Türkiye medyasında Avrupa siyasi kurumlarını en iyi bilen isimlerden biri olduğundan şüphe edemeyeceğimiz Kayhan Karaca, Avrupa bütünleşme sürecinde Türkiye’nin oynadığı tarihsel rolü merak edenler için altın değerinde bir esere imza attı. Uzun bir süredir NTV’nin Strasbourg muhabiri olarak görev yapan Karaca’nın, ‘Birleşik Avrupa’nın Türk Öncüleri’ adlı kitabı NTV Yayınları’ndan çıktı.

Günümüzde 27 üyeli Avrupa Birliği’yle şu ana kadarki en bütünleşmiş dönemini tecrübe ettiği kabul edilen yaşlı kıtanın, -tarihsel çıkış noktası Roma İmparatorluğu’na veya Şarlman’ın imparatorluğuna kadar çekilebilecek- birliğini sağlama serüveninin çağdaş safhası elbette ki 2. Dünya Savaşı ertesinde başlıyor. Türkiye’nin 12 kurucu üyesinden biri olduğu -gerçi kurucu üye sayısı “teknik olarak” 10, fakat Türkiye’yle Yunanistan hızlı bir şekilde buyur ediliyorlar- ve halen de üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi, işin aslı, 12 yıldızlı bayrağını verecek denli “ebelik” ediyor bugünün AB’sine.

Evet, bugün Türkiye’nin dışında kaldığı veya dışında tutulduğu AB’nin bayrağındaki 12 yıldızdan biri hilâlin yanındaki yıldızdan başkası değil. Dünya Savaşı yorgunu Avrupa’da yüz yıllarca süren savaşlar son bulsun, yükselen komünizm “tehdidine” karşı ABD’yle omuz omuza ve bir durulsun diye, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın öncülüğünde Mayıs 1949’da kuruluyor Avrupa Konseyi.

10 kurucu üyesine, muhtemelen “Türkiye ve Yunanistan Sovyet nüfuzuna girmemeli” diyen Truman Doktrini’nin de etkisiyle, bu iki ülke de hızlı bir şekilde ekleniyor (Ağustos 1949). Gerçi Türkiye’nin, Avrupa Konseyi’nin tüzüğünü resmen onaylaması birazcık zaman alsa da (Nisan 1950), daha Demokrat Parti iktidara gelmeden Konsey’e üye olunuyor neticede.

Avrupa Konseyi neden önemli? Önemli çünkü, teşbihte hata olmaz, bugünkü AB’yi kapsayan bir “geniş küme” gibi Konsey. Kayhan Karaca’nın işaret ettiği gibi, “bugün Avrupa’yı “Avrupa” yapan siyasal ve hukuksal değer, kriter ve belgelerin çoğu [1949-1963 döneminde] yaratıldı … Türkiye söz konusu değer, kriter ve belgelerin yaratılışına doğrudan katılıp katkı sağladı … Türkiye AET rayına 1950’lerin sonuna doğru Avrupa Konseyi aracılığıyla girdi. Avrupa Konseyi üyesi olmasaydı bugün nerede olurdu tahmin etmek zor, ama AB üyesi olmak için muhtemelen başvuruda bulunamazdı”.

ASLINDA “AB UYUM YASASI” DEĞİLLER
Konsey için AB’yi kapsayan geniş küme benzetmesinde bulunduk. Bunun sebebi, günümüzde AB’ye üye ve aday tüm ülkelerin aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olması. Konsey’e üye olmadan AB’ye katılmış tek bir ülke bile yok. Ve işin en çarpıcı kısmı, Karaca’nın da kitabında belirttiği gibi; günümüzde Türkiye kamuoyunda hatalı bir biçimde “AB uyum yasaları” diye adlandırılan yasal düzenlemelerin çok büyük bir kısmı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM kararlarının yarattığı ortak Avrupa hukukundan başka bir şey değil.

Günümüzde Avrupa ölçeğinde insan hakları konusunda başlıca standart olarak kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bunun ürünü sayılabilecek AİHM, Türkiye’nin de başından beri asli unsurlarından biri olageldiği Avrupa Konseyi’nin yapıtları. Günümüzde AİHM, adil yargılama hakkı ihlâlinden işkenceye, mülkiyet hakkı ihlalinden ifade özgürlüğü sorunlarına, binlerce Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının, dertli olduğu konularda başvurduğu bir merci. Türk hukuk sisteminin reforme edilmesinde başlıca kaynaklardan biri (söz gelimi gözaltı süresi ve DGM’lerle ilgili yasal düzenlemeler AİHM kararları sayesinde değiştirildi).

Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti, yurttaşlarına bu mahkemeye başvuru hakkını 1987’ye kadar tanımasa da, yahut Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin idam cezasını kaldıran ek protokolünün yürürlüğe girmesi 2000’li yılları bulsa da, günlük dilde “AB uyum yasası” dediğimiz reformlar esasında Avrupa Konseyi’nin ürünü olan bir hukuk sistemine dâhiller.

BABA-KIZ AKPM’DE
Peki Türkiye’nin Konsey bünyesindeki, 1949 yılına kadar uzanan aktif rolü nasıl cereyan etmiş? İşte burada Kayhan Karaca’nın arşivlerdeki titiz ve sabırlı çalışmasının ürünü olan kitap devreye giriyor rehber olarak. Konsey’e üye ülkelerin milletvekillerinden oluşan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM. ‘Meclisi’ yerine ‘Asamblesi’ sözcüğü de kullanılır) ilk kez Ağustos 1949’da toplanıyor. Ve Türkiyeli parlamenterler de oradalar. Üstelik daha ilk günlerden tartışmalara aktif bir şekilde katılıyorlar. Bilhassa Kasım Gülek, Feridun Fikri Düşünsel, Suut Kemal Yetkin pek çok kez söz alıyor, konuşma yapıyor. Kasım Gülek 1950’li ve 60’li yıllarda AKPM’nin gediklisi olacak, kızı Tayyibe Gülek (DSP) ise 2000’lerin başında bu mecliste yer alacaktır…

DÜŞÜNSEL’İN İLGİNÇ DÜŞÜNCESİ
Karaca’nın kitabının arka kapağında ilginç bir cümle yer alıyor: “Türk parlamenterler, daha 1949’da, şimdi bile kimilerine “uçuk” gelen önerilerde bulundular”. Kitabın sayfalarını karıştırınca 1949’da ve 50’lerin başında Türkiye’yi temsil eden CHP’li ve DP’li parlamenterlerin bir tür “Avrupalılık” bilincinin taşıyıcısı olduğu, ortak bir Avrupa kültürünün yaratılmasına önem verdikleri görülüyor. Uçuk addedilecek görüşler de serdediliyor. Feridun Fikri Düşünsel söz gelimi bütün Avrupa dillerinin ortak bir imla kullanması fikrini ortaya atıyor, bu konuda çalışmalar yapılmasını öneriyor. İlginç karşılanan bu öneri komisyonlara havale ediliyor ancak arkası gelmiyor.

Ancak Türkiyeli AKPM üyeleri esas olarak, Türk hükümetinin genel politikalarıyla uyumlu ve tutarlı, bu bağlamda rasyonel politikaları savunuyorlar. Sovyet tehdidini vurgulayarak (belki de bazen abartarak) Türkiye’nin coğrafi önemine dikkat çekiyorlar, ortak bir Avrupa savunma politikası oluşturulmasını ve bunun kendi ülkelerini de kapsamasını savunuyorlar. Türkiye’nin bir tarım ülkesi olması hasebiyle, ortak pazara tarım ürünleri de dâhil edilsin istiyorlar (1950’lerde Türkiye ile aynı ekonomik koşullar altında bulunan Yunanistan’ın temsilcileri de bunu istiyor). Kasım Gülek söz gelimi gümrük engelleri kalksın, hammaddeler ortak kullanıma açılsın, buna karşılık Türkiye gibi az gelişmiş ülkelere teknoloji, “know-how” ve sermaye aksın istiyor.

Türkiye’nin Avrupalılığını sorgulamak diye bir tavır yok diğer ülkelerin AKPM temsilcilerinde. Bunda elbette Soğuk Savaş konjonktürünün, Türkiye’yi Batı kampında tutma gerekliliğinin de payı var. Günümüzde Sarkozy ve Merkel gibi siyasetçilerin “kültür” söylemiyle gerekçelendirdikleri anti-Türkiye duruşun ise aslında, temelde ekonomik nedenlere dayandığını, geriye dönük bir tarih okumasıyla kavramak mümkün. Kim günümüzde Türkiye’nin 1950’lere göre daha az Avrupalı olduğunu öne sürebilir ki? Demek ki “sorunu” AB’nin son yıllardaki genişlemesini sindirmekte zorlanmasında, 2008 küresel ekonomik krizinin etkilerinde, Avrupa ülkelerinin işsizlikle baş etmelerini zorlaştıracağını düşündükleri göçmen hareketliliğinde ve serbest dolaşım ilkesinde aramak gerekiyor.

Bugünler de geçecek.