“Bir anda gitti. Hem de yeni salonunu açmaya hazırlanırken. Ama o kadar çok çalıştı ki, başkalarının 30 seneye sığdıracağı işi, Zeki 10 senede yaptı. Herhalde çok yorulmuştu.”

90’lı yılların ünlü kuaförü Zeki Doğulu’nun, İstanbul’da tıkır tıkır işleyen bir salonu ve pop yıldızlarından oluşan geniş çevresini bırakıp New York’a taşınması, herkes gibi Tamer Yılmaz’ı da şaşırtmıştı.

90’larda Doğulu’yla birlikte onlarca çekiminde çalışan moda fotoğrafçısı Yılmaz’a “Kuaför Zeki”yi nasıl hatırladığını sordum: “Algıları çok açık bir çocuktu. Araştırmacı gazeteci denir ya, o da araştırmacı kuafördü. Yeniliklerin peşinde koşar, saçını yaptığı kişiyi ikna edip ilginç fikirlerini uygulardı. O yüzden de müşterileri arasında birçok popüler isim ve sanatçı vardı.”

Zeki’nin New York’a gidişi insanları şaşırttı çünkü herkes onun “mesleğinin zirvesinde” olduğunu düşünüyordu.

Bir kişi hariç, Zeki’nin kendisi: “İçime dönmek istedim. 27 Aralık 1999’da New York’taydım. 2000 yılına tek başıma meditasyon yaparak girdim.

Yaşadığım hayat bana mutluluk vermemeye başlamıştı. Öyle olunca da kendinizi başarılı filan hissetmiyorsunuz haliyle.”

Halbuki hakikaten başarılıydı. Üstelik, Amerikalıların “self-made” dediği cinsten kendi yolunu kendi açan bir adamdı.

Misal, 1 yaşında gittiği Almanya’da, ailesinin karşı çıkmalarına rağmen kurslara giderek tiyatro makyajını öğrendi.

Artistik gözünü bu yıllarda geliştirdi. 18 yaşına geldiğinde aile Türkiye’ye dönme kararı alınca o da kendini dilini bile bilmediği memleketinde buldu. Ailesi, Zeki’nin askerliğini bir an önce yapmasını istedi.

Nitekim asker oldu ama Harbiye Ordu Evinde protokol kuaförü rütbesiyle! O dönemde Kenan Evren’in kızlarından Semra Özal’a, saçını taramadığı kimse kalmadı.

Askerlik bitince önce meşhur MOS Kuaförde çalıştı. Sonra bir ortakla birlikte Abdi İpekçi Caddesi’nde Can Zeki Kuaför Salonu’nu açtı. Çok geçmeden de tek patron olarak Zeki Doğulu Stüdyo’yu kurdu.

90’LARIN IMAGE-MAKER’I
Zeki Doğulu Stüdyo neticede kadınların saçlarını yaptırdığı bir kuaför salonuydu ama Zeki yalnızca bir kuaför değildi.

Henüz şöhret olmadığı yıllardan beri yakın arkadaşı olan Tarkan, o dönemde Zeki’nin bir nevi image-maker gibi çalıştığını anlatıyor:

“Çok iyi bir estetik gözü vardır. Bu sektörde çalıştığı çok kişiye bu anlamda faydası dokunmuştur. İkinci albümüm A-Acayipsin’de Zeki’nin o sihirli elleri yeni bir saç modeliyle beni de ilgi odağı yapmıştı.

O dönem çoğu erkekte o saç modelini görmek mümkündü. Sonrasında da yıllarca saçımı Zeki kesti.”

Etiler’de, idarecileriyle, asistanlarıyla neredeyse 80 kişinin çalıştığı Zeki Doğulu Stüdyo’yu bırakıp New York’a giderken ne yapacağını tam olarak bilmiyordu:

“Bir arayış içindeydim. Görsel sanatlardan ruhsal öğretilere aklınıza gelecek her türlü kursa, seminere, eğitime katıldım.

Hepsiyle başka bir yöne gittim. Para kazanmam gerekiyordu, o yüzden part-time kuaförlük de yaptım. 57. Cadde’de bir salonda hem saç kesiyor hem de eğitim veriyordum.”

Kuaförlüğü New York’la da sınırlı kalmadı. Golden Globe’da, Sundance Film Festivali’nde saç kesti, makyaj yaptı.

Aslında kuaförlüğe, saç keserken ellerini seyredecek kadar aşıktı ama yapmak istediği şey kafasında şekillenmeye başlamıştı. Ve o şey kuaförlük değildi:

“Bu kadar yıl insanların saçlarına dokundum. Artık en başta kendi ruhuma, sonra başkalarının ruhlarına dokunmak istiyordum.

Woodstock’ta 500’e yakın tapınağın bulunduğu bir bölge var. Tüm dünyadan ruhsal eğitmenler gelip burada kendi öğretilerini anlatıyorlar. Orada ruhsal eğitimime başladım.”

Kuaför Zeki, rahiplik yolundaki adımını işte böyle attı. 2007 yılında, bu işi daha ciddi yapmak isteyince iki ayrı manastırda dört yıllık eğitimine başladı:

“Zen Budizmin çağdaş yorumunu seçtim. Central Park’ta kutsama aldığım Dalaylama da aynı şeyi söylüyor.

Dağlarda oturup Buda’ya tapmak yerine insanların arasına karışın diyor. Ben de 4 yıl boyunca aseksüel yaşamak dışında hayatımdan bir şey çıkarmak zorunda kalmadım.

Gündüzleri evsizlerin yaşadığı barınaklarda ihtiyacı olanlara ruhsal anlamda hizmet ettim. Akşamları da normal kıyafetlerimi giyip yemeğe ya da eğlenmeye gittim.”

ÖNCE AİLENİZİ KAYBEDECEKSiNİZ
Manastır eğitiminin en zor kısmı diş fırçasıyla tuvalet temizlemek, hatta 3 hafta boyunca bir odada tek başına sessizce oturmak değilmiş.

Zor olan, en yakınındakilerin tepkileriymiş: “Zaten eğitmenlerimiz söylemişlerdi. İlk önce ailelerinizi kaybedeceksiniz, buna hazır mısınız, demişlerdi.

Çok yakın arkadaşlarım bile tercihimi yadırgadı. Bu yolculukta Tarkan’ın ve Meltem (Cumbul)’in destekleri ise hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar değerliydi. Herkesin “loser” gözüyle baktığı dönemde onlar bana inandı.”

Oysa Zeki Doğulu loser filan değil. Bir kere, herkesin öyle olduğunu düşündüğü dönemde aslında kendini iyi hissettiği için loser değil.

Sonra, sistem içinde değerlendirildiğinde de kaybetmiş değil. Geçen sene İstanbul’a yeniden yerleştikten sonra Arnavutköy’de Rumi-Ji diye bir salon açtı.

Burada Budist meditasyon tekniklerini uygularak nefes terapisi yapıyor. 3, 6 ve 9 haftalık programlarıyla kadınlara bire bir ruhsal koçluk hizmeti veriyor.

Haftada bir gün de grup çalıştırıyor. Yakında şirketlerle de çalışmaya hazırlanıyor. İnsanlara dünyanın en basit işini ne kadar zor hale getirdiklerini anlatıyor:

“Oksijen bütün vücutta gezmeli. Aksi halde yaşam kalitemiz düşer. Tıkalı lavaboya döneriz. Ben 25 sene kuaförlük işini aşkla yaptım. İnsanlara dokundum, saçlarını şekillendirdim.

Onlara kendilerini iyi hissettirdim. Şimdi yine onları mutlu etmeye çalışıyorum. Bu sefer dokunmadan. Karşılıklı oturarak, sohbet ederek, doğru nefes alarak… Döndüm dolaştım yine aynı noktaya geldim.”

Yazının tamamı Vogue Türkiye’nin Eylül sayısında.