Kaybolan değerler!

‘İnsanlar değerli olmayı unuttular, önemli olmaya çalışıyorlar.’

Çok doğru bir saptama…

Yukarıdaki söz, ‘enseyi karartmayın’ sloganıyla tanınan Çetin Altan’a ait…

Slogan, ‘umudunuzu kaybetmeyin’ anlamına geliyor…

Çetin Altan, deyimi şöyle açıklıyor: “Rumelililer, efkarlı gördüklerine ‘enseyi karartma’ derlerdi. Yüz, zaten kararabileceği kadar kararıyordu, karanlık enseye de geçti mi, artık iflah olmak kolay değildi.”

***

Doğru, çıkmadık candan ümit kesilmez…

Ancak…

Öyle bir noktaya geldik ki…

İçinde bulunduğumuz durumu açıklamak için, ‘iflah olmaz’ kelimesi bile yetersiz kalıyor…

Önem kazanmak, değerli olmanın; menfaatler, değerlerin önüne geçti…

Okulda not, sınavda puan, hayatta para her şey başı oldu…

Mutluluk, sayı birimleriyle ölçülmeye başlanldı…

Peşinden koştuğumuz, yücelttiğimiz değerler nümerik değerlerle sınırlı kalmaya başladı…

Ben-im çıkarım, ben-im çocuğum her şeyin önüne geçti…

Geriye sadece ‘ben’ kaldı, ‘sen’ yok oldu…

***

Baktık olmadı, okullara ‘değerler eğitimi’ dersi koyduk…

Kaybettiğimiz değerleri yeniden bulmaya çalıştık…

Değerler eğitimi, müfredata eklendi, ders olarak gösterildi…

Okullar bu dersi, kayıtta ayrıcalık olarak sundu…

Ancak…

Sınavda sorulmadığı için ‘es’ geçildi…

Not verilmediği için ‘pas’ geçildi…

***

Dostoyovski, ‘Mutlu olmanın iki yolu var; ya isteklerinizi azaltacaksınız ya da olanaklarınızı zorlayacaksınız’ der…

Biz, ne isteklerimizi azalttık, ne de olanaklarımızı zorladık!

Kısa yoldan başarıyı hedefledik…

Ancak…

Bir şeyi ıskaladık; iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi, hayatı ve onu değerleri kılan unsurları ıskaladık…

Ölmeyeceğimizi, sonsuza dek yaşayacağımızı sandık…

İtalyan filozof Giordano Bruno’nun 450 yıl önce söylediği şu söz, insan sanatının kısa bir özeti..

‘İki şey, hayatta en önemli şeydir: 1. Nefes alabilmek, 2. Nefes verebilmek.’

İşte, bu kadar!

Önemli olan, o iki nokta arasındaki katma değer…

***

Rahmetli Üzeyir Garih, yıllar önce Adana’da bir iş toplantısında şu konuşmayı yapmış…

“Hayat, havaya attığımız beş topla oynanan bir oyundur. Bu toplardan sadece bir tanesi lastik, diğer dört top ise camdandır. Bu toplar; işimizi, ailemizi, sağlığımızı, dostluklarımızı ve benliğimizi temsil eder. Bu beş top içinde bir tek işimiz lastik bir toptur, düşürürsek zıplatabiliriz; ancak diğer dört top camdan yapıldığından düşerse kırılır, yerine konulamaz. Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız. Oysa hepimiz, o lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini kırıp dökeriz. Dostlarınızı çantada keklik sanmayın, sıkıca asılın onlara; tıpkı hayata asıldığınız gibi, çünkü onlarsız hayat nlamsızdır. HayatI çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Dün tarih oldu, yarın bir sır, bugünün kıymetini bilin...”

Bundan daha güzel bir ‘değerler eğitimi’ verilebilir mi?

Toprağı bol olsun…

Bugünleri, o günlerde görmüş…

***

Yazıyı, ‘enseyi karartmayın’ deyimine göndermeyle bitirelim…

‘Gel ve Gör’, 1985 SSCB yapımı Elem Klimov filmi...

Ales Adamoviç’in ‘Kathyn’in Öyküsü’ kitabından uyarlanan bir film…

Film, II. Dünya Savaşı’nda Alman işgali altındaki Sovyet Rusya’sında geçiyor.

Bir gencin partizanlara katılma hikayesi anlatılıyor…

Nazi işgalinin yarattığı maddi ve ruhsal yıkımlar ele alınıyor.

Filmde özellikle bir sahne var ki, tam derslik!

Partizanlara katılan çocuk ve bir asker, Rusya’nın geniş çayırlıklarında giderken üstlerinden bir Alman savaş uçağı geçer…

Yere yatalar. Gökten bombayı andıran bir karaltı, tümseğin üstüne düşer...

Düşen, boş bir vodka şişesidir…

İkisi de hüzünle vodkaya bakar, sonra asker mırıldanır…

“Hayat böyle bir şey işte… Yukarıda içiyorlar, bize boş şişe bırakıyorlar...”

İkisi de güler...

Savaş vardır...

Ama yine de gülerler...

İçlerinde saklamaya çalıştıkları ‘insan’a dair duyguyla gülerler…

Savaşın ortasında kısa bir süreliğine de olsa ‘insan’ olmuşlardır…

ETİKETLER