Son yıllarda Türk dizilerinin Arap evlerine yönelik beklenmedik çıkarması başladığında, Türkiye’nin Arap dünyasına Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden bu yana ilk dönüşü de başlamıştı. Bu sanatsal dönüşün, Ankara’nın siyasi dönüşüyle aynı zamana denk gelmesi önemli. Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun iyi çizdiği bu siyasetin, Arap politikalarına da tesir ettiği görülüyor. Ve şu an Arap dünyasında birçokları bu politikaları benimsiyor.

Yalnız burada işaret etmemiz gereken gerçek, Osmanlı'nın Arap topraklarından çıkışından bu yana bahsi çokça yapılan bu sanatsal dönüşün ilk defa gerçekleşmediğidir. İhtişam açısından şimdi gerilerde kalmış olsa da, ortada sinema kanalıyla gerçekleşen sanatsal bir dönüş vardı. Üzücü olan hafızaların bugün bu dönüşün başlangıcının nasıl, niçin ve kim tarafından yapıldığını anımsamaması. O vakitlerde birilerinin bu işlerin belgelenmesine önem vermediği görülüyor.

Bu satırların yazarı, kendisini Lübnanlı genç bir şoförün kullandığı ticari bir otomobilde bulur. Şoförün Lübnan’da o vakitler ünlü olan bir sanatçının kardeşi olduğunu hatırlıyorum. Taksi Lübnan topraklarını Suriye yönünde Şam’a doğru aşıyordu. Yolda üç yolcu daha aldı. Kameraman Muhammed El Revas ve ismi hatırlanması zor bir Suriyeli prodüktör ile eşi. Şam’dan Halep, İskenderun, Adana ve Toros dağları güzergahıyla İstanbul’a gidiyorlardı.

İşin aslı, otomobilin dört yolcusu olan bizler ve şoför, 1966 yılının o sıcak gününde Lübnan-Suriye-Mısır sinemasının Osmanlı hilafetinin başkentine doğru ‘ilerlemesinin’ öncüleri olduğumuzun farkında değildik. Bu başlangıç, sinemayla oldu. Bizler Tahsin Qawadiri’nin prodüktörlüğünü ve Mısırlı-Macar Seyfettin Şevket’in yönetmenliğini yaptığı filmin Türkiye’deki sahnelerini İstanbul’da çekme yolundaydık. Seyfettin Şevket’in Türkçe konuştuğunu ve bilmediğimiz sebeplerden ötürü Macar olduğunu iddia eden Türk asıllı biri olduğunu sonraları anlayacaktık.

TÜRKLERDEN SİNEMAYI ÖĞRENMEYE GİDİYORDUK
Bizler bundan önce Türk sinemasına dair hiçbir şey bilmiyorduk. Hatta ortada bir Türk sineması olup olmadığını da… Bu erken vakitlerde henüz Yılmaz Güney, Ömer Kavur ve doğal olarak Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan, Türkan Şoray ve Zeki Müren meşhur olmamıştı. Bizler Müren’e ‘Türkiye’nin Ferid El Atraşı’ lakabını verirken Türkler Müren ile Atraş arasında şekil, ses ve şarkı türündeki büyük benzerlikten dolayı dehşete düşüyorlardı.

İşin aslı bizler hala doğulu aklın özelliklerinden olan ‘kendini beğenmişlikten’ hareketle Türkiye’ye film çekmek için gittiğimizi düşünüyorduk ancak aslında Türklerden sinema sanatını öğrenmeye gidiyorduk.

ÖĞRETMEK YERİNE ÖĞRENDİK
İstanbul’a vardığımızda ve işe başladığımızda yanıldığımız görüldü. Zira Türkiye’nin bir yıl içinde 100 film çektiğini, kaldığımız İmparator Oteli yakınında Beyoğlu Caddesi'ndeki bir sokakta seksenden fazla prodüksiyon ve dağıtım şirketi olduğunu gördük. Yine yüzlerce Türk aktör, onlarca yıldız ve yönetmenin olduğunu keşfettik. Öğretmek yerine, öğrenme durumunda olduğumuzu anladık.

ULUSALCILARIN AKSİNE BİZE DOSTÇA DAVRANDILAR
Özellikle de genelde sol olan siyasi yapıya sahip sendikalardaki sinema işçilerinin ve teknisyenlerinin düzenini, sinemacıların sevecen ve saygılı olduğunu, o vakitler Türkiye’deki ulusalcıların aksine bize karşı arkadaşça davrandıklarını… Bu ulusalcıların Osmanlı imparatorluğunu İngilizler için bırakan Arapları kesinlikle affetmeyecekleri görülmüştü.

Lübnanlı, Suriyeli ve Mısırlı sinemacılar olarak bizler kendimizi siyasi ve etnik muammanın yanı sıra aynı zamanda sanatsal bir muammanın içinde de bulduk. Hızlı biçimde üzerimizdeki yeni atmosfere nasıl entegre olacağımızı gördük. Bu atmosfer bizim atmosferimiz olurken Duraid Lahham, Nihad Qali, Semura, Refik Subai ve Muhterem Nur gibi aktörlerle filmi çekmeye başladık.

Doğal olarak maceralar, komedi ve İstanbul’un doğasının ve mimarisinin sahnelerinden ibaret olan filmin konusu sebebiyle Türk arkadaşlarımızla çokça ilgilenemedik. Onlar da bizim gibi bir süredir hiçbir soru ve itiraz olmaksızın mesleki düzlemde bu tür filmlerin çekimini yapıyorlardı.

PAMUK'UN ROMANINDAKİ SİNEMAYI BEN DE ARADIM
İçimizden biri iyi bir sinema özlemi duyuyorsa esasında örneğin Ingmar Bergman veya John Frankenheimer’in filmini izlediği bir dünya sineması salonu arıyordur. Okuyucu benim kırkımdan sonra Nobel edebiyat ödülü sahibi Orhan Pamuk’un ‘Kara Kitap’ romanını okuduğumdaki mutluğumun derecesini tahayyül edebilir. Romanı okurken Taksim meydanı yönünden Beyoğlu sokağının sonunda bulunan aynı dünya salonunun zikredildiği sürpriziyle karşılaştım. Pamuk kahramanının ağzından ve kanımca İstanbul’da bulunduğumuz yıl içinde Bergman’ın ‘sessizlik’ filmini izlemek için bir salon aradığını ifade ediyor. Acaba o gün birbirimizi tanımadığımız halde salon önünde yollarımız keşişti mi? İkimiz de o vakitler gençliğimizin başındaydık.

Önemli olan Lübnan, Suriye, Mısır ve Türkiye arasında ortak filmler serisini açması için bir film çekmemiz. O vakit bütün İstanbul’u gezdim. Tepelikleri yanı sıra halkını, sokaklarını ve kenar semtlerini iyi öğrendim. O derece öğrendim ki sonraları Faruk Acreme beni merhum Abdulhay Edib’in desteğiyle olayları İstanbul’da dönen bir senaryo yazmakla görevlendirmişti. Ayrıca olayları İstanbul’da geçen Ferid Şevki’nin oyunculuğunda üç senaryonun daha yazımında Edib’e katılmıştım. ‘Osman El Cebar’ ve ‘Boğazın Şeytanları’ senaryolarında uzun süre bu güzel Türk kentinde çalışmak için kalmıştım. Daimi olarak senaryoda olayların yerlerini belirleyen kişi bendim.

Bu anlattıklarımızdaki önemli nokta o vakitten itibaren Araplar ile Türkiye arasında sinema işbirliğini açmamızdır. Bizler sonraki dört yıl boyunca filmler çekmek için birçok kez İstanbul’a niyetlendik ancak bilemediğimiz sebeplerden ötürü gidemedik. Husameddin Mustafa’nın Kemal El Şinnavi, Nahid Şerif, Ferid Şevki ve Hüda Sultan’ın oyunculuğunda gerçekleştirmeyi öngördüğü film bu çalışmalardandı. Filmin yarısını çektik. Gerekli para ulaşmadığından açlık tehlikesi altında bir ay otelde bekledik.

Aslında bugün bu ortak çalışmaların çoğunluğunun kara para aklanması sorunlarıyla bir parasal ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Emin değilim ve hiçbir otoriteye ihbarda bulunmuyorum. Sadece bu bölümde projelerin arka planında bazen parasal ve para dışında gizemli işlerin olduğuna işaret etmek için bu varsayımda bulunuyorum.

ONLAR DA LÜBNAN'I KEŞFETMİŞTİ
Türkiye ile sinema ilişkileri ise Mısır’la ilişkilerde olduğu gibi tek taraflı değildi. Bizler İstanbul’a gitmemizden bir küsur yol sonra birçok Türk yönetmenin Lübnan sinemasının dinamikliği çerçevesinde çekim için Lübnan’a geldiğini gördük. 1967 ila 1972 arasında beş yıl boyunca Lübnan’da çekim yapan Türk-Lübnan ortak sinema senaryoları o vakitler Lübnan veya Türkiye’deki çekimlerden çokça farklı değildi.

HERKES VİLLALAI ÇEKERKEN, TÜRK YÖNETMEN İŞÇİ EVİ İSTEDİ
Yalnız burada gözleme layık nokta şu: Bizler genelde Lübnan-Mısır-Suriye filmlerini Lübnan’ın turistik bölgelerinde, villalarında ve gece kulüplerinde çekerken Türk yönetmen Zaferoğlu’nun Beyrut’ta 1968’de çektiği ‘Körler’ filminin senaryosu bizi şaşırtmıştı. Çekim için oldukça mütevazı ve gerçekçi bir işçi evinin bulunmasını istiyordu. Bu büyük bir şok idi. Zira Zaferoğlu’ndan önce hiç kimse böyle bir talepte bulunmamıştı. Zaferoğlu böyle bir evde çekim yapılmasına yönelik itirazlar ortasında çekimini yaptı. Diğer Türk arkadaşlar da beraberlerinde ikinci sınıf ve bazen birinci sınıf yıldızlar getirerek Lübnan’da filmler çektiler.

* Lübnanlı sinema eleştirmeni, gazeteci ve tarihçi, Londra’da Arapça yayımlanan El Hayat gazetesi, 19 Şubat 2010, Arapçadan çeviri: Halil ÇELİK