Müziğin özgür ismi: Timuçin Esen

Adana'da başlayan hayatı, Elazığ'da, Ankara'da, İtalya'da, Pittsburgh, North Carolina ve Los Angeles arasında mekik dokuduğu ABD'de ve İstanbul'da geçmiş... Meltem Cumbul'un önerisiyle bir dizide oynamaya başlamış ve her ne kadar oralı olmasa da aslında oyunculuğun tam içinde yer bulmuş... Ve yıllar sonra tekrar ilk göz ağrısı olan müzisyenliğe geri dönmüş...

Müziğin özgür ismi: Timuçin Esen

Genç kızların gönlüne taht kuran asi prens Timuçin Esen, Vogue Türkiye'nin bu ayki konuğu... Başarılı oyunculuğunun yanı sıra geçtiğimiz ay çıkardığı "Mayhoş" adlı albümü ile de oldukça konuşulan genç sanatçı, dergiye keyifli bir söyleşi verdi.

İşte Ebru Çapa imzalı o yazıdan çarpıcı satırlar ve Charles Richards'ın objektifine yansıyanlar...

"...Bir odanın içinde sekiz on kişi, yatağın köşesinde oturan adamın alnına odaklanmış, bakıyor. Timuçin Esen, fotoğrafçı Charles Richards'ın, endişeli baktığı için alnının kırıştığına dair uyarısına hem mahçup hem müstehzi bir gülüşle cevap veriyor: "E endişeliyim herhalde, ondandır."

Aktörlerin, modellik yaparken zorlanması adettendir. Bir rol canlandırmaya, "oynamaya" alışkın insanlar için durarak poz vermek, kolay olmasa gerek. Fakat hesapta "bakışlarıyla kamerayı baştan çıkartması" gereken Timuçin Esen'de genelin de ötesinde, öyyyle bir tedirginlik söz konusu ki, insan izlerken, hani bir şeyler yapıp acısını dindirmek istiyor. Eline gitarı aldığında nispeten rahatlıyor. Mırıl mırıl bir ton tutturuyor. O mu gitarı eline alıyor, gitar mı onun elinden tutuyor, tartışılır. Bu sayede çekime küçük çaplı bir resital eşlik ediyor. Ve alnındaki çizgiler, kendiliğinden kayboluyor.

Çekimin iki gün öncesinde, Babylon'un sahnesinde izlediğimiz adam hiç böyle mazlum bir ifade taşımıyordu nitekim. Geçtiğimiz ayın sonunda piyasaya çıkan, neredeyse tamamı kendi söz ve bestelerinden oluşan albümü Mayhoş'ta bulunan şarkıları ve Rolling Stones'un Painted Black'i gibi cover'ları söylerken, evinin arka bahçesinde takılır gibi rahat, gayet de eğlenir görünüyordu.

Sevdiği işleri yaparken ve kendi ortamlarında dolanırken, yatağında akan gürül pırıl su gibi Timuçin Esen. Hayat hikayesi zaten tutuk bir insandan ziyade, zorluk tanımaz, sınırları aşan girişkenlikte bir portre çiziyor. Şarkılar ve hikayelerle bir şeyler anlatırken de en ufak bir ifade sorunu yok. Yeter ki röportaj cümleleriyle kendisini anlatmasını, kedisinden bahsetmesini, bir de durduğu yerde durarak "kamerayla flört etmesini" istemeyin!

...İkisi de DSİ'de avukatlık yapan Nihal ve Üstün Esen'in tek çocuğu olarak Adana'da başlayan hayatı, Elazığ'da, Ankara'da, İtalya'da, Pittsburgh, North Carolina ve Los Angeles arasında mekik dokuduğu ABD'de ve İstanbul'da geçmiş birinden bahsediyoruz. Nereli olduğu sorulduğunda, ille yanıt vermek gerekirse, Niğdeli olduğunu söyleyen: "Ki ben öyle birisi değilim, bir yere bağlanmak gibi şeylerim yoktur. Ama orada hiç yaşamamama rağmen Niğdeliyim derim, belki. Çünkü doğduğumdan beri benim için sabit tek yer orası. Hâlâ bir Esen Apartmanı var, bağımız var, ne bileyim... Annemin de babamın da Niğdeli olması, akrabaların da orada olması sebebiyle hep gider gelirdik. Bir de annemle babamın Niğde'yle bağları güçlüdür. Yurt duygusu gibi bir şey. Oradaki bağdaki ceviz, dedemin I. Cihan Harbi'ne giderken diktiği ceviz falan. Benimkine, babamın, onun babasının aidiyet duygusunun bir yorumu denilebilir en fazla. Oraları seviyorum, insanlarını, doğasını... Güzel de bir yer gerçekten. Görsen, o kadar güzel ki sevmemek saçma olur."

Timuçin Esen'in ilkokulla birlikte tahsil hayatının başladığı, ardından TED Koleji yıllarında müziğe merak saldığı, "rock zehirlenmesi"ne maruz kaldığı ve nihayet Ankara Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda okurken, barlarda çalıp söylemeye başladığı şehir Ankara: "Bazıları Ankara'yı pek sevmez, İstanbul'da falan Ankara'ya önyargılı yaklaşan çok olur. Tanıdıkça sevilen bir şehirdir. İlk başta ben de hemen ısınmamıştım gerçi. Yedi yaşıma kadar, Elazığ'da, baraj, lojman halleriyle geçen güzel bir çocukluktu benimki. Keban Barajı'nın lojmanları çok acayiptir. Lojman deyince tabii, insanın aklına başka bir resim gelir ama burası hakikaten olağanüstü bir yer; sonradan da gittim. Dışarıya kapalı, ırmağın kenarında, çok geniş bir arazi. İtalyanlar, Amerikalılar, TEK, DSİ, ayrı ayrı sitelerde. Herkes de birbirini tanıyor. Bahçeler içinde müstakil evler... Dut ağaçları, iğde ağaçlarına tırmanıp düşüp kafa yarmalı falan, şanslı bir çocukluk. Sonra Ankara'ya gelmek bir anda şok tabii. Hem okula, hem de bir anda büyük şehir ve apartmanda yaşamaya başlıyorsun. Hiç oraya gitmek istememe, Elazığ'a dönmeyi isteme hallerini çok net hatırlıyorum. Sonradan geçti tabii o duygu ama bence bende bir özgürlük temeli var oradan gelen ve kalan. Anne babanın çalışıyor olmasının da getirdiği, devamlı bir yalnız kalma hali."

Ankara'da küçük yaştan itibaren kendi anahtarıyla eve giren bir çocuk ki mahalledeki ağabeylerle takılma durumu, zaman içinde top peşinde koşmaktan, müzik kovalamaya dönüşmüş...
Ortaokul yıllarında annesine ısrar edip aldırdığı gitarla, notalar, sözler çıkarmaya başlıyor. Müzik dükkanlarından çıkılmıyor, kutuları taze açılmış yepyeni plaklar dinleniyor, beğenilen şarkılar kasete çekiliyor. Hatta zaman içinde ara kabloları birbirine bağlayıp oluşturmayı öğrendiği miks kasetleri, okulda arkadaşlarına satıyor: "Böyle bir dönemden sonra, üniversiteyle beraber, barlarda çalmaya başladık. Çocukluk arkadaşımla birlikte Ankara'dan İstanbul'a gelip, grup kurup müzik yapmaktı hayalimiz. En güzel zamanlar da onlardı, bayağı yoğun çalıyorduk çünkü." O arkadaşı, Mayhoş albümünü ithaf ettiği, genç yaşta elim bir şekilde hayatını kaybeden Zeynel Balaban. Timuçin Esen'in Ankara Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda boş geçen derslerden dolayı yaşadığı hayal kırıklığıyla birlikte, Mimar Sinan'a yatay geçiş yaparak İstanbul'a taşınma kararı almasındaki en önemli etken: "En yakın arkadaşımdı, müzik beğenimizin oluştuğu yaşlarda beraber büyüdük. Yaratıcı, beste yeteneği olan, orijinal şeyler yapmak isteyen birisiydi Zeynel. Birbirimizi güzel tamamlıyorduk: O çok iyi de bir gitaristti, ben o kadar iyi bir gitarist değildim ama vokal yapıyordum, solistliğe meraklıydım. Tabii o çok önemli bir paylaşım; aynı evde kaldığım insan, müthiş bir iletişim oluyor sahnede. Şimdi seneler sonra, tekrar müzik yapmaya döndüğümde onsuz olamazdı bu iş."

İstanbul'a taşındığının ilk iki, üniversite tahsilinin son iki senesi olan o zaman dilimini, hayatının şekillenmesinde önemli rol oynamış bir dönem olarak yad ediyor. Hem geldiği okuldan, hem kurduğu hayattan mutlu olduğu, birisiyle tiyatro ve sinemada, birisiyle müzikte kafasının uyuştuğu çok yakın iki arkadaşıyla kader birliği yaptığı, yoğunluktan dolayı nasıl geçtiğini anlamadığı yıllar: "Zeynel zaten önceden gelmişti, İstanbul'daydı. Biz konservatuardan arkadaşım Engin'le (Günaydın) sonradan, aynı kararı alıp beraber geldik. Üçümüz Beşiktaş'ta bir ev bulup yerleştik. Çok düzgün ve temiz bir hayat değil tabii, biraz sefilcene bir şey ama biz çok zevk alıyorduk. Okula gidiyorsun geliyorsun, akşam müzik yapmaya çıkıyorsun, maksimum yatmaya gidilen bir yer zaten. Yer yatakları, kutulardan dolaplar,  zaman içerisinde oradan buradan bulunan eşyalar. Zeynel'le müzikte yakaladığımız fikir birliği, Engin'le de tiyatroda var.
İkimizin birlikte, okulda diğerlerinden farklı düşündüğümüz şeyler oluyordu. Mizah duygumuz örtüşüyordu. Bir de Zeliha Berksoy hocamızdı. Değer yargılarıma destek vermiştir, o açıdan insanın kendisini yalnız hissetmemesi çok önemli. Çoğu zaman genel geçer şeylerin karşısında başka türden bir düşüncen varsa, kendini yalnız hissedebiliyorsun. Umutsuzluğa kapılabilir, yanlış yaptığını, değersiz olduğunu düşünebilirsin. Zeliha Hoca o açıdan çok büyük şanstı, hâlâ da öyledir."

İTALYA'DA SAHNEYE ÇIKTI
Oyunculuk eğitimi almış olsa da, daha konservatuara girerken bile dramatik sanatlarla ilgili hayalleri sinema üzerinedir. Esas hedefi Avrupa'da sinema okuyup, yönetmen olmaktır. Bu sebeple atlayıp İtalya'ya gider. Yine planlar karışır. İtalya yılları, sinema eğitiminden ziyade, müzisyenliğini besleyen bir dönem olur: "İtalya'da okuma hevesim vardı hep. İtalyan sinemasını çok seviyordum, hâlâ da severim. Bir de yeni bir dil öğrenme isteği. Beklediğimden hızlı öğrendim İtalyancayı. Hemen ikinci gün bir bar arayışına, canlı müzik nerede yapılır merakına dalıyorsun. Gece hayatı, müzik yapmak falan söz konusu olunca, yanlış yapmaktan da korkmuyorsan, çat pat dilin çözülüyor. Çalıştım da ama çok. Gündüzleri İtalyanca ödevleri falan yaparak. Bir de genelde pek öyle gitmez benim ama İtalya'da talihim hep yaver gitti. Uçaktan indiğim andan itibaren şanslı başladı. Bir odasını kiraladığım yaşlı kadının evini ararken, park yerinden çıkmak üzere olan bir arabanın önüne koymuşum bavulları, gitarı falan. Arabadaki kadın korna çaldı. Sonra gitarı görünce yarı İngilizce konuşmaya başladık. Barı varmış, canlı müzik yapılıyormuş. Adresi verip oraya çağırdı, güzel de bir kadın. Çok iyi hissetmiştim kendimi. Gerçi hiç orda çalmadım, bir daha da o kadını görmedim ama ilk anda moral oldu. Sonra yine şans eseri birilerini buldum. Bir müzik mağazasına gidip ilan tahtasına bir şeyler yazarken, hemen yanımda aynı şeyi yapan biri, 'biz de solist arıyoruz' dedi. Buluştuk, garaja stüdyo kurmuşlar, onlarla çalmaya başladım falan... Gitgide böyle bir çevre oluştu."
İtalya'da işler o kadar şaşırtıcı şekilde yolunda ilerler ki, o talih, bir noktadan sonra talihsiz bir duruma yol açar. Timuçin Esen, master yapmak için okula başvurmaya hazırlandığı sırada, bir tiyatro grubunun seçmelerine katılır. Hiç beklemediği halde seçilir, bu durumda öğrenci pasaportunu işçi statüsüne çevirmesi gerekir. Askerlik tecili sorun yaratır. Bunun üzerine askerlik konusunu kapatmak üzere süratli bir kararla bir hafta içinde toparlanıp Türkiye'ye dönmeye karar verir. Askerliğin ardından, İtalya'da gitmek istediği okul (Centro Sperimentale di Cinematografia) ancak iki senede bir master derecesinde öğrenci kabul ettiği için, bir yıl daha kaybetmek istemez. Dümeni Amerika'ya kırar.

ABD'DEN DÖNECEĞİMİ BİLİYORDUM
Amerika yıllarından konuşmaya başlamadan önce teybe şöyle bir göz atıp gülerek; "Kaç gigabyte'tı bu alet?" diye soruyor. Pittsburgh, North Carolina ve Los Angeles arasında mekik dokuduğu, yedi yıla yakın bir zaman dilimi söz konusu: "Sinemaya odaklandığım, yönetmenlik eğitimine kafayı taktığım bir dönemdi. O yüzden Amerika'da gitarı elime bile almamışlığım vardır iki sene kadar. İlk başta girişi daha kolay, ucuz ve bana sinema ekipmanını kullanma imkanı tanıyacak bir okul aradım. İlk adres Pittsburgh'daki Film Makers oldu o yüzden... Sağda solda çalışıp, harçlık yapıp, kendimi geliştirmeye yoğunlaştım. O zaman Türkiye'de eski filmlere şimdiki kadar kolay ulaşma imkanı yoktu. Kütüphanelere gidip, günde dört beş film seyredip o eksikliği kapatmaya çalıştım. Klasikleri devirdim, teorik açıdan bir sürü kitap okudum.

Sonra başka bir okula, North Carolina'da School of the Arts'a gittim. O lisans eğitimi veren normal sinema okuluydu. Bir yandan onu da CV'ye ekleyip, orada bir şeyler yapıp, yüksek lisans için California Institute of Arts'a gitmek istiyordum. Ki oldu o da...  Mümkün olduğu kadar okula konsantre oldum, bitirdim. Neticede Amerika yılları daha çok çalışmakla geçti. Hem pizzacıydı, çocuk bakmaktı, dışarıda para kazanmaya çalışmak, hem de okulda derslere çalışmakla. Severek de yaptığım bir şey olduğu için, çok vakit harcıyordum. Bitince de döndüm işte. Amerika'ya gittiğimin ilk senesinden beri döneceğimi biliyordum zaten."

Dönüşünden bir yıl kadar sonra "pes edip" oyunculuğa teslim olduğunu anlatıyor. Arkadaşı Meltem Cumbul'un önerisiyle, Gurbet Kadını adlı dizinin kadrosuna katılıyor ve canlandırdığı Hakkı Ağa rolü, gördüğü ilgiyle doğru orantılı olarak giderek büyüyor. Timuçin Esen, eline parti tüzüğü falan verseniz, onu okuyarak bile seyirciyi etkilemeye muktedir bir yetenek olmasına karşın, oyunculuktan, habire üzerine kalmış ihaleymiş gibi bahsediyor: "Çok niyetim yoktu başlarda, ciddi ciddi oyunculuğa direndim. Oyunculuktan ziyade, buradaki arkadaşlarla film yaparız, küçük şirketler oluştururuz, beraber yazıp yönetiriz, gerekirse onlarda oynarız diye düşünüyordum. Böyle niyetler vardı ama gelince biraz bocaladım açıkçası. İstekle ve şevkle geldim ama kazın ayağının öyle olmadığını gördüm. İlk bir sene geri dönmeyi bile düşündüm. Bilemiyorum tam olarak neden, konservatuara girdikten sonra benim gitgide oyunculuk isteğim azaldı. Yine de bana çok şey kazandırmıştır. Çok insan tanıdım, dostlar edindim, etkilendim. Nereden baksan bir tecrübe. Tamam, kamera arkasında değilsin ama önünde de neyin işleyip neyin işlemediğini görüyorsun. O da ikinci bir eğitim gibi oldu. Pratik yapmak iyi bir şey ama arka arkaya o işi yapmak da çok zor bence. Tekdüzeleşir diye korkuyor insan. Feci bir şey..."

O, oyunculuğa direnme kafasında oladursun, bir sonraki rolü, arayı açmadan geldi. Ve zorla güzellik olmaz derler tabii ama hani oldu mu da bazen çok güzel olabildiğini ortaya koydu. Altın Portakal'dan SİYAD'a, 2005 senesinin birçok ödül değerlendirmesinde En İyi Yardımcı Oyuncu dalında takdir gören, Yavuz Turgul'un yazıp yönettiği Gönül Yarası'nda çizdiği Halil tiplemesi, tekdüzenin epey uzağına düşüyordu. Çok da iyi yazılmış, karmaşık bir karakter olan Halil'de, bir aktör için en zorlu işin altından kalktı Timuçin Esen: Seyirciye kötü adamı sevdirdi. Bir psikopatı canlandırırken, seyircinin onunla empati kurmasını, ona acımasını, hatta filmin trajik sonunun müsebbibi olmasına rağmen, kıydıklarıyla birlikte onun da arkasından ağlamasını sağladı. Hemen ardından da Yazı Tura filminin çekimi sırasında tanıştığı Uğur Yücel'le karşılıklı döktürdüğü Hırsız Polis dizisi geldi. Canlandırdığı Komiser Çınar karakteri, onun, istese de istemese de Türkiye'nin "jön"leri arasında sayılmasına vesile olup şöhretine farklı bir boyut kattı.

O kadarı fazla gelmiş olacak, bu projenin ardından oyunculuktan yana kararlı bir şekilde frene asıldı ve bir konudan uzarcasına, yine rotayı değiştirdi. Şimdilerde cümleten malumumuz, ilk göz ağrısı müzisyenliğe ve son iki senesini vakfettiği albüme konsantre olmuş vaziyette. Peki uğruna onca dirsek çürütülmüş yönetmenlik faslı ne alemde?
"Sinemaya dair soruyorsan, e var bir sürü notlar falan ama yapar mıyım yapmaz mıyım bilmiyorum. Hiçbir zaman öyle çok bir telaşa da sahip olmadım. Her şeyin kendiliğinden doğacağı, kendine ait bir zamanı olduğunu düşünüyorum."

Albümün çıkış şarkısı Yola Devam'ın klibini yönettiğini göz önünde bulundurunca, belki oradan bir uyuz kaşınır, sinema konusunda elini çabuk tutmak açısından? Yok, hiç taviz vermiyor: "Yok ya, bir dahaki klibi kesinlikle ben çekmeyi düşünmüyorum. Zor oluyor. İlkinde ben çektim ama biraz üstüme kaldı iş, ondan. Zaten performans ağırlıklı bir şey, çok bir yönetmenlik durumu da yoktu. Hem klip işini pek sevmiyorum ben. Şarkının dünyasını kısıtladığını düşünüyorum bazen. Albümü yaptık işte, o da bir nevi yönetmenlik sayılır. Her aşamasıyla kendim uğraştım. Güzel bir hızlandırılmış kurs gibi oldu müzik sektörünü anlamak açısından. İnsanlarla birlikte çalışmak, proje geliştirmek, kafadaki sound'u, hikayeyi oluşturmak. Çok da farklı değil yani."

Albümde ve konserlerde, Karsamba adlı grubundaki müzisyenlerle çalışan Timuçin Esen'in; gitardaki Eylül Biçer'i, bastaki Volkan Topakoğlu'nu, davuldaki Onur Başkurt'u, albümün prodüktörlüğünde ve düzenlemelerinde ortak imzası olan Erdem Helvacıoğlu'nu ve albüm kapağındaki yağlıboya portresini yapan ressam Selahattin Yıldırım'ı anarken yüzü parlıyor: "Çok şanslıydım, çok da minnettarım. Her aşamada, arkadaşlarımla çalıştım, olmayanlarıyla da arkadaş olduk. Bu albüme dair ilerde hatırlayacağım en önemli şey odur."

Kendinden bahsederken iki lafın başında "hayal peşinde koşmaktan" dem vuran, hayata, mezun olmalara doyamayan öğrenci edasıyla yaklaşan bir insan Timuçin Esen. Gelin görün ki genel ahvalden laf açılınca kendisine sıfatlardan sıfat olarak "karamsar"ı beğeniyor: "Şu an bu ülkede çaresizlik herhalde insana kendini en kötü hissettiren şey. Bir şey yapmak isteyip yapamamak, yaptığın zaman duvara toslamak... İyi bir şey yaptığını zannederken bir anda tam tersi şekilde algılandığını görmek... Kendi oluşturduğumuz çevrelerde belki arkadaşlarımızla gülüp eğlenip, aralarda oksijen çadırına girer gibi yaşıyoruz. Onu bile yaparken insan kendinden utanır hale geliyor. İyi bir şey değil insanın kendi ülkesinde, kendi evinde böyle hissederek yaşaması."

Albümdeki şarkıların sözlerinde en yoğun hissedilen hal, gitmekle kalmak arasında bir derin muallak zaten: Pergel adlı son şarkının son satırı bir fikir verebilir: "Evin etrafında bir ömür dönüp dolaşıp, bir bacağın evin üzerinde, öbürü çemberler çizer ömür boyu... sonunda uzarsın ilelebet..."

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...