'Bugün okulu sevme konusunda sonuncuyuz'

Güzel ve faydalı bir söyleşi…
Eski dosyaları karıştırırken…
Yasemin Pakkan ile yaptığım söyleşiye gözüm takıldı…
Bu söyleşiyi bir yıl önce yapmışım…
Güzel örnekler vermiş…
Paylaşayım dedim…

***
Yasemin Pakkan, 1974’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ederken sınıf öğretmenliğini tercih ederek mesleğe ilk adımı atmış...

Öğretmenlik sevgisi, hukuk eğitiminin önüne geçmiş…

Uzun yıllar çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış…

Güler yüzü ve samimiyetiyle sizi kucaklıyor. Tane tane ve tatlı dille konuşuyor. Yumuşak bir ses tonu var.

Eğitim sorunlarını, yapılan yanlışları, çözüm önerilerini, öğretmen niteliğini konuştuk...
İşte, Yasemin Hoca’dan çarpıcı tespitler!

***
Hiç unutmam, bir veli anlatmıştı: “Yasemin Hocam, benim çocuk 2'nci sınıfa gidiyordu. Ders esnasında sınıfta bir kelebek uçuyormuş. Çocuk kelebeğe bakıyor. Öğretmen geliyor, kelebeği yakalıyor. Avucunda sıkarak öldürüyor ve çöpe atıyor; beni dinle, ona bakma diyor!”

Öğretmen, sadece o kelebeği değil, çocuğu da öldürüyor!

Aslında orada bir fırsat var! Çok güzel bir fırsat eğitimi yapabilirsiniz, elinize bir fırsat geçmiş...

Kelebek uçuyorsa, bunu şu şekilde fırsata çevirebilirsiniz: O kelebek bir zamanlar bir tırtıldı, onun bir günlük ömrü var, bahar geliyor falan...

2'nci sınıf öğrencisine bununla ilgili o kadar çok şey anlatabilirsin ki...

Bu çok uzak değil, birkaç senelik mevzu!

Veliye söyleyecek bir şey bulamadım. Ben, o öğretmeni görmek de istemiyorum, düzeltmek de istemiyorum. Aslında o öğretmen yok olmuş, düzeltilemeyecek bir vak'a!

Bu öğretmen hayvan da sevmiyor, doğayı da sevmiyor, çocuğu da sevmiyor, hiçbir şeyi sevmiyor, kendisini de sevmiyor...

Böyle öğretmen olmaz!

***
Bizim dönemimizde en kolay şey, öğretmen olmaktı…

Liseyi bitirdiğin zaman öğretmen olabiliyordun…

Bizler, doğa sevgisiyle büyüdük…

Çok yoklukla öğretmen okullarında okuduk…

Çayımız kazanda kaynardı, kepçeyle verilirdi…

Şimdi çay beğendiremiyoruz!

Zeytinle bir dilim ekmek ya da peynirle bir dilim ekmek verirlerdi. İkisi bir arada olmazdı; zeytinle peynirin buluşmadığı kahvaltılardı, ikisi asla buluşmazdı…

Bugün her şey var, ama öğretmen kelebeği öldürüyor!

***
Doktorum “Yasemin, bana 50 üçgen, 50 paralel kenar alan sorusu gönderir misin, çok meşgulüm ben uğraşamayacağım” dedi...

“Neden istiyorsun” dediğimde…

Bunun, öğretmen tarafından verilen bir ceza ödevi olduğunu öğrendim...

Aslında bu ceza…

Çocuğa değil, ailesine veriliyor!

Üçgen konusu aslında ne kadar güzel bir konudur; sen, bu en güzel konuda çocuğa ceza veriyorsun!

Ceza ve ödev mantığı bizde yanlış işliyor…

İkisini de kaldıralım hayatımızdan, aslında ikisi de çok manasız!

İlkokulda okurken, koluma bir yıldız takmışlardı, okul birincisi diye...
O yıldız, beni mahvetti!

Herkes benden nefret etti, çünkü ben bir yıldızdım!
***
Geçen gün ilkokul 2'nci sınıf öğrencisine tam on sayfa matematik ödevi verildiğine şahit oldum…

Çocuk daha 2'nci sınıfta, yazmayı bile henüz doğru düzgün bilmiyor...

Sorulara baktım, sorularda mantık da yok; 'sekiz elmanın 5'ini yedin, geriye kaç elma kaldı' diyor.

5 elmayı çocuk nasıl yesin, anlamak mümkün değil.

Sorular, gerçekle de uyuşmuyor!

Koy elmaları masaya; çocuk görsün, saysın, dokunsun, hissetsin, yaşasın...

Ödev, sorumluluk kazandırmalı…

Yaprak topla, kedinin resmini çek vb. Muhakkak okuma ödevi olmalı. İlkokul 1'den itibaren, tek sayfa da olsa, bir okuma ödevi olmalı…

Biz, okumayan bir toplum olduk, sanalda gezen bir toplum olduk; parmakla geziyoruz, sayfaları kaydırarak geziyoruz!

***
Ben, kalıplardan çıkmak istiyorum, çünkü çok kalıplarla büyüdüm…

Annem kalıplara çok önem veren bir kadındı…

Allah rahmet eylesin, ayağımızın altındaki çamura bakardı, hangi mahallede gezdiniz diye...

Yatılı bir okulda, Çapa Öğretmen Lisesi’nde okudum…

Orası da çok sert bir okuldu, kalıplar orası için de geçerliydi…

Hizmetli yoktu, okulu biz temizlerdik. Askerlik gibi bir eğitimdi, ama bugün bakıyorum, o yatılı okul, benim bugünkü hayatımın yönümü çizmiş…

Yorulmayan, devamlı aktif, yeni bir şeyler yapmak isteyen bir yaradılışım oldu…
***
Yıl 1974...

Bana 18 çocuk verdiler…

Şişli'de, Bomonti'de küçük özel bir okuldu…

Dağınık ailelerin, yaramaz çocuklarıydı…

Çocuklar 67 doğumluydu. Çocuklarla aramızda pek yaş farkı yoktu. Onlarla benim aramda neredeyse 10 yaş fark vardı.

Ben de çok tecrübesizdim, ilk öğretmenlik deneyimimdi...

İnanın, o çocuklardan harikalar yarattım…

O çocuklarla bir bütün olduk. Birlikte eğleniyorduk, birlikte çalışıyorduk. Üç yıl sonra, o çocukların sekizi Galatasaray’ı kazandı…

Çok çalışıyorduk, ama bir yandan da çok mutluyduk…

Müzik, beden, resim derslerini de ben yapardım...

Eski bir piyanomuz vardı, Fransızlar'dan kalma...

Her gün son ders, bir saat piyano dersimiz vardı. Haftada bir saat müzik dersi yap derlerdi. Oysa biz, haftada beş saat müzik dersi yapıyorduk. Çocuklardan piyano çalmayı öğrenenler oldu.

Mandolin korosu yaptım, tek başına bir neferdik o zamanlar...
Her gün 16.00’ya kadar çok yorulurduk. Çocuklar yere otururlardı, piyanonun yanında...
Birlikte çalar söylerdik. Sadece okul şarkıları değil, türkü de söylerdik...

Bütün yorgunluğumuz giderdi, çocuklar okula severek gelirdi…
Bugün okulu sevme konusunda sonuncuyuz!

ETİKETLER