
Dogmatizm: “Doğrularımıza” neden bu kadar sıkı sarılırız?
Son yıllarda dünyanın pek çok yerinde benzer bir yakınma duyuluyor: İnsanlar daha kesin konuşuyor, daha az dinliyor, görüş ayrılığı çabucak düşmanlığa dönüşüyor.
Bu yalnızca bir izlenim değil. Türkiye'de üç kez yinelenen geniş bir kutuplaşma araştırması, katılımcıların dörtte üçünün kendine en uzak hissettiği siyasal görüşten biriyle çocuğunun evlenmesini istemediğini, üçte ikisinden fazlasının çocuklarının onların çocuklarıyla arkadaşlık etmesine bile karşı olduğunu ortaya koyuyor. Aynı araştırmada iyi sıfatların tümü kendi tarafına, kötü sıfatların tümü karşı tarafa yakıştırılıyor. Yani sorun yalnızca farklı düşünmek değil; farklı düşüneni kötü ve “ahlaken” aşağı görmek.
Psikolojide bu tutuma dogmatizm deniyor. Dogmatizm bir inancın içeriğiyle değil, o inançla ilgili katılık ve ilişki kurma biçimiyle ilgilidir. Amerikalı sosyal psikolog Milton Rokeach altmış yıl önce bunu gösterdi: Değişime kapalı dogmatik zihin politik sağda da solda da inananda da inanmayanda da aynı çalışır. Ölçüt şudur: Bir kişi kendi doğrusundan kuşku duyabiliyor mu?
Toplumlar bu bakımdan ayrışıyor mu? Otuz üç ülkede yürütülen bir çalışma toplumları "sıkı" ve "gevşek" diye ayırıyor. Sıkı toplumlarda kurallar çok, sınırlar keskin, kural dışına çıkana hoşgörü azdır. Türkiye sıkı uçta yer alanlar arasında. İlginç olan şu: Bir toplumu sıkılaştıran kültürün kendisi değil, taşıdığı tarihsel tehdit yüküdür; örneğin savaş, işgal, kıtlık, salgın. Tehdit altındaki topluluk sıkılaşır; çünkü sıkılık kısa vadede düzen sağlar. Bedeli hoşgörünün ve yaratıcılığın azalmasıdır.
Birey neden katılaşır? Zihin belirsizlikten hoşlanmaz. Psikolojide "kapanma gereksinimi" denen bir eğilim var: Herhangi bir kesin yanıta ulaşıp dosyayı kapatma isteği. Bu gereksinim herkeste vardır; ama kaygı, yorgunluk, zaman baskısı ve tehdit altında bu eğilim daha da artar. Kapanma gereksinimi yüksekken zihin ilk bulduğu açıklamayı kapar ve dondurur. Dogmatizm bu yüzden bir kişilik kusurundan çok bir kaygı çözümüdür: Kuşku rahatsız eder, kesinlik yatıştırır.
Önyargı nasıl oluşur? İlk basamak masumdur: Zihin kategorize etmeden düşünemez. Ne var ki "biz" ile "onlar" ayrımı öyle kolay oluşabilir ki deneylerde katılımcıları yazı-tura ile bölmek bile yeter; dakikalar içinde insanlar kendi rastlantısal takımını kayırmaya başlar. İkinci basamak öğrenmedir: Çocuk beş-altı yaşında kimin sevileceğini, kimden sakınılacağını çevresinden, çoğu zaman hiç konuşulmadan öğrenir. Üçüncüsü pekişmedir: Artık dünyaya o gözlükle bakılır; uyan örnek görülür, uymayan görülmez.
Neden değişmez? Birincisi, kanıt tarafsız toplanmaz; aradığımızı buluruz. İkincisi, uymayan örnek kuralı bozmaz, "istisna" sayılır: "O iyiydi ama diğerleri…" Üçüncüsü ve en güçlüsü: Önyargı çoğu zaman bir bilgi değil, bir aidiyet nişanıdır. Kanaatini değiştirmek, ait olunan topluluğu yitirme tehlikesidir. İnsan yanılmayı, yalnız kalmaya yeğler.
Yaşama etkisi ne? Tek sözcükle: daralma. Kapalı zihin daha az bilgi alır ama daha çok emin olur; yanıldığında düzeltemez, çünkü yanlışını gösterecek bilgiyi zaten içeri almamıştır. Bedeli, ilişkilerde görüş ayrılığının kavgaya dönüşmesi, işte yanlış kararda direnmek, ruh sağlığında sürekli tetikte olmanın getirdiği gerginliktir. Önyargının hedefi olanlar için bedel çok daha ağırdır.
Değişebilir mi? Evet ama tartışarak değil. Yüzlerce çalışmanın toplu sonucu, önyargıyı azaltan en güvenilir yolun “ilişki” olduğunu gösteriyor: Karşı taraftan biriyle eşit koşullarda, ortak bir amaç için kurulan, sürüp giden bir ilişki. Tanımadığımız insan hakkında konuşmak kolaydır; tanıdığımız insan hakkında konuşmak zordur. İkinci yol ise kişisel öyküdür: İnsana kendi yaşamından bir dışlanma anısını anımsatmak, karşısındakini soyut bir kategori olmaktan çıkarır, somutlaştırır. Üçüncü yol nasıl olup da kesin görüldüğünü ölçmektir: Savunduğu şeye neden ve nasıl inandığını adım adım anlatması istenen kişinin, inancının kesinliği kendiliğinden azalır. Ne kadar az bildiğimizi çoğu zaman ancak onu ikna edici şekilde anlatmaya çalışınca fark ederiz.
Kendimize sorabileceğimiz tek bir soru var: "Beni bunun böyle olmadığına ne ikna ederdi?" Bu sorunun yanıtı hiçbir şey ise, elimizde bir düşünce değil, yıkılmaz bir kale vardır. Evet, kaleler insanı korur; ama bir yandan da kendi içine hapseder.
- Çocukların sıkılmasına müsaade edin12 Eylül 2026 Cumartesi
- Öfkemiz aslında ona değil05 Eylül 2026 Cumartesi
- Nazik insanlar nasıl kabalaşır?29 Ağustos 2026 Cumartesi
- Öfke tatlıdır, yüzleşmek acı22 Ağustos 2026 Cumartesi
- Sosyal medya öcü mü, kaçınılmaz gerçeklik mi?16 Ağustos 2026 Pazar