Londra’dan Viyana’ya karayoluyla gidiş rehberi

Volkanik küllerden kaçarken bir arabada, bir İngiliz, bir Alman ve iki Türk!

26.04.2010 - 17:19

Sevgili dostlar,

İş seyahatlerinin ne kadar sıkıcı ve yorucu olabileceği aşikar olmakla birlikte, son iki haftada yaşadığım “sıradışı” deneyimi paylaşmam konusunda ntvmsnbc editörleri ısrar etti. Dilim döndüğünce ismini bırakın telaffuz etmeyi, yazmayı dahi başaramadığım şu yeni-meşhur İzlanda Volkanı’nın (effyjjluyuluyjhdj?) Avrupa’yı gark ettiği kaos ortamını, Londra’dan kara yoluyla Kıta Avrupası'nda yaptığım ufak kır gezintisini anlatmaya çalışacağım.

Efendim, bundan iki hafta önce, bir konferans ve organizasyon için Fransa’nın şirin Cannes beldesinde bulunmaktaydım. Ancak, Cannes’dan yarım saatlik bir toplantı için Londra’ya geçmem gerekiyordu. 14 Nisan Çarşamba akşamı Londra’daydım. Ertesi sabah 09.00’da iki önemli toplantıdan biri ve akabinde diğeri gerçekleşecekti. İkinci girdiğimiz toplantı öngördüğümüzden uzun sürdü. (Yaklaşık 3 saat!). Uçağa yetişmek için acele etmemiz gerekiyordu.

Uçağımız öğleden sonra 16:00’da kalkacaktı. Heatrow Havaalanı'na ulaştığımızda, girişte elektronik bir tabelada “Heatrow is closed!” (Heatrow kapalı!) yazısını gördüğümde, başıma gelecekleri o an için kestiremedim. Terminale vardığımızda tüm uçuşların iptal olduğunun, hatta terminal içerisine kimsenin alınmadığının ayırdına vardık. Bkz resim 1-2.

Elbette daha evvel böyle bir hadise tecrübe etmediğimizden, bunun o gün için geçici bir durum olduğu, ertesi gün en erken uçakla İstanbul’a dönebileceğimiz sanrısına kapıldık. Düşünsenize, günlerce uçuş olamayacağı gibi modern bir absürdite hayal dahi edemiyorsunuz.

Her 6 saatte bir tüm uçuşların 12 saat daha iptal edilmeye başlandığı, belirsizliğin, dezenformasyonun, Londra’nın gri ve kahverengi renklerinin menfi etkisinin giderek artmaya başladığı, günlerin günleri kovaladığı garip bir bekleme hali içerisinde kendimizi bulduk.

Bu bir iş gezisi ve elbette çaylar şirketten. İstanbul’daki dostlarımın neler düşündüğünü kestirebiliyordum. Mutsuz ve çaresiz durumumuzundan yakındıkça, bunun aslında herkesin isteyebileceği bir durum olacağı konusunda tamamı hemfikirdi. Londra’nın en iyi otellerinden birinde kaldığınız, sonu belli olmayan, şirketin harcamaları karşıladığı upuzun bir tatil!

Ama o çaresizlik ve belirsizlik içerisinde, insan hiç de öyle hissedemiyor. Neler düşündüğünüzü duyabilir gibiyim: “Vay haspam, vay paşam, vay haşmetmeapları, aseletmeap bilmem ne cenapları, Londra gibi bir şehirde sürpriz bir tatile kalıyor da hala söyleniyor” gibi...

Günler geçtikçe sinirlerimiz gerildi ve nihayet Pazar günü, ne pahasına olursa olsun Kıta Avrupası'na geçme kararı aldık. Aslında Londra’dan Fransa’ya ya da Belçika’ya gitmenin pek çok yolu var. Manş Denizi'nin altından giden Eurostar Treni, ya da Dover’dan kalkan feribotlar gibi... Ancak Kıta Avrupası'na geçmeye çalışan binlerce insan vardı, dolayısıyla bilet bulmak neredeyse imkansızdı. Otelin resepsiyonuna Londra’da karaborsanın kalbinin nerede attığını bile sordum! En sonunda haritada yerini dahi bilemediğimiz “Ramsgate” kasabasından arabalı vapurda bilet bulabildik. (Belçika’nın Olystein ya da böyle bir ismi olan bir kasabasına 4- 5 saatlik bir deniz yolculuğu) (Bu arada metini yazarken gayri ihtiyari III. çoğul şahıs kullanmaya başladığımın ayırdına vardım. Buradaki “biz”, “saygıdeğer ben” anlamına gelmiyor. Bu macerada yanımda şirketimizinden arkadaşım, finanstan sorumlu genel müdür yardımcısı vardı. Evet evet! Finans! Para sıkıntımız olmayacaktı en azından!)

Otelden bu sözünü ettiğim arabalı feribota rezervasyon yaparken, ayakta yolcu için yer kalmadığından, arabalı bilet almıştık. Web sitesi araba plakası sorduğunda Istanbul’daki arabamın plakasını verdim! Eğer bizi feribota almazlarsa, ne bileyim, arabanın yolda yandığını, kaza yaptığımızı falan söyleyecektim. Ya da yalvaracaktım ama bir şekilde o gemiye binecektik!

Londra’dan İngiltere’nin güney kıyılarına süren iki saatlik bir yolculuk sonunda nihayet Ramsgate ve feribot iskelesine vardık. Bkz Resim 3.

Heyecanla check-in yaptırmak üzere, görevlilerin arkasında durduğu banklara doğru hızlandık. Ancak bir yandan da taksi şoförüne bizi beklemesini, feribota binip binemeyeceğimizi teyit ettirmek istediğimi söyledim. (Etrafta fazla insan, ya da taksi görünmüyordu!) Beklediğim gibi görevli arabamı sordu. Arabanın yolda bozulduğunu, taksiyle geldiğimizi, panik halinde ülkemde hamile karımın beni beklediğini söyledim. (Bu taktiği oteldeki görevliler verdi. Öte yandan, yalan söylemek çok utanç verici ancak bunun beyaz bir yalan olduğunu, hatta traji-komik olduğunu söyleyerek kendime telkinde bulundum) Ne yaptım ne ettiysem, bankın arkasındaki İngiliz hanımefendiyi ikna edemedim. Feribota arabasız kesinlikle binemeyeceğimizi söylüyordu! Bunun üzerine taksiyle binip binemeyeceğimizi sordum. Taksici dünden razı, zaten 330 pound para almış durumda, daha da fazlası canına minnet, amma velakin, taksicinin pasaportu yanında değil. Ağlamaklı bakışlarımı gören bu nazik (!) hanımefendi, arabası olan diğer yolcuların eğer bizi arabalarına kabul ederlerse feribota binebileceğimizi söyledi. Sanırım pasaportumu gördükten sonra ancak bu kadar insafa gelebildi. (Belki de aklım bana o anda oyunlar oynadı, yalnızca görevini doğru yapmaya çalışıyordu, bilemiyorum)

Her neyse, iskelede park etmiş üç dört araba dışında birşey bulunmadığından, yalvarmam gereken yolcuların nerede olduğunu yine aynı hanımefendiye sordum. “Etraftalar” yanıtını aldım. Taksici peşimde olduğu halde, panik halinde bu yolcuları aramaya başladım. Nihayet bir beyefendiye rastladım. Yüzümdeki dehşetten, panikten ve yalvarmak üzere olan bir insanın yüz ifadesinden olsa gerek, daha merhaba diyemeden, İngiliz centilmenliğinin temsilcisi olduğunu söyleyemeyeceğim bu beyefendi bana, “Bunun neyle ilgili olduğunu biliyorum ama sizi arabama alamam” dedi. İngilizce’de hem “siz” hem de “sen”, “you” diye telaffuz edildiğinden, benimle senli benli mi konuştuğunun ayırdına varamadım. Umursamadım, panik halinde dışarıda boş olduğu halde park etmiş sıralarını bekleyen araçlara koştum. Kimseler yoktu! Yelkenleri suya indirmek üzereyken, sıranın arkasına kırmızı bir Volkswagen Passat’ın yanaştığını gördüm. Dünya ahiret kardeşim olsun, sevgili taksi şoförümüz, benimle birlikte el sallayıp bu aracı durdurdu.

Ağlamaklı bir halde, çağrımıza kulak verip, aracını durduran beyefendiye, durumumuzun meşguliyetini hızlıca anlattım. Evet karım hamileydi, geri dönmem lazımdı, masraflarını karşılıyabilirdik, zor durumdaydık. Sağolsun bizi dinledi. Şoförden Senderson Hotel’de kaldığımızı (pahalı ne de olsa), Londra’dan geldiğimizi, kendisinin Londra’nın içinden bir taksici olduğunu bu nazik beyefendiye anlatarak, bize bir tür kefil oldu. İsminin Nigel olduğunu öğrendiğimiz bu bey, pasaportumu görmek istedi. Ellerim titreyerek pasaportumu uzattım. Bizim için son derece şanlı ve kutsal olan ay ve hilalin bu beyefendi üzerinde daha önce şahit olduğum menfi etkiyi yaratmayacağını umarak... Sanırım terörist olmadığıma emin olmak istiyordu. (Teröristlerin pasaportu olmaz?)

Her neyse sağolsun bizi kırmadı ve arabasına kabul etti! Dünyalar benim olmuştu! En azından artık bir kıta üzerinde olacaktık! Nereye gittiğimizi bile bilmiyorduk, varsın olsundu, Belçika’ya varmak Londra’da olmaktan iyiydi. Bu nazik beyefendi de, Zürih’te mahsur kalan, trenle Belçika’ya geçen çocuklarını almak üzere feribota biniyormuş. (Masraflara ortak olma teklifimizi de kibarca reddetti!)

Nigel, tam bir beyefendiydi. Lakin oldukça yalnız kalmış ve sohbet etmeye çok aç bir insan olduğunun kısa sürede ayırdına vardık. Doğal olarak üçümüz bir masa etrafında toplanıp, nezaketen sohbet etmemiz gerektiğini düşünmüştük sanırım. Ancak Nigel’ın tam olarak ne anlattığını anlayamadan kendisini saatlerce dinledim: Çocukluğunun İngiltere’sinden, boya kimya teknolojilerine çeşitli başlıklarda, o yorgunlukla dinlemekte oldukça zorlandığımız, tek düze, tek ton, bitmeyen bir monolog. (Elbette arada “hmm”, “yes”, “hıhıı” gibi, Nigel sözkonusu olduğunda oldukça cesaretlendirici jestlerde bulunuyordum) Dünya ahiret, o da kardeşim olsun ama gerçekten anlatılacak gibi bir işkence değildi.

Tam bu sırada kurtarıcımız da, aynı dertten mustarip yanımıza geldi. Alman dostumuz Uve! O da Kıta Avrupası'na geçmeye çalışıyordu ve arabası yoktu! (Bu arada, feribota bisikletle alıyorlarmış, sırf bu yüzden Londra’dan bisiklet satın alıp Dover’dan feribota binen bir adamın hikayesini de gazeteden okuduk! Elbette binlerce Euro verip taksiyle ülkeler arası yolculuklar yapan insanların da hikayelerinden geçilmiyordu.)

Uve de ufak ekibimize katıldı, zira arabada bir kişilik daha yer vardı. Uve, Nigel’ı dinlemeye pek hazır bir çift yeni kulak anlamına geliyordu benim için! (Bu arada Nigel Uve’nin pasaportunu görmek gereği duymadı...) Netice itibariyle, bir arabada, bir İngiliz, bir Alman ve iki Türk! olduğumuz halde feribota binebildik. Manş Denizi'nde, dümen suyumuzda İngiltere’ye baktığımda, inanılmaz bir haz duydum! Bkz resim 4. Nihayet yoldaydık ve nihayet adadan kurtulup güneşin battığı kıtaya doğru yollanmıştık!

Devamı yarın...

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...