, ancak, Budapeşte-Sofya treninde yer olup olmadığının teyidi gelmedi. Komşuya kapağı atsak, gerisi kolay. E-postaları kontrol ederken, Budapeşte – Sofya treninde yer olmadığını öğreniyoruz. Alternatif rotalara ihtiyacımız var. Yol arkadaşlarımızın acentesi, Münih’te bir Türk otobüs firması buluyorlar. Münih-İstanbul arası ek seferler varmış. Biz Münih’e vardıktan birkaç saat sonra, İstanbul’a bir otobüs kalkıyor. Hemen yer ayırtıyoruz. Kafamda bu yolculuk bitti! Ne pahasına olursa olsun, o otobüse bineceğim. Uyku ilaçları alıp, 40 saat sürecek yolculuk boyunca uyumayı planlıyorum. Yolun zorluğu ya da saçmalığı umurumda değil. Ben hariç herkes huzursuz, kimse böylesine bir otobüs yolculuğuna katlanmak istemiyor. Kitap okurum, uyurum diye düşünüyorum, yeter ki; varış hedefi İstanbul olan bir taşıta binebileyim.

Bu defa yol gerçekten bitmek bilmiyor. Kompartımanda tanıştığımız orta yaşlı bir Alman’dan Münih’te yemek yiyebileceğimiz yerleri öğreniyoruz. Ben döner yemek istiyorum! Öyle ya, milyonlarca Türk var burada, illa ki döner, kebap falan vardır. Günlerdir açım, içim dışım baget sandviç olmuş durumda. Gerçi bunca stresten sonra iştah da pek kalmıyor. Ancak tanıdık bir yemeğin hayali kokusu, yine de ağzımı sulandırıyor.

Upuzun bir yolculuğun sonunda, Münih merkez istasyonuna varıyoruz. İlk hedefim sözünü ettiğim otobüs firmasının bürosuna gidip, biletimi satın almak. Diğerleri alternatif yollar, biletler vs. Aramak üzere ayrılıyorlar. Otobüs şirketinin önünde buluşacağız. Yol arkadaşımla bir taksiye biniyoruz. Bizimle önce Almanca ve İngilizce konuşan bu adam, bir süre sonra hiç duymadığım bir aksanla Türkçe konuşmaya başlıyor. Kendisini Alman sandığımızı söylediğimizde, “Ne Türk, ne Almanım, ben Kürdüm” yanıtını alıyoruz. 30 senedir Münih'teymiş. Bizi otobüs şirketinin önüne bırakıyor. Söylediğine göre taksiyle bizi İstanbul’a kadar götürebilecek bir arkadaşı varmış. Volkswagen minibüsle otobüsten daha rahat bir yolculuk bize çekici geliyor. Arkadaşını çağırmasını söylüyoruz. Bu esnada diğer yol arkadaşlarımız da şirketin önünde beliriyorlar. Ofise girmek istemiyoruz zira bu yeni alternatifi değerlendirip, kendisiyle pazarlık etme niyetindeyiz. Ben yine de bu otobüs seçeneğinden olmak istemediğimden, içeri girip arkadaşları bir süre oyalamayı istiyorum.

Ben içeride şirket görevlileri ile sohbet ederken, dışarıda sıkı bir pazarlık sürüyor. Edindiğim ilk izlenim, pazarlığın gereğinden fazla sürdüğü... Bu arada bizim gibi volkan mağdurları otobüse binebilmek için telefon üstüne telefon ediyor. Hatta içeride kimse İngilizce bilmediğinden, telefonda Amerikalı bir hanımefendiye ben yardımcı oluyorum. Yol arkadaşım ve kendim için nihayet bileti alıyorum. Dışarı çıktığımda, taksicinin bizden tam 3300 Euro (!) para istediğini öğreniyorum. Diğerleri bu paraya pek razı değil. Şoför nuh diyor peygamber demiyor. Pazarlık bitiyor ama o yine de karşıdaki Türk kahvesinde oturuyor. Vazgeçip kabul edeceğimiz anı bekliyor herhalde.

Ben mutluyum, nihayet hedefi Türkiye olan bir ulaştırma aracına binebileceğim. Ancak arkadaşlarım telaşlanıyorlar. Yeni bir bilgi kendilerine ulaşmış. Ertesi sabah saat 10.00’da Viyana’dan İstanbul’a kalkacak bir uçakta hepimiz için yer bulmuşlar! Ertesi gün hava trafiğinin en azından Doğu Avrupa'da açılacağı söyleniyormuş. Yol boyunca türlü türlü söylencelerle karşılaştığımdan bu bilgiye inanmakta zorluk çekiyorum. Bu ürkütücü uzunlukta otobüs yolculuğuna benim gibi razı olmayan yol arkadaşlarım, Viyana’ya tren bulmakta acele etmek istiyorlar. Beni de ikna etmeye çalışıyorlar. NTVMSNBC’nin haber merkezini ya da NTV’nin Meteoroloji departmanını aramadan rahat edemeyeceğimi söylüyorum. Gerçekten de eve telefon ediyorum, yol arkadaşım da Gökhan Abur’u arıyor. Bilgi teyit ediliyor, ertesi gün Balkanlar ve Doğu Avrupa'da kül bulutu yok! Uçabileceğimizi söylüyorlar. Otobüs biletinin parasını geri istedikten sonra, hızla istasyonun yolunu tutuyoruz ve son anda Viyana trenine atlıyoruz. (Döner möner yiyemiyorum bu süreçte)...

Bu defa yol gerçekten uzun, bütün Güney Almanya’yı ve Avusturya’nın neredeyse tamamını geçmemiz gerekiyor. Avusturya gerçekten yol boyunca gördüğüm en güzel ülke. Heidi’deki gibi her yer, Güney Almanya Alpleri, Avusturya Alpleri, oyuncak gibi duran evler, ormanlar, göller ve yemyeşil bir çevre... Tablo gibi bir ülke. Bkz resim 1. Salzburg yakınlarında gökyüzünde bir uçak görüyorum! Hemen fotoğrafını çekiyorum. Bu çok umut verici, uçak Almanya yönünden geliyor! Demek ki söylentiler doğruymuş diye düşünüyorum. Bazı uçuşlar yapılabiliyor! Bkz Resim 2 (Günler sonra gökyüzündeki ilk uçak).

Epey sıkıcı bir yolculuk sonunda nihayet Viyana’ya varıyoruz. Kimdi o komutan? Merzifonlu Kara Mustafa Paşa? Ah işte, geleneksel milliyetçi refleksler ister istemez insanın içinden dışarı çıkıyor. Viyana’dayım! Tersten girdim ama olsun! Artık İstanbul o kadar uzak değil. “Avrupa’yı fethetmek! Haritaya bakınca, kentleri ele geçirilecek birer hedef gibi görmek?”, “Avrupa Avrupa! Duy sesimizi!” Neler diyorum ben? Batı’nın gelişkinliği karşısında duyduğum aşağılık duygusunu, geçmişin barbar görkemi içerisindeki fetih hikayeleriyle dengelemek eğilimi içerisinde miyim? Bilemiyorum. Belki de sadece çok yorgunum ve her şeyden nefret ediyorum.

Bir otelimiz bile var! Gece yarısını geçkin bir vakit otele varıp, odalarımıza kendimizi atıyoruz. Sabah yedide otelden ayrılıp havaalanına yollanacağız. Bir türlü uyuyamıyorum. Heyecan, yorgunluk, stres, karmaşık duygular sarıyor her yerimi.

Sabah kahvaltıya en geç ben iniyorum. Herkes kahvaltısını çoktan yarılamış. Benim gibi kimsenin uyuyamadığını şaşkınlıkla öğreniyorum. Yorgunluktan uyuyamanın ne demek olduğunu askerlikten beri unutmuşum. Hızla kahvemizi içtikten sonra, havaalanına gidiyoruz. THY kontuarı! Nihayet! Hemen önünde sıra oluşturuyoruz. Kontuarın arkasında henüz bir görevli yok! Varsın olmasın, elektronik tabelalarda uçuşumuz gözüküyor!

Sonsuzluk gibi geçen dakikalar sonunda, elektronik tabelada uçuşun bir saat gecikmeli olduğunu görüyoruz. Bir kurt içimi kemirmeye başlıyor. Ya bu da iptal olursa? Buradan otobüs yoksa, Münih’e döner, oradan binerim diye düşünmeye başlıyorum! Kontuarda hâlâ kimse yok. Arkamızda korkunç bir sıra oluşuyor. Elektronik tabela uçuş saatini 15 dakika erkene alıyor! 10:45’te uçak kalkıyor!

Kontuarın arkasında birileri beliriyor. Görevliler sırayla biletlerimizi vermeye başlıyorlar. Evet! Artık eve gidebileceğim! Biletimizi alıyoruz, müthiş bir rahatlama hissi. Tam o anda elimdeki çanta birdenbire ağırlaşıyor. Ayakta zor durmaya başlıyorum. Bir kafetaryadaki sandalyeye kendimi zor atıyorum. Boğazlarım derhal şişmeye ve acımaya başlıyor. Müthiş bir halsizlik. Neler olduğunu anladığımı sanıyorum. Dönebileceğim kesinleşince, vücudum artık kendini koyuveriyor. Dakikalar içinde hasta oluyorum.

Bundan sonrası sıradan bir uçak yolculuğu. Atatürk Havalimanı'na vardığımda artık çok mesudum. İşe gitmekten son anda vazgeçiyorum. Gerçekten kendimi çok hasta ve bitkin hissediyorum. Sevgilim; benim için hazırladığı yemekler ve yavru köpeğim beni bekliyor. Eve vardım ya, artık hiçbir şey umurumda değil, tek düşündüğüm uyumak, uyumak ve uyumak!