NTV
Hakan Türkçapar
Prof. Dr. Hakan Türkçapar
11 Temmuz 2026 13:53

Son Güncelleme: 11.07.2026 16:59

Gündem yorgunluğu: Neden kendimizi kötü haberlere kapılmaktan alıkoyamıyoruz?

Google'da NTV'yi tercih et

Yıllar önce kısa bir süreliğine Kanada’da bulunduğum zamanda, bir ara televizyonda haberleri izlerken bir anda kısa bir keşif anı yaşadım.

Kanada'da haberlerde bahsedilen gündemler son derece sıradan olaylardı: hava sıcaklığı, törenler, sosyal olaylar, “dama çıkan minik kedi indirildi” başlıklı başarı hikayeleri gibi küçük sevimli olaylar… Daha sonra ülkemizdeki haber bültenleri ve gündemler aklıma geldi, bizde ise neredeyse her gün onlarca ciddi ve travmatik düzeyde diyebileceğimiz dikkat çekici olaylar olurken dünyanın başka bir yerinde, başka bir ülkede, gündem oldukça sakin ve sıradan haberlerle ibaretti. Tabii bu durum, Kanada’da nispeten daha az dramatik olay yaşanmasıyla da ilgili olabileceği gibi, daha fazla olay yaşasak bile bizim dikkatimizin de nerede olduğu ve ona bağlı olarak neyi daha fazla görüp yansıttığımızla ilgili de olabilir.

 

Bu sorunun yanıtını psikoloji bilimi ışığında bulmaya çalıştığımızda gerçekten de hepimize bazı haberlerin daha önemli ve dikkat çekici geldiğini görürüz. Kentin belirli kesimlerinde kapkaç olaylarının sıklaşması, komşu ülkede olan bir savaş, büyük bir trafik kazası, bilinen bir kişinin suçlanması, başına kötü olaylar gelmesi… 

 

Bu durumlarla ilgili haberleri gördüğümüzde beliren tedirginlik ve merak aslında yeni değildir; insanlık tarihiyle yaşıt çok daha eski, yapısal bir eğilimin bugünkü yansımasıdır: İnsanoğlu kötü haberlere karşı doğuştan daha meraklıdır. Bir kötü haberi, bir çatışma görüntüsünü ya da kaygı verici bir gelişmeyi neredeyse istemsizce izleriz; yolda bir kaza gördüğümüzde gözümüzü ondan alamayız. Bu insan için yapısal bir özelliktir. Atalarımız için bir tehlikeyi fark etmemek belki de ucu ölüme varan ağır bir sonuç demekti; öte yandan bir avı ya da olanağı kaçırmaksa daha küçük ve telafi edilebilir bir kayıptı. Bu yüzden insan beyni, olumsuz uyaranlara olumlu olanlardan çok daha güçlü tepki verecek şekilde yapılanmıştır. Küçük, yerleşik topluluklarda, seyrek karşılaşılan ve karşı konulabilecek tehlikeleri fark etmek ve onlara hazırlanabilmek için bu duyarlık gerçekten de işe yarar; hayatta kalmayı kolaylaştırır.

 

Ne var ki bugün durum tümüyle değişti. Aynı yapısal duyarlıkla, bugün ülkenin hatta dünyanın dört bir yanından durmaksızın akan olumsuz haberlerle karşı karşıyayız ve üstelik çoğu, elimizden hiçbir şey gelmeyen olaylar. Eskiden seyrek ve yerel olan tehlike uyaranları, bugün sürekli ve küresel halde fark ediyoruz; tehlike o anda doğrudan bizimle ilgili olmasa da beynimiz hâlâ her birine aynı eski tepkiyi veriyor. Bir zamanlar bizi koruyan bu eğilim, bugün bizi durmadan yıpratan, gerçek bir çözüme ulaşmayan bir kaygı döngüsüne sokuyor. Tehlike kendi çevremize -kendi sokağımıza, kendi kentimize- yaklaştığında ise bu eski tepki daha da güçlenir, daha gerçekçi ve sahici hale gelir. Beynimiz artık uzaktaki bir haberi değil, kendi yakın çevresini taramaya ve izlemeye başlar.

 

Bu tür durumlarda bu kaygıyı büyütmeden, bu duruma daha iyi bir biçimde katlanmak için yararlı olabilecek yöntemler:

 

  • Aynı haberlere aralıksız ve sık olarak bakmak yerine, gün içinde belirli süre ayırmak, o sürede bakmak
  • Özellikle travmatik haber videolarından, resimlerinden uzak durmak (beynimiz görüntüyle gerçeği aynı şekilde algılamaya eğilimlidir)
  • Kendimize: “şu an gerçekten yeni bir şey mi öğreniyorum, yoksa içimdeki tedirginliği mi yatıştırmaya çalışıyorum?” diye sormak
  • Çok sayıda kaynak yerine, güvendiğimiz bir ya da iki kaynağa bağlı kalmak
  • Kısa bir yürüyüş yapmak, birkaç derin soluk almak, ekranlar dışında bir yaşantımız olması
  • Uyumadan önceki saatlerde ekranlardan uzak durmak
  • İçimizde tuttuğumuz olumsuz düşünce ve duygularımızı güvendiğimiz biriyle paylaşmak

 

Evde çocuk varsa o zaman ayrı bir duyarlık gerekir. Çocuklar gördükleri gerilimli görüntüleri kendilerine göre daha büyük, daha kişisel bir tehlike olarak algılayabilir. Onlarla konuşurken:

 

  • Yaşlarının anlayabileceği kadar sade ve dürüst bir dil kullanmak
  • Olayları örtüp “bir şey yok” dememek, yaşına uygun makul ve yeterli açıklamalar yapmak.
  • Her şeyin her zamanki gibi olduğunu söylemek yerine, zor şeyler yaşandığını ama yanlarında onları koruyan yetişkinler olduğunu hissettirmek
  • Sorularını yanıtsız bırakmadan ama ürkütücü görüntülerden uzak tutarak yanıtlamak
  • Ergenlik çağındaki gençleri yargılamadan dinlemek, kendi görüşlerini oluşturmalarına olanak tanımak
  • Yemek, uyku ve oyun saatlerini, günlük yaşamdaki rutinleri olabildiğince olağan düzeninde sürdürmek
  • Uykuda, iştahta ya da huyunda beliren değişiklikleri gözlemlemek

 

Belki de hatırlamanızın en yararlı olacağı bilgi, hissedilen tehlike ile gerçek tehlikenin her zaman aynı büyüklükte olmadığıdır. Belli bir anda gündem ne kadar yoğun olursa olsun, çoğumuzun günlük yaşamı, işi, ilişkileri aslında yerli yerindedir. Bunu görmek kaygıyı yok saymak değil, ona gerçekçi bir çerçeve çizmektir. Zor zamanlarda kendimize ve çocuklarımıza sunabileceğimiz en değerli şey, belki de tam olarak budur: kargaşanın ortasında bile küçük ve sağlam bir güven alanı kurabilmek.