NTV
Hakan Türkçapar
Prof. Dr. Hakan Türkçapar
13 Haziran 2026 16:06

Sağlıklı olmaya çalışırken hastalanmak

Google'da NTV'yi tercih et

Yaşamını yakından bildiğiniz bir tanıdığınızı düşünün. Spor yapıyor, “organik” gıda tüketiyor, salatasının marulunu tartıyor, kahvaltıda yumurtanın hangi tavuktan geldiğini soruyor, muzunu kabuğuyla yiyor, evinize davet ettiğinizde hep “ben tokum, yeni yedim” deyip bir şey yemiyor. Böyle birisi var mı?

Çağımızın tuhaf bir çelişkisi var. Hiç bu kadar çok insan sağlıklı yaşamak için bu kadar çabalamamıştı. Ama bu çaba içinde, “sağlıklı olmaya çalışmak” amaç olmaktan çıkıp giderek “sağlıklı olmalıyım” şeklinde bir saplantıya dönüşüyor. İşte tam o noktada, sağlık peşindeki uğraşı, insanı iyileştirmek yerine yormaya, hatta bizzat hasta etmeye başlıyor.

 

ÖZEN NE ZAMAN HASTALIĞA DÖNÜŞÜR?

 

Bu durumun bir adı var: Ortoreksiya Nervoza. Sağlıklı beslenme konusunda aşırı ve takıntılı özen. 1990'larda bir hekimin gözlemiyle literatüre giren bu kavram, henüz resmî bir tanı kategorisi olarak psikiyatrik tanı kitaplarında kendine yer bulmuş olmasa da klinik ortamlarda giderek daha çok görülen ve üzerinde konuşulan bir durum.

 

Sınır şurada çiziliyor: Sağlıklı yemek istemek normaldir. Hatta iyidir. Sorun, bu isteğin hayatın merkezine oturup geri kalan her şeyi kenara itmesiyle başlıyor. Yemeğin saflığı bir kaygıya, kuraldan sapmak bir suçluluğa, sofra bir sınava dönüşüyorsa, ibre artık özenden hastalığa kaymıştır.

 

Bu durumu diğer yeme bozukluklarından ayıran ince bir nokta var. Anoreksiyada kişi zayıflamak ister; kilo ve beden ön plandadır. Ortorekside ise mesele kilo değil, temizliktir. Yiyecekler iyi ve kötü diye ahlaki kategorilere bölünür. Araç artık amaç haline gelmiştir. İnsanın bu durumu kendisinin fark etmesi zordur: dışarıdan bakan birinin aşırı gördüğü bu tutum; kişi açısından yalnızca sağlığına düşkün, iradeli, özenli bir insan olmak gibi görünür.

 

BEYİN TEHDİT GÖRÜNCE DARALIR

 

Psikoloji araştırmaları, bu takıntının zihinde nasıl bir döngü kurduğunu gösteriyor. Bir besin "tehlikeli" olarak kodlandığında, beyin onu gerçek bir tehdit gibi işlemeye başlar. Kaçınma davranışı kısa vadede rahatlatır; o rahatlama da kaçınmayı pekiştirir. Böylece kurallar çoğalır, yenebilir besinlerin listesi daralır, hayat alanı küçülür.

 

İşin daha incelikli yanı, bu döngünün çoğu zaman özsaygıyla beslenmesidir. Araştırmalar, düşük benlik değeri taşıyan kişilerin değerlerini "doğru" beslenme üzerinden onarmaya çalışabileceğini ortaya koyuyor. Yani mesele yalnızca yemek değil; kişi sofrada kendi değerini sınıyor. Her doğru lokma bir onay, her sapma bir başarısızlık halini alıyor.

 

Üstelik bu örüntünün bedeli yalnızca ruhsal değil. Aşırı daralan beslenme, paradoksal biçimde yetersiz beslenmeye, toplumsal yalıtıma ve kaygıya kapı aralıyor. Sağlık adına başlayan yolculuk, sağlığı tüketen bir yere varıyor.

 

MÜKEMMEL FIRTINA: EKRANLAR

 

Bu saplantının neden tam da bu çağda yaygınlaştığını anlamak için elimizdeki ekrana bakmak yeterli. Araştırmalar, sağlık ve fitness içeriği üreten hesapları yoğun takip etmenin ortorektik eğilimlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Takip edilen "sağlık" hesabı arttıkça, belirti puanları da yükseliyor.

 

Mekanizma sinsi işliyor. Kusursuz kurgulanmış tabaklar, sabahın dördünde yapılan antrenmanlar, "temiz" yaşam vaatleri... Bunlar masum birer ilham gibi görünür ama sürekli maruz kalındığında, ulaşılması gereken bir standart hissi yaratır. Karşılaştırma başlar, içselleştirme gelir, beğeniler ve yorumlar da aşırı kısıtlamayı ödüllendirir. Çoğu zaman bu mesajları verenler ise herhangi bir sağlık eğitimi almamış kişilerdir.

 

Bir araştırmacının deyişiyle, sosyal medya bu takıntı için adeta "mükemmel bir fırtına" oluşturuyor: kırılganlığa en yatkın olanı bulup, sağlık kisvesi altında en çok onu örseliyor.

 

PEKİ NE YAPMALI?

 

İlk adım, sınırı görmeyi öğrenmek. Kendinize sorun: Beslenme tercihlerim hayatımı zenginleştiriyor mu, yoksa daraltıyor mu? Bir öğünde fazla "kaçırdığımda" hissettiğim şey hayal kırıklığı mı, yoksa suçluluk ve kaygı mı? Cevap ikincisine kayıyorsa, durup düşünmek gerekir.

 

İkincisi, beslediğimiz ekranı seçmek. Sürekli "iyi besin–kötü besin" diliyle konuşan, sizi yetersiz hissettiren bir hesabı takipten çıkarmak bir zaaf değil, bir öz bakımdır. İçeriği seçtiğimiz gibi, bizi neyin yorduğunu da seçebiliriz.

 

Üçüncüsü, sağlığı bir bütün olarak görmek. Bedenimiz kusursuz beslense bile, ruhsal ve toplumsal sağlığımızı feda ediyorsak kazanç değil kayıp içindeyiz demektir. Sağlıklı bir ilişki, yemekle de insanlarla da, kusursuzluğu değil esnekliği gözetir. Arada bir lokmanın keyfini çıkarabilmek, kuralı bozabilmek, sofrada başkalarıyla olabilmek de sağlığın parçasıdır.

 

Çünkü belki de bütün mesele burada düğümleniyor: Sağlıklı olmak, hayattan kaçmak değil, hayatı kucaklayabilmektir. Arınmaktan çok dengelenmek. Kusursuz olmaktan çok, kusurlarıyla yaşayabilmek.

 

Kaynaklar: López-Gil ve ark., J Glob Health (2023); Barrada & Meule, J Glob Health (2024); Brytek-Matera, Orthorexia Nervosa (Cambridge University Press, 2024); Turner & Lefevre, Eating and Weight Disorders (2017); sosyal medya ve ortoreksiya üzerine PLOS ONE ve ScienceDirect (2023) çalışmaları.

 

Not: Ortoreksiya nervoza hassas bir konudur. Kendinizde ya da bir yakınınızda bu örüntüyü fark ediyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en doğrusudur.