NTV

Volkan Hürsever: Ben besteciysem Mozart, Beethoven neydi?

Sanat

Türkiye’nin önde gelen kontrbas sanatçılarından Volkan Hürsever, NTV Radyo’nun Bizim Cazcılar programında İrem Gökbudak’ın sorularını yanıtladı.

Müziğe 15 yaşında başladım. Normalde çok erken başlanılan bir süreç bu ama ben bazı sebeplerden dolayı daha geç başladım. Normalde ilkokulu bitirdikten sonra başlanırdı konservatuvara. Babam müzisyen olmasına rağmen es geçmişiz. Ortaokuldayken müzik kolunda bile değildim. Gezi ve gözlem kolundaydım, gezmeyi seviyormuşum demek ki. Babamın beni konservatuara götürmesi tamamen tesadüf oldu ve bir şekilde sınavları kazandım. 3 seçenek vardı, ya korno ya trombon ya da kontrbas... Tabii bırakın ne olduklarını, isimlerini bile bilmiyorum ben bunların. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda tamamen klasik müzik eğitimi veriliyordu. Başka müzik çalmanızı bırakın hani bir ilgi bile olamazdı, yasaktı. 1984’te girdim okula, 7 – 8 sene hiçbir şey yapmadım. Hiç bir şeyin farkında değidim. Sonrasında caz sağ olsun...

KIZIYORUM! YA TANIŞMASAYDIM CAZLA!

İş sadece sahneye çıkıp enstrümanı çalmaktan ibaret değil. Bunun mutfak kısmı çok ağırdır. Sadece mutfak da değil… Bir sürü şeyin bir araya gelmesi gereken ve uzun zaman geçmesi gereken bir şey. Mimar Sinan Üniversitesi isminden de belli Devlet Konservatuarı, klasik müzik eğitimi veriyor. Ben buradan 1995 yılında mezun oldum. Bu kadar senede nelerin değiştiğini bilmiyorum okulda ama benim gittiğim dönemde sadece klasik müzik eğitimi veriliyordu. Bunun dışında hiçbir müzik tanıtılmıyordu. Ben 10 yıl eğitim aldım. Benimle birlikte başlayan kontrbasçı arkadaşlarım var. Bir tanesi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalıyor, bir tanesi Eskişehir’de hoca, bir diğeri operada çalıyor, ben de caz çalıyorum. Ama hepimiz biz 10 yıl aynı eğitimi aldık. Bölüm açılmasın tamam ama en azından, “şu çocuk caz çalar, öteki öğretmen olur, şu operaya gider” şeklinde yönlendirilebilirdik. Böyle bir sistem yapılabilirdi. Çünkü cazla tanışmayabilirdim. Tamamen tesadüfi bir şekilde ve o kadar geç tanıştım ki ben cazla... Okulda Kent Mete vardı, çok önemli bir müzisyendir. Neşet ağabeyin yardımlarıyla ve Kent sayesinde oldu her şey. Biz iki sene Kent’le bir otelin lobisinde her gece çaldık. Benim için o muazzam bir okuldu. Onların sayesinde bir sürü şey oldu, hepsine çok teşekkürler.

TÜRK MÜZİĞİ SEVİLMEZ Mİ?

İnsan değiştikçe merakları da değişiyor. Benim başımdan bir olay geçti. Önemli bir yabancı caz grubuyla İstanbul’da çaldıktan sonra, kontrbasçıları buraya geldi. Turneye gittik, orada konuşurken, “Hadi bize Türk müziğiyle ilgili bir şeyler çalsana” dediler. Ben “bilmiyorum Türk müziği” dedim. Bir Türk olarak Türk müziğini bilmiyorum cevabını algılayamadılar. Öyle bir şey yok çünkü. Çalmak istemediğimi düşündüler. Döndükten sonra dedim ki, neden bunu bilmiyorum. Güç Başar Gülle ile bu durumu konuşurken, Türk müziğini öğrenmek istiyorum ne yapmalıyım dedim. Mutlu Torun’a gideceksin dedi. “Gitmişken belki bir master da yaparsın, git okula” dedi. Gittim, Mutlu hocayla tanıştık, çok sevdik birbirimizi. Haliç Üniversitesi’nin özel bir şey çıktı, uzun bir hazırlık okumam gerekiyordu. Çünkü alanımın tamamen dışındaydım. Klasik müzik eğitimi ve sonra Türk müziği…

ÇOK ACAYİP BİR ŞEY TÜRK MÜZİĞİ

Tambura da bu süreçte başladım. Tamburu da benim o özel sürecin içine kattılar, öyle başladı. İyi ki de başlamış. Çok acayip bir şey Türk müziği… Derinliğinin ne kadar büyük olduğunu anladım. Sonuçta bizim topraklarımızda doğmuş bir müzik, sevilmez mi? Böyle şeylerin iyisi kötüsü sorulmaz. Bu bizim tarihimizdir, kültürümüzdür. Bunu sadece anlamaya çalışmamız gerekir. Niyetim, duygusal bir yaklaşımla bunu yermek ya da göklere çıkartmak değil. Gerçekten ne olduğunu söylemek! Bu topraklarda bizim bir müziğimiz var, saray müziği var, halkın çaldığı bir müzik var... Yok sayamayız.

ÇOK ACAYİP BİR ŞEY TÜRK MÜZİĞİ

Tambura da bu süreçte başladım. Tamburu da benim o özel sürecin içine kattılar, öyle başladı. İyi ki de başlamış. Çok acayip bir şey Türk müziği… Derinliğinin ne kadar büyük olduğunu anladım. Sonuçta bizim topraklarımızda doğmuş bir müzik, sevilmez mi? Böyle şeylerin iyisi kötüsü sorulmaz. Bu bizim tarihimizdir, kültürümüzdür. Bunu sadece anlamaya çalışmamız gerekir. Niyetim, duygusal bir yaklaşımla bunu yermek ya da göklere çıkartmak değil. Gerçekten ne olduğunu söylemek! Bu topraklarda bizim bir müziğimiz var, saray müziği var, halkın çaldığı bir müzik var... Yok sayamayız.

HERKES CAZLA UĞRAŞSAYDI, BU KADAR DEĞERLİ OLUR MUYDU?

Bir sürü caz müzisyeni olsaydı da herkes caz ile uğraşsaydı, caz müziği bu kadar kıymetli olur muydu? Toplum olarak caz müziğiyle iyi bir ilişkimiz yok. Çünkü bir şekilde caz dinlemenin zor olduğunu ve onu bilmeleri gerektiğini düşünen bir toplum var. Çok duyuyorum, "Ben jazz dinlemiyorum çünkü anlamıyorum." diyorlar. Ama anlamak için istemek lâzım. Ama mesela New York'ta Blue Note'a gitseniz, akşam içeri girdiğinizde çalan kim olursa olsun, Amerikalı dinleyici oranı, o kulübün yüzde 10'u falandır. Yüzde 70'i Japon - Çinli turisttir bunların. Çok önemli bir proje yoksa Amerikalı da göremezsiniz orada. Onların da çok ilgili olduklarını sanmıyorum. Ama onların kültüründe var bu. Bizim kültürümüzde yok.

SEN! KENDİ MÜZİĞİNİ NE KADAR SAHİPLENİYORSUN?

Onların kendilerine ait olan işi yaptıklarını gördüm. Onların işi bu, adamlar caz çalıyor. Bizimki de Türk müziği. Peki, bizde Türk müziği çalınan kaç tane mekan var? Bir de ona bakalım mı? Ne kadar çok konser salonu var? Ne kadar çok orkestra var? Bizde gerçekten caz kulübü gibi Türk müziği çalan kaç tane mekan var? Hiç yok. Bence ilk önce bu soruyu soralım. Biz kendi müziğimize ne kadar ilgiliyiz, ne kadar kıymet veriyoruz ki dünyanın bir değer olarak ortaya çıkarttığı bir müziğe kıymet verelim.

CAZ ŞUAN ÖZÜNÜN DIŞININDA

Cazın doğuşuna bakarsak, Amerika'da savaş sonrası muazzam bir ırk ayrımıyla, siyahî insanlar, maddi manevi çok bir şeye sarılmadan yaşamaya başlıyor. Çok zor bir hayat… Çoğunluk nefesli enstrüman çalıyor. Çünkü zaten savaştan sonra o bandolar lağvediliyor. O zaman trompet, saksafon falan yok o insanlarda. Bunları çalmaya başlıyorlar. Dolayısıyla da kendi mekanlarında çalıyorlar. Amerika'nın bu yıllarda klasik müzik anlayışı, konser salonları filan bunlar yok. Bu Klasik Müzik kültürü Avrupa'dan Amerika’ya taşınıyor ama batıya da (onların doğusuna bizim batımıza) yani Avrupa'ya da caz kültürü taşınıyor. Ama nasıl taşınıyor, doğasından ayrılmış bir şekilde... Bunlar, bu siyahi müzisyenler bir yerlere kapanıyorlar, kendi aralarında eğleniyorlar, müzik üretiyorlar. Sonra bu gelişiyor gelişiyor ve bugün dinlediğimiz caz müziği oluyor. Caz müziği, konser salonlarında çok elit insanlara çalışarak doğmuş bir müzik değil yani. Şuan yapılan, özünün dışında. Ve bence bunun nedeni, Avrupa'ya girdikten sonra formal bir duruma dönmesi.

DEĞER, VERİLEN EMEKLE DOĞRU ORANTILI

Caz, Klasik müzik gibi dinlenilen bir müzik değildir. Ama siz bunu nasıl sunarsanız, insanların önüne nasıl koyarsanız, o şekilde bir caz profili oluşuyor. Caz merakla açılabilecek bir müzik olduğundan insanlar zorlanıyor, uzak duruyor. Bu işe verilen emeğin ne kadar çok olduğunu bilseler, bir albümün, bir tarzın yaratılmasının ne kadar zor olduğunu bilseler çok başka bir kulakla dinlenilebilir... Ve o zaman daha enteresan gelebilir. Bir şeyin değeri ona verilen emekle orantılı. Yani siz ne kadar emek verirseniz caz dinlemeye, o kadar da keyif alırsınız. Mesela ben enstrüman çalmayı, bununla uğraşmayı seviyorum. Ama sevmediğim şeyler de var bunların arasında. Mesela kontrbası taşımayı sevmiyorum.

ETİKETLER