Gazeteci Çiğdem Anad 1996 yılında yayımlanan ilk kitabı “Aklım Nereye Gidiyor, Ellerim Nereye”nin ardından 2004’te okuyucusuna farklı bir soru sorduğu “Hayat Geçiyor Sen Neredesin?” adlı kitabını çıkardı.

Çiğdem Anad, 2 yılda yazdığı ve geçtiğimiz günlerde 4. baskısını yapan yeni kitabı “Sen Kimsin?” ile yine gündemde.

“Ben kimim?” sorusuna yanıt ararken kendini bulmak için kendinden kaçan şehir insanlarının inişli, çıkışlı ruh hallerini, aşksız sevişmelerini kesintisiz bir tempoda anlatan kitap kadın-erkek ilişkilerini ve evlilik kurumunu da mercek altına alıyor.

"Kimliği olmayan bedenlerin savunmasız kaldığına" işaret eden Çiğdem Anad ile "Sen Kimsin?" üzerine konuştuk.

Kitaptaki karakterlerin gerçek benliklerini bulma yolunda saptıkları patikalar olay örgüsüyle biçimlenen “karanlık bir orman”a giriyor hissi veriyor insana. Cinselliğin ağır bastığı böyle bir dünyaya herkes yaşamının bir döneminde uğruyor mu sizce?
Uğramıyor. Yürümeyi, saklanmayı, savunmayı, paylaşmayı, beklemeyi, düşünmeyi, el ele vermeyi, mücadele etmeyi, yılmamayı, koşmayı bilen insanlar karanlık ormanda, cinsel fantaziler içinde kaybolmazlar. Neyi, neden yaptığını bilenlerin, değer yargıları, dünya görüşü olan kişilerin kimlik arayışı da olmaz; çıkmaz sokaklarda zaman da kaybetmezler.

Kitabın bir yerinde “Yükler ağırlaştıkça birine tutulma ihtiyacımız da büyür. O biri karşımıza çıkınca kaçırmak niye?” diyor Alev. Bu kitap “onu kaçırmayan”ların hikayesini anlatıyor. Türkiye’de ilişkilerini bu kadar özgür yaşayan kadınlar var mı gerçekten?
Kitaptaki ana kadın karakter özgür ilişkiler yaşamıyor. Kadın geçmişin travmalarıyla, geçmişteki hatalarıyla sürüklendiği hayatından çıkış arıyor. Çıkış aradığı yollar kadını bir nevi ölüme sürüklerken, kadın ölmek üzereyken diriliyor ve yolunu değiştiriyor.

Karakterler işlerinde başarılı insanlar. Özel hayatlarında onları mutsuz kılan sebepler neler?
Kim olduklarını, nasıl bir hayat yaşamak istediklerini bilmemek. Dünyaya, ülkelerine ve başka insanlara karşı duyarlılıkları gelişmediği için kendi içlerinde sıkışıp kalmak. Kendi belirledikleri gibi değil, başkalarının belirlediği gibi yaşamak.

Okuyucunun klasik kalıplara girmiş fakat bir şekilde kendilerini “sokağa atan” sıradışı karakterlerle özdeşleşmesi biraz zor sanki. Çünkü devreye yargı mekanizması giriyor. Siz bu karakterleri yaratırken onlarla tamamen empati kurabildiniz mi?
Sıradışı diye tanımladığınız karakterlerin az olduğunu zannetmiyorum. Sıradan görünen insanların içinde büyük lavlar dolaştığını, bu lavların aktif hale gelmesini ufak bir sarsıntının bile sağlayacağını düşünüyorum. Lavlar aktif hale gelince en mazlum görünenden bir zalim çıkabilir örneğin.

Zenginler, sağlıklılar, eğitimliler ve güzel işlere sahipler. Fakat evlerinde mutlu değiller ve evlilik kurumunu sadece bir sığınak olarak görüyorlar. Modern dünyadaki evliliklerin bir yansıması mı bu?
Evlilik bir kural ve zorunluluk olarak kabul edilmediğinde zaten sağlam, dayanıklı bir yapı değildir. Evliliği dayatan koşullar ortadan kaldırıldığında evlilikler kolay yıkılır.

Yazdığınız 3 kitabın başlığı da birer soru. Yazar olarak bu sorulara önce siz yanıt buluyor musunuz kendi hayatınızdan?
Bu soruların cevaplarını çok genç yaşta bulmasaydım, bu kitapları yazamazdım. Ancak sorular bitmez, soruların bittiği yerde insanın gelişmesi durur.

Bundan sonraki projeleriniz neler?
Televizyon için dizi yazmak istiyorum. Zaten başladım bile.