Özel bir ilginiz yoksa ya da mesleğiniz, yaptığınız bir araştırma ilgiyi zorunlu kılmıyorsa çoğu kişi için sıkıcıdır politik kitaplar. En yakın arkadaşınız yazsa bile okumak külfettir. Neyse ki, Erbil’de muhabirlik yapan Simla Yerlikaya’nın ilk kitabı Yeni Komşumuz Kürdistan o kitaplardan değil. Kitabın doğumuna tanıklık etmiş biri olarak içim rahattı açıkçası ancak yine de böylesine önemli bir mesele hakkında ‘yeni bir şey söyleyebilir mi?’ sorusu da endişeli bir şekilde cevabını bekliyordu kafamda.

Kitabın adı birçok kişiye 'iddialı' gelebilir, fakat okuduğunuz zaman neden bu ismi seçtiğini anlamak güç değil. En önemlisi anlamaya çalışan bir kitap Yeni Komşumuz Kürdistan. Erbil’e gitmeden önce bildiklerinin değiştiğini söylüyor Simla Yerlikaya. Savaşın içinde geçen hayatlara, sınırın iki tarafındaki ortak acılara, dokunmaya çalışıyor. Yaptığı söyleşiler ve tespitlerin arasına kendisini ve oradaki yaşamları koyuyor. Bu meselede genellikle tercih edilen soğuk analizleri ve savaş dilini reddediyor. Ve okuyucuya da ‘anlamaya çalışması’ için gördüklerini aktarıyor.

''Biz ne diye bağırırsak bağıralım, hayat kendi bildiğince akıyor, gerçekler değişmiyor'' diyor kitapta. En çok da bunu anlamak gerekiyor galiba...

Çoğu okuyucuya ‘sıkıcı’ gelen politik kitaplardan farklı bir anlatım tercih ediyorsun, kendini de kitabın içine katıyorsun.
Bu benim ilk kitabım. Dolayısı ile bir kitabın nasıl yazıldığı, ya da nasıl yazılması gerektiği konusunda tecrübeli değilim. Ama sanırım insan yazmaya başladığında, her şey biraz da kendiliğinden şekilleniyor. Erbil’de yaşamaya başlamamla beraber bu bölgeyi tanıdım. Bu yüzden Irak Kürdistanı’nı anlatmak gibi siyasi bir dertle yola çıkmış olsam da, bunu kendi yaşadıklarımdan kendi deneyimlerinden, beklentilerimden, heyecanlarımdan ayrı yapmam mümkün değildi. Türkiye’de gazeteci kitaplarında yazarlar genelde kendini hikayeye katmıyor. Bilimsele yakın bir dil tercih ediyorlar. Bu yüzden biraz endişeliydim. Ama, Batı’da bu anlatımın örnekleri çok. Sanırım o örneklerden cesaret aldım.

Soğukkanlılıkla yazılmış bir kitaptan çok duygusal bir tonu var. Duygusal yazılması gereken bir mesele olduğunu düşünüyor musun?
Aslında tam da bu meselenin duygusallıkla yazılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de Erbil’de yaşamışşsan, buradaki insanların hikayelerini dinlemişsen… Çünkü o soğuk analizler oturduğun yerden de yazılabilir. Kimseyle empati yapmaya gerek olmadan kaleme almak mümkün onları. Ama bu kitabın amacı sınırın öte yanını anlamak. Bu da bence devlet büyüklerinin söylediklerinden öte, ancak insanların hayatına girdiğin zaman mümkün oluyor. Benim burada çabaladığım, Irak Kürtleri’nin bakış açısını, halet-i ruhiyesini özetlemek. Masa başında konuşulan soğuk dilin, sokakta karşılığı olmadığını göstermek.

‘‘Sınırın ötesine bir kez geçtiniz mi, “Kuzey Irak” veya “Kürt Yönetimi” demek, anlama iddiasında olduğunuz bir toplumla aranıza baştan mesafe girmesine neden oluyor. Adını onların istediği biçimde söylemekten imtina ettiğiniz bir toplum ile dostluk kurmaya kalkmak, onların halini aktarma çabasında olmak, aslında hayli trajikomik bir durum. Bu hem devlet düzeyinde hem de bireysel ilişkiler düzeyinde geçerli. Bir Kürt ile konuştuğum zaman Kürdistan demem gerektiğini, Erbil’e vardıktan kısa bir süre sonra anladım. Aksinin ise saygısızlık olacağını da.’’ (Kitaptan)

Politik analizlerin ötesinde ''anlamaya çalışan'' bir kitap olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet, gerçekten de yapmaya çalıştığım şey buydu. Aslında kitabın başında da söylüyorum. Ben Kürt sorununun hep uzağında durmuş bir gazeteciydim. Ve haliyle Irak Kürdistanı hakkında da fazlaca bir bilgim yoktu. Ama tesadüfler sonucu kader beni Erbil’e çıkardığında bu meseleyi öğrenmekten başka şansım kalmamıştı. O yüzden bu kitap birinin yeni gittiği bir ülkeyi anlama çabası sadece. Tabii, o ülke Türkiye’nin bu kadar yakını ve böyle karmaşık ilişkileri olduğu bir yer olunca siyaset yazının merkezine oturuyor. Ama benim bu kitabı yazarken yola çıkış nedenim sınırın bu yanını anlamak için naïf bir çabaydı sadece.

Kitabın birçok bölümünde Türkiye'ye dair tespitler de var. Özellikle kadın olmak kısmında kendini de katarak bunu yapıyorsun. Bu yazdıkça fark ettiğin ve sonradan üstüne gittiğin bir şey miydi?
Kadın meselesi, kadın hakları sanırım benim üstüne zaten çokça düşündüğüm bir konu. Erbil’e geldiğimde de buradaki kadınların konumuna bakarken ikircikli bir durumun olduğunu fark ettim. Bir yandan kadınlar sosyal hayatta oldukça aktif; çalışıyorlar, araba kullanıyorlar, siyasette ve iş hayatında üst düzey konumlara geliyorlar. Bu anlamda oldukça güzel bir tablo var. Ama öte yandan kadına karşı şiddetin de önüne bir türlü geçilemiyor. Bu konuda da oldukça iç acıtan istatistikler var. Bu çelişkiye şaşırırken, sonradan ayırdına vardığım şey ise Türkiye’de bizlerin de benzer bir çelişki içinde yaşadığı oldu. Türkiye’de de bir yanda “modern” kadın figürü var, öte yanda durdurulamayan şiddet. Söylediğin gibi başta çelişki gibi gördüğüm şeyin aslında Türkiye’de de olduğunu, yazdıkça fark ettim.

Doğal olarak hassas konular, iki taraf için de. Yazarken çekindiğin, endişe ettiğin meseleler oldu mu?
İnsan bir şeyler yazarken kimseyi kırmamak, incitmemek istiyor. Ama bu kadar gerilimli bir konuda yazarken herkesi memnun etmek mümkün değil. Fakat bundan da ötesi kitap yazmaya başlamışsanız bir kere, söylemekten çekineceğiniz, endişe edeceğiniz meseleler olmamalı diye düşünüyorum. Çünkü kitap, yazı yazan kişinin en samimi haliyle kendi fikirlerini ortaya koyduğu bir mecra olmalı. Çekincelerle, dengeleri gözetme çabaları ile samimi bir kitap yazılabileceğini düşünmüyorum.

Kürdistan tanımlamasını yaparken ortada yaşanan/yaşatılan ikiyüzlülükten de bahsediyorsun diyebilir miyiz?
İkiyüzlülük demek belki biraz ağır kaçabilir. Çelişki demek daha doğru sanırım. Irak Kürdistanı bugün Türkiye’nın en yakın ilişkiler kurduğu komşusu. Aynı şeyin tersi de geçerli tabii. Hal böyle olunca, bu kadar yakın ilişkilerin tesis edildiği bir yerin adını söylemekten imtina etmeyi pek anlamlı bulmuyorum.

''Kaderleri birbirine dolanmış iki halk'' diyorsun. Sınırın iki tarafındaki halkların ortak acılar, duygular yaşadığını, birçok meselede durumun Türkiye'den çok da farklı olmadığını vurguluyorsun. Hatta Türkiye'ye çözüm için oradan örnekler bile vermişsin. Kitabın çatısını bunun üzerine kurduğunu söyleyebilir miyiz?
Ben Erbil’e gittikten sonra Türkiye’nin ve Irak Kürdistanı’nı birbirinin aynası gibi görmeye başladım birçok açıdan. Sınırın bu yanında Türkmenlerin, Türkiye’de ise Kürtlerin önemli bir azınlık olması iki tarafın birbirini anlamasını daha da kolaylaştıran bir etken aslında. Ayrıca bölge halkı ile konuştuğunuz zaman hikayelerin birbirine dolandığını görüyorsunuz. Hastalarını Türkiye’de tedavi ettirenler, Saddam zulmünden kaçarken Türkiye’ye sığınmış olanlar, karşılıklı evlenenler… İşte bu hikayelere bakarak iki halkın kaderlerinin birbirine dolandığını yazdım. Ve kitabımın çatısının bu olduğunu söylemek de yanlış olmaz sanırım.

‘‘Bu korku diline hep beraber sıkışmışız bir kere ve kullandığımız o sözcükler duvar örmüş gözlerimize, burnumuzun ucunda olanları göremez olmuşuz. Aramıza inatla bir perde çekmişiz. Hani bir şeyi duymak istemediği zaman insan, kulaklarını kapatıp bir şarkı tutturur; etrafında olup bitenleri duyamaz hale getirir ya kendini. İşte o hale gelmişiz hep beraber ve en yakınımızdakini tanımamaya ant içmişiz sanki. Ellerimiz kulaklarımızda bağırıyoruz hep bir ağızdan, “Kuzey Irak” diye, “Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim” diye. Halbuki biz ne diye bağırırsak bağıralım, hayat kendi bildiğince akıyor, gerçekler değişmiyor.’’ (Kitaptan)

Gitmeden önceki düşüncelerin ve gittikten sonraki değişimden bahsetmişsin, bu kitabı yazma sürecinde de önemli bir rol oynuyor değil mi?
Kesinlikle. Buraya gelmeden önce bir Türk gazeteci olarak daha gergin bir ortamda çalışacağımı düşünüyordum. Bu tabii tamamen benim bölgeyi bilmememden kaynaklı bir önyargıydı. Ama benim gibi buraları bilmeyen birçok kişi olduğunu düşünüyorum. Erbil’de geçirdiğim bir buçuk senenin sonunda ise burada Türk olmanın bilakis işlerimi kolaylaştırdığını, hep yakın ilgi, güler yüz ve muhabbet gördüğümü söyleyebilirim. Ve, evet kitabımda da Irak Kürdistanı’nı tanıtmaya çalışırken bir yandan da aslında bu algımın nasıl değiştiğinin hikayesini aktarıyorum.