İçimizdeki doğayı da mahvettik

Okyanusları plastik çöplüğü, nehirleri kimyasal deposu haline getirdik, hızımızı alamayıp buzulları bile erittik! Kısacası doğayı mahvettik.

Sadece doğayı kirletmekle kalsak neyse, içimizdeki doğal yaşama da gereken saygıyı göstermedik. “İçimizdeki doğa da neyin nesi hocam?” dediğinizi duyar gibiyim, açıklayayım: Sindirim sistemimizde, özellikle de bağırsaklarımızda yaşayan minik canlıların -yani mikropların- sayısal değerleri ağırlık olarak bir buçuk kilodan, tür olarak beş yüz çeşitten, rakamsal olarak da yüz trilyondan fazla. Tıpkı dışımızdaki doğada olduğu gibi içimizdeki doğada -ona kısaca “mikrobiyota” adı veriliyor- yaşayan bu minik canlıların da kendi aralarında müthiş bir organizasyonları var.

O DALI KESİYORUZ

Kimi terzi, kunduracı, bakkal, manav; kimi doktor, eczacı, diş hekimi, psikolog; kimi bankacılık, gazetecilik, kitapçılık, şoförlük yaparak hem kendi yaşamlarını sürdürüyor hem de bizim sağlığımıza hizmet ediyorlar. Kurdukları muazzam doğal denge ile bizi pek çok hastalıktan korumaları ise en önemli ayrıntı. O hastalıkların içinde kanserler, bağışıklık çökmeleri, otoimmun bozukluklar, alerjik problemler hatta Parkinson, depresyon, obezite gibi problemler var. Kısacası mikrobiyotamızı bozarak, bindiğimiz dalı kesiyoruz.

EKOLOJİMİZ BOZULDU


m Sindirim sistemimizdeki muazzam ekolojik yapılanma da son 50 yıla -tıpkı dünyamız gibi- hızlı değişim süreci ile girdi. Yeni hayatın getirdiği yanlışları (mesela yoğun antibiyotik kullanımı, gıdalardaki probiyotik gücün azalması, toksik içerikli gıdaların çoğalması) probiyotik güçte ciddi kayba yol açtı. Neticede global bir “probiyotik güç açlığı” başladı. Mevcut omega-3, D vitamini, B12 vitamini, kolajen, magnezyum, Q10 gibi mevcut global açlıklarımız yetmezmiş gibi devreye “probiyotik eksikliği sendromu” olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir problem daha girdi. Bu son problem, sadece bağırsak içi biyolojik dengeyi bozmadı. Sağlığımızın da altını üstüne getirdi. Kısaca “disbiyozis” olarak tanımladığımız bu bozuşmanın sonuçları çok vahim.

DİSBİYOZİSİN 10 İŞARETİ

- Probiyotik bakteriler bağırsaklardaki “faydalı mikroplar”. Bunlar kötü mikroplarla ciddi bir savaş içindeler. Sayılarının artması lehimize, azalması ise aleyhimize bir gelişme. Probiyotik gücün azalması ile bağlantılı sorunların ilk 10’unda şunlar var:

1- Gaz, şişkinlik, hazımsızlık, karın ağrısı, reflü gibi sorunların çoğalması.

2 - İshal ve/veya kabızlık ataklarının sıklaşıp yaygınlaşması.

3 - Bağışıklık gücünün azalıp enfeksiyonların çoğalması.

4 - Detoks süreçlerinin iflas etmesi, toksik metabolik üretiminin artması, neticede fibromiyaljiden depresyona hatta Parkinson’a kadar birçok sağlık sorununun ortaya çıkması.

5 - Kanser bağışıklığının dibe vurması, kanser vakalarının çoğalması.

6 - Kilo probleminin yaygınlaşıp obezite sorunun tepe yapması.

7 - Vitamin üretiminin özellikle K ve B vitaminin üretiminin azalması.

8 - Kanda kolesterol ve şeker dengesinin bozulması.

9 - Alerjik hastalıkların çoğalması.

10 - Kronik iltihaplanma ile ilgili sorunların (damar sertliği, eklem hastalıkları, bellek bozuklukları) hız kazanması.

BAĞIRSAKLARDAKİ YANGINA DİKKAT!

- Trilyonlarca minik canlıyı muazzam bir denge durumunda içinde barındırma yeteneği sebebi ile bağırsaklardaki doğal ortamın, yani ‘mikrobiyota’nın “Amazon yağmur ormanları”ndan farkı yok. Orada da –tıpkı toplumsal yaşam ve doğada olduğu gibi- iyiler, kötüler, faydalılar, zararlılar var. Farklı işler yapan, farklı görevler üstlenen, farklı faydalar ve zararlar verebilen bakteriler, mantarlar ve başka canlılar bağırsaklarımızda anlaşılması güç bir barış ve denge içinde yaşamlarını sürdürüyor. İşin enteresan yanı onlar da -tıpkı dışımızda olan doğa gibi- hayatta kalabilmek için birbirlerine ve bize göbekten bağlılar. Peki sorun ne? O ormanlarda bizim çıkardığımız “iç yangın” ve o yangın nedeniyle kaybettiğimiz “probiyotik güç”...

ETİKETLER