Hayata Mustafa olarak başlayıp daha sonra sırasıyla Mustafa Kemal, Mustafa Kemal Paşa, Gazi Mustafa Kemal ve Kemal Atatürk olan (bu isim değişimleri üzerinde yaşadığımız coğrafyanın 19. yüzyıl sonundan 1930'ların sonuna kadar tecrübe ettiği baş döndürücü değişimleri özetlemiyor mu bir bakıma?), modern Osmanlı-Türkiye tarihinin en önemli şahsiyeti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu uzun yıllar bir tabu olageldi. İsminin etrafında oluşan imge, gerçek ve kanlı canlı bir kişiliğin her bakımdan önüne geçti, onu örttü.

Hem aradan geçen zamanda meydana gelen toplumsal (ve dolayısıyla entellektüel) gelişim, hem Atatürk'ün "insanî" özelliklerinin son 20 yıldır artan oranda merak uyandırır olması, hem de son 8 yıldır yüksek siyasette yaşanan güç mücadelesi ve devlet gücünün el değiştirmesinin yol açtığı karşı-tarih yazımı patlaması... Tüm bunlar Atatürk'ü tabu olmaktan biraz çıkardı. Ama yalnızca biraz çıkardı. Can Dündar'ın 'Mustafa' belgeseline gelen tepkilerin önemlice bir kısmının özünde "absürd" nitelikte olması da bunun göstergelerinden biriydi.

Dündar'ın belgeselinde izleyiciye sunulan verilerin çoğu, ulaşılabilir kaynaklardan derlenmişti. Yani bilinen şeylerdi. Ancak bu veriler/bilgiler topluca sunulmuş, üstelik belirli bir bağlam (Atatürk'ün bilinmeyen/insanî veçhelerinin sunulması) çerçevesinde bir araya getirilmişti. Bu da anlamlı olmaktan uzak tepkilerin (Atatürk'ün çok içki içmesinden söz edilmesine kızmak gibi) Dündar'ın üzerine ok gibi yağması için yeterliydi. Hiç üşenilmeyip karşı-filmler bile çekildi. Bu tür tepkilerin bir kısmı da Atatürk'ün -özellikle ömrünün son yıllarındaki- yalnızlığının resmedilmesine ilişkindi. Sahi, Atatürk'ün, etrafını saran onca insanın arasındaki yalnızlığının sebebi neydi? 

Mustafa Kemal'in, Kurtuluş Savaşı'nda beraber mücadele verdiği arkadaşlarından pek çoğuyla kopmasına neden olan hadise, 1926'da İzmir'de tertiplenen suikast girişiminin ardından girişilen siyasal tasfiye hareketiydi. Suikasti gerçekten planlayan veya tertibe bir şekilde bulaşanların yanı sıra iki ana grubu hedef alıyordu bu temizlik: 1923'te eski Maliye Bakanı Cavit Bey'in evinde toplanıp İttihat ve Terakki'yi canlandırmayı kararlaştıran eski İttihatçılar ve Hilafet'in kaldırılmasından sonra Mustafa Kemal'le yollarını ayırıp, Kazım Karabekir liderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda (TpCF) siyaset yapmaya başlayan, Mustafa Kemal'in eski yol arkadaşları. 

YOLLAR AYRILIYOR
TpCF'nin kuruluşunda, Rauf Bey ve Kazım Karabekir gibi isimlerin -haklı veya haksız olarak- Mustafa Kemal'in git gide diktatörce bir eğilime girmesine, Cumhuriyet'in ilanı ve Hilafetin kaldırılması gibi reformların kendilerine danışılmadan, bir tür oldu bittiyle yapılmasına yönelik itirazları vardı. Mustafa Kemal kadar radikal reformcu da değillerdi. Cumhuriyet'in ilanından sonra 4 ay kadar daha varlığını sürdüren Halifelik kurumunu, Reis-i Cumhur (Cumhurbaşkanı) Mustafa Kemal'in gücünü dengeleyebilecek bir odak olarak görüyorlardı. 3 Mart 1924'te bu kurum da kaldırılınca, Mustafa Kemal'e büsbütün yabancılaştılar (bu süreç E.J.Zürcher'in 'Milli Mücadelede İttihatçılık' kitabında ayrıntılı anlatılır). 

Meclisteki Halk Fırkası grubunun Rauf Bey önderliğindeki muhalif kanadını oluşturan 32 milletvekili Kasım 1924'te partilerinden ayrılıp TpCF'yi kurdu. Bu partinin isminde 'Cumhuriyet' sözcüğüne yer verilmesi üzerine Halk Fırkası da adını Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olarak değiştirme ihtiyacı hissetti. Kurtuluş Savaşı'nın pek çok önde gelen paşası TpCF'deydi. 1925'teki Şeyh Sait ayaklanması gerekçesiyle çıkarılan Takrir-i Sükun yasası ise İstanbul'un muhalif basınındaki muhafazakâr, liberal ve solcu gazeteleri kapatmakla kalmayıp, TpCF'nin kapısına da kilit vurdu.

"Paşalar"la Mustafa Kemal arasında kapanmaz bir uçurum açan olay ise, 1926'daki İzmir suikasti davası olsa gerekir. İdam cezasına çarptırılan sanıkların bir kısmı kapatılmasından önce TpCF'ye üyeydi. Bu partinin önde gelen isimlerinden olan Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet ve Mersinli Cemal paşalar ise beraat etti. Bununla beraber, Mustafa Kemal'in bu eski arkadaşlarının siyasi yaşamı da sona ermiş oldu. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa anılarında Gazi'nin 1927'de kendisine "Paşaları senin hatırın için affettirdim" dediğini aktarır. Fahrettin Altay Paşa'nın da benzer bir tanıklığı var; ona göre Gazi davaya bakan mahkemenin başkanının paşaları asacağını söyler, ancak hem kendisinin hem de İsmet Paşa'nın ricaları üzerine, mahkeme başkanıyla bir daha görüşeceğini söyler (aktaran Mete Tunçay, 'Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetimi'nin Kurulması'). 

SADECE ALİ FUAT PAŞA...
Mustafa Kemal eski silah arkadaşlarının çoğundan bu şekilde kopar. Paşalar kendi köşelerine çekilir, Ali Fuat Cebesoy hariç. Ali Fuat Paşa sonradan Gazi'yle yeniden yakınlaşır, hatta 1931'de Konya'dan milletvekili seçilir. Atatürk'ün, ölümüne yakın, eski çevresinden bir o kalır zaten. Atatürk, Savarona yatında kalırken (1938 Yazı) Cebesoy'u yanına davet eder ve "Uzun zaman yatakta kalacağım, Fuat Paşa beni yalnız bırakma" der.

1926'dan sonra köşelerine çekilen diğer paşalara (ve Atatürk'ün sağlığında kenara itilmiş öteki önemli isimlere) ise, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, deyim yerindeyse iade-i itibarda bulunulur. Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Fethi Okyar, Hüseyin Cahit Yalçın 1939'da milletvekili olur. Bu isimlerden ilk ikisi daha sonra TBMM Başkanlığı da yapacaktır. Adnan Adıvar ve Rauf Orbay'a da önemli görevler verilir (Orbay Londra'ya Büyükelçi olarak atanır). Atatürk'ün yakın çevresinden Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Kılıç Ali ise liste dışı bırakılır. 

İnönü, 1939'da uygulamaya koyduğu, deyim yerindeyse "küskünleri kazanma" sürecine dair şunları söyler: "Eski arkadaşları tek parti devrinde tekrar cemiyet hayatına katılmaya davet ederken ... kesin istek olarak yalnız şunu ileri sürdüm: 'Atatürk'ün şahsı ile uğraşmak olmayacaktır'. İtiraz edenlere karşı susturucu cevabım şu olmuştur: Eğer Cumhuriyeti ve inkılâpları korumak ve devam ettirmek fikrindeysek, Atatürk'ü korumak vazifedir". 

Ölümünden sonra Atatürk imgesine İnönü'nün atfettiği bu işlev, aslında Atatürk'ün neden bugün bile kısmen tabu olduğu hakkında fikir veriyor. Şevket Süreyya Aydemir, İnönü'nün açılımını "uzak görüşlü bir basiret eseri" diye tanımlar ve ekler: "Nitekim bu eski mücahitlerden bugün, Atatürk'ün hatıra ve şahsiyetini zedeleyecek yazılar ve sözler kalmamıştır". 



"Küskünler" arasında bir isim özellikle dikkat çekmektedir: Fethi Okyar. 1930'daki Serbest Fırka denemesinden sonra Gazi'den kopuşu, şüphesiz ki Gazi'nin yalnızlığında önemli pay sahibidir. Çünkü Ali Fethi, Mustafa Kemal'in Harbiye yıllarından beri en yakın arkadaşı gibidir. "Kafaca" uyuşan iki dosttur onlar. Yani sadece koşullardan kaynaklı bir yakınlıkları yoktur. Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kurulurken Fethi Bey, Gazi'den, İsmet Paşa başkanlığındaki hükümetin partisinin çalışmalarına olanak vermesini ve kendisinin de, Cumhurbaşkanı olarak, tarafsız kalmasını ister. Anlaşma sağlanır, SCF kurulur. Ama ülkedeki yaygın yoksulluk ve yokluktan ötürü CHF iktidarına tepkili olan halk, bu yeni partiye çok büyük bir teveccüh gösterir. CHF'liler telaşa kapılıp Mustafa Kemal'den partinin lideri olduğunu ve öyle kalacağını bildirmesini isterler, o da öyle yapar.

Ekim 1930'daki belediye seçimlerinden sonra iki parti arasındaki gerilim artar. Gerisini Erik Jan Zürcher'den alıntılayalım: 

"Mustafa Kemal, Fethi'ye bu ortamda artık tarafsız kalamayacağını bildirdi. Cumhurbaşkanı'nın şahsına karşı siyasal muhalefet yürütmek istemeyen Fethi, SCF'yi kapatmaktan başka seçeneği olmadığını anladı ve 16 Kasım 1930'da partiyi kapattı. Bundan sonraki yaşamında Mustafa Kemal tarafından bu bunalımlı zamanda terkedilişinden duyduğu acıyla yaşadı". 

Atatürk son yıllarında kendisini büyük oranda Çankaya Köşkü'ne kapatır, dil ve tarih çalışmalarına yoğunlaşır. Her gece kurulan içki sofrası kimi zaman entellektüel sohbetlerin yapıldığı, kimi zaman memleket meselelerinin tartışıldığı, bazen de birilerinden hesap sorulan yahut birilerinin gönlünün alındığı bir meclis olur. Bu masada, Atatürk'ün de yer yer yakındığı üzere, hep aynı kişiler vardır. Ve bunların pek azı Atatürk'ün kalibresindedir, tabiri caizse. Atatürk'ün "dengi" insanların çoğu ondan yol boyunca çeşitli nedenlerle uzaklaşmıştır. 

ATATÜRK'ÜN SOFRA KABİNESİ
Ondan uzaklaşan kişilerin sonuncusu ve belki de en önemlisi İsmet İnönü olur. Çankaya sofralarında alınan kimi kararlar, Atatürk'ün memleket işlerini büyük oranda devrettiği İnönü'nün (1925'ten 1937'ye kadar aralıksız Başbakanlık yaptı) hükümetinin faaliyetlerine ters düşer. Bu durum İnönü'nün tepkisini çekmektedir. Atatürk, İnönü'nün bakanlarından birini, ona danışmadan iki kez istifaya zorlar. Zürcher'in ifadesiyle Atatürk'ün "bu müdahalesi Cumhurbaşkanı'nın Çankaya'daki sofra kabinesine karşı giderek daha ihtiyatlı hale gelen İsmet'i sinirlendirmekteydi". 

Gece sofralarından birinde (bu sefer İstanbul'da) Atatürk'ün karar verdiği bir bakan değişikliği için Ankara'daki İnönü'ye yollanan telgrafa Başbakan'ın verdiği yanıt, memnuniyetsizliğini gözler önüne serer: "Geceyarısı gaflet uykusundan uyandırılarak, kabinesinde değişiklik yapılmak istendiği haberini alan bir Başvekil'in, bu hususta ileri süreceği mütâlâadan nasıl bir fikir selâmeti beklenebilir?" (aktaran Cemil Koçak, 'Türkiye'de Millî Şef Dönemi'). 

"Tek Adam" ile "İkinci Adam" arasında dış politika (özellikle de Hatay sorununda) ve ekonomi politikaları konusunda fikir ayrılıkları vardır. Sonunda 1937 yılında Atatürk İnönü'yü görevden alır. Celal Bayar, Atatürk'ün son Başbakan'ı olur. Görevden alındıktan sonra iki lider İstanbul Dolmabahçe'deki tarih kongresine gider. Atatürk'e yazılı bir not gönderen İnönü, akşam Ankara'ya beraber döneceklerini öğrenir. Bunun üzerine "Demek bana çok dargın değilsin" diye bir not daha gönderir eski arkadaşına. Atatürk'ün cevabı dokunaklı olur: "Hayır, herşeyi unuttum. Bildiğin gibi, arkadaşım ve kardeşimsin".

Ancak İnönü hayattaki son bir yılında Atatürk'ün yanına pek az gelecektir artık. İnönü'nün asıl tepkisi, Atatürk'ün yakın çevresinde yer alan kimi isimleredir. Ve onları 1939'da milletvekili yapmayacaktır. Atatürk ise bir "denginden" daha uzak kalır geride kalan kısa ömründe.

HERKESTEN DAHA SOFİSTİKE, KÖKTENCİ BİR REFORMCU
Eğer bu yazıda Atatürk'ün, kişisel nedenlerden ötürü yakın arkadaşlarından uzaklaşıp yalnızlaşan biri gibi resmedildiği izlenimi doğarsa, tablo son derece eksik kalır. Atatürk'ün yalnızlığı biraz da çevresindeki hemen herkesten daha sofistike bir insan olmasından, özellikle ömrünün son 6-7 senesinde entellektüel faaliyetlere (dil ve tarih çalışmalarına) yoğun bir biçimde eğilmesindendir.

Kuşkusuz ki Atatürk radikal bir reformcuydu. O yalnızlık, siyasal tasfiyeler ve tek adamlık olguları köktenci reformları mümkün kılmıştır. Olayların bu istikamette seyretmesi iyi olmuştur ya da kötü olmuştur demek sosyal bilim mantığına uymaz, ama hakikat de budur. En basitinden kadın hakları bu konuda önemli bir örnek. Evet kadınlara bazı hakların verilmesi, kadınların toplumsal yaşamda görünür olmaları 1910'larda, İttihatçılarla başlamıştı. Evet bir toplumda ataerkillik tepeden reformlarla tasfiye edilemez, bunun için birkaç kuşak geçmelidir. Evet 1930'larda tek parti diktatörlüğünün tesis edilmesi sırasında, CHF'den bağımsız olarak varlığını sürdüren sosyal kuruluşların kapatılması esnasında, kendini feshetmesi istenen ve fesheden kuruluşlar arasında Türk Kadınlar Birliği de vardı. 

Ama Atatürk'ün tek adam olduğu dönemin radikal reformları mümkün kılan ortamı olmasa, kadınların toplumsal yaşama bu denli hızlı ve geniş biçimde katılmaları mümkün olabilir miydi? (kadınların toplumdaki yerinin vurgulanması açısından 30'ların başında güzellik yarışmaları düzenlenir söz gelimi). Kadınlar siyasi haklarına pek çok Avrupa ülkesindeki hemcinslerinden daha önce kavuşabilir miydi?

"EN UYGUN ADAM..."
Bugün Atatürk'ün ölüm yıldönümü ve onu konu alan bir yazıyı Zürcher'in şu alıntısıyla tamamlamak sanırım uygun olacaktır: 

"Onun 1925 sonrası yönetimi, hem Türk toplumuna modern bir sıçrayış yaptırmada cüretli bir girişim hem de Türkiye'de, olgunlaşmış, demokratik siyasal kurumların gelişmesinde bir gerileme aşaması olarak addedilebilir, ama ülkesinin tarihindeki en büyük bunalım esnasında kesinlikle en uygun adam olduğuna ve ülkenin ayakta kalması için herkesten çok katkısı bulunduğuna hiç kuşku yoktur".