Neden daha sık hasta oluyoruz?

Eskisinden daha sık hastalandığımız, özellikle üst solunum yolu, akciğer ve bağırsak enfeksiyonlarına paçamızı daha sık kaptırdığımızın farkında mısınız? Yanıtınızın tereddütsüz ve güçlü bir “Evet!” olacağına eminim. Peki neden?

Neden herpes virüs enfeksiyonları, zona döküntüleri ile eskiye oranla daha çok meşgulüz? Eskiden nadiren görülen belirli virüs enfeksiyonları şimdi neden bizim ve çocuklarımızın yakasını bir türlü bırakmıyor? Sorunun yanıtı net ve açık: Bağışıklık sistemimiz zayıfladı, mikrobik yükümüz arttı da ondan. Bağışıklık zayıflığının en önemli sebepleri ise beslenme yanlışlarımız, yoğun stres yükümüz, uykusuzluk problemi ve hareketsiz hayat tarzımız. Buna probiyotik gücümüzdeki azalmayı, D ve B12 vitamini, omega 3 yağları fakiri haline gelmemizi de ekleyebilirsiniz. Peki sorun sadece enfeksiyonlar ve bağışıklık zayıflığı meselesi mi? Yalnızca akut hastalıklar, tekrarlayıp duran enfeksiyonlar mı? Tabii ki hayır. İşin bir de “kronik hastalıklar” boyutu var ki o mesele çok daha mühim.

EKOSİSTEMİ BOZDUK UNUTMAYIN

Beden ve ruh birbiri ile sürekli konuşan, haberleşen bir ekosistem. Birindeki arıza öbürünü de süratle etkiliyor. Birindeki güç veya iyilik de anında öbürüne aktarılıyor. Yeni bin yılın belası, kronik hastalıkların çoğu, bu mükemmel ekosistemdeki ayar bozukluğundan kaynaklanan sorunlar. Bu muazzam ve hassas ekosistemin dengede tutulabilmesi ise zannedildiği kadar kolay bir iş değil. Biz bu sistemin her iki unsurunu birlikte beslemek, her ikisine ortak egzersizler yaptırmak, her ikisini de streslerden uzak tutmak zorundayız. Unutmayalım ki:

Bu ikiliden birinde ve ikisi arasındaki etkileşimlerde oluşan her olumsuz gelişme bizi hasta edebiliyor.

Bedenin bozukluğu ruhu, ruhun bozukluğu bedeni bozuyor.

Ruhu bedenden veya bedeni ruhtan ayırmak veya ikisinden birini ıskalamak, kalıcı sağlığı ıskalamak anlamına geliyor.

Bu ikilinin dış çevre ile de bir ekosistem oluşturduğunu unutmayalım. Sağlıklı bir çevre, temiz su ve hava olmadan, sağlıklı bir sosyal ve toplumsal yapılanma olmadan beden ve ruhu sağlıklı tutmanın imkânsız olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

2 BÜYÜK YANLIŞ

Sağlık sorunlarımız sadece mikrobik hastalıklardaki artışla sınırlı değil. Çok ama çok daha önemli bir problemimiz daha var: Kronik hastalıklar! Mesela mı? Buyurun... Obezite patladı, son 10 yılda ikiye üçe katladı. Her 4 yetişkinden birinde insülin direnci, her 5 yetişkinden birinde şeker hastalığı var. Kalp damar hastalıklarında korkutucu bir artış söz konusu. Bazı kanserler, özellikle tiroid, akciğer ve pankreas kanserlerindeki artış endişe verici boyutlarda. Depresyon psikiyatri uzmanlarının en önemli uğraşı haline geldi. Bellek sorunu olanlar çoğalıyor. Keyfinizi kaçırmak istemiyorum ama emin olun durum ciddi. Peki ne oldu da bu hale geldik? Sağlıkta adeta çağ atladığımızı gösteren olumlu değişimlere rağmen ne oldu da bir kronik hastalık salgını ile karşı karşıya kaldık? Burada da ilk sebep yine aynı: Yaşam tarzımızdaki hızlı ve yanlış değişimler! İkinci nedense çevreye, yani ekolojik dengeye gösterdiğimiz dikkatsizlik ve saygısızlık. Yaşam tarzı yanlışlarımızın ilk sırasındaysa “beslenmenin bir numaralı sağlık belirleyicisi” olduğunu unutmamız var. İkinci sebebe gelince: Hareketsiz yaşam tarzımız. İtiraf edelim ki tembeliz! Hatta miskiniz! Bana göre öncellikle bu iki mühim yanlış bizi kronik hastalıkların kucağına itiyor. Kötü ve mutsuz yaşlanmamıza zemin hazırlıyor.

GÜÇ ELİMİZDE UNUTMAYIN 

Kötü besleniyoruz. Sanki geleceğin önemi yokmuş gibi yiyip içiyoruz. Hareket etmeme, hele hele egzersiz yapmama konusunda kararlıyız. Oysa elimizdeki binlerce araştırma sadece bu iki yanlışın düzeltilmesinin ve sigara içmek ve aşırı kilolu olmak meselesinden uzak durabilmenin kronik hastalıkların neredeyse yüzde seksenini önleyebileceğini gösteriyor. Bu dörtlü değişimi yerine getirmeye bugün bile başlasanız şeker hastalığına yakalanma riskinizi yüzde 90, kalp krizi geçirme riskinizi yüzde 80, felç/inme olasılığınızı yüzde 50, kanser riskinizi ise yüzde 30 azaltabiliyorsunuz. Kısacası sadece genetik mirasınızı ya da çevre kirliliğini suçlamayı bir kenara bırakmak, “genetik mirasın değiştirilemeyen bir kader”, çevre kirliliğinin ise “düzeltilemeyecek bir problem” olmadıklarını unutmamamız lazım. Kısacası emin olunuz ki güç bizim elimizde!

ETİKETLER