Sözgelimi doğa, yüksek miktarda fosil yakıt değil, güneş ışığını kullanarak varlığını sürdürüyor. Her şeyi oda sıcaklığında ve bir başka canlı türünün yakınında üretiyor. Bir çıngıraklı yılanla karşılaşan herkesin bileceği gibi, çok tehlikeli şeyler yaratıyor ama bunların hiçbirisi milyonlarca yıl boyunca öldürücü olabilen nükleer atıklar gibi olmuyor.

Hiçbir atık yaratmıyor; herhangi bir süreçte ürettiklerini, başka bir sürecin malzemesi olarak kullanıyor. Doğa, yerel ortamlardan alışveriş ediyor ve güzellikler yaratıyor. Buckminster Fuller bir zamanlar şöyle demişti: “Bir sorun üzerinde çalışırken, güzelliği hiç düşünmem. Sadece sorunu nasıl çözeceğimi düşünürüm. Ama işimi tamamladığımda çözümün güzel olmadığını görürsem, aynı zamanda yanlış da olduğunu bilirim.”

Biyolojik taklit disiplini, doğadaki en iyi fikirleri yol gösterici olarak alır ve insanların sorunlarını çözmek için bu tasarımları ve süreçleri taklit eder.

Bugün önde gelen pek çok sanayi şirketi,yenilikleri tetiklemek, gelişmiş ürünler tasarlamak, daha düşük maliyetli olup daha iyi çalışan üretim süreçleri kurmak için biyolojik taklit ilkelerinden yararlanıyor.

Biyolojik taklit, yenilikçi kişilerin doğadan ilham almasını, ortaya çıkan tasarımın da üretim sürecine, paketlemeye, nakliyeye, dağıtıma ve satış kararlarına uyumunu değerlendirmesini öngörüyor. Kullanılan enerjinin, seçilen üretim yöntemlerinin, kimyasal işlemlerin ve dağıtımın, malzeme kullanımını azaltan, temiz ve iyi tasarlanmış, geçtiğimiz yüzyıldaki teknolojilerin topluma ve canlılar dünyasına yüklediği maliyetleri ortadan kaldıran eksiksiz bir sistemin parçası olmasını sağlıyor.


Yeni Zelanda’daki EcoCover Limited şirketi, doğada hiçbir atık olmadığı (tüm süreçlerin ürünlerinin başka süreçlerde kaynak olarak kullanıldığı) gerçeğinden yola çıkarak, tarımda nem kaybını ve yabani ot yeşermesini önlemek üzere kullanılan siyah plastik örtülerin yerine, organik sertifikalı, biyolojik olarak çözülebilir bir örtü tasarladı. Çöpe gidecek olan atık kağıtları ve balık atıklarını kullanarak yarattığı bu malzemenin üretim süreci işsiz insanları da iş sahibi yaptı.


Ürün, toprağın verimliliğini artırmak, nemi korumak ve su tüketimini azaltmak için atıklardan yararlanıyor. Toprağı ve yeraltı sularını kirleten suni gübrelerin, böcek zehirlerinin ve bitki zehirlerinin kullanımına bir son veriyor. Yabani otların sayısını azaltıyor; bitkilerin büyüme kapasitesini, kalitesini ve verimini artırıyor; kağıt ve balık atıklarının çöpe gitmesini önlüyor. Bu örtü, geliştirilmiş bir organik madde ve besin kaynağı olarak toprakta kalıyor. Bu bir geri dönüşüm süreci değil. Atıkları verimli toprağa geri döndüren bir “üst seviye dönüşüm”.


Mütevazi bir deniz kabuklusu olan abalon, Pasifik Okyanusu’nda yaşıyor ve kabuğunun altında, insanoğlunun ancak çok yüksek ısıdaki fırınlarda yapabileceği en iyi kaliteli seramiklerden bile iki kat daha sağlam bir iç kaplama yaratıyor. Böylece tuğla gibi sağlam ve kırılmaz iki kaplamaya sahip olan abalon, su samurlarından ve benzeri hayvanlardan korunuyor. Dr. Jeffrey Brinker’ın Sandia Labs’deki araştırma grubu, deniz suyunun abalondaki bu güzel kabuğun yapıtaşlarını kırması halinde, hayvanın salgıladığı bir protein ile yanardöner sedef kaplamanın kendi kendisini moleküler seviyede yeniden oluşturduğunu ortaya çıkardı.
Araştırmacılar, bu yumuşakçanın, optik açıdan şeffaf ama neredeyse kırılmaz olan mineral/polimer tabakalı yapısının üretim sürecini taklit ettiler. Buharlaşmayla başlatılan bu düşük ısılı süreç, sıvı haldeki yapıtaşlarının kendi kendilerini oluşturmalarını ve sertleşerek karmaşık “nano-lamine” yapılara dönüşmelerini sağlıyor. Biyolojik olarak yaratılan bu malzemeler, otomobillerin ön camlarını, uçak gövdelerini ya da hafif ama kırılmaya karşı dirençli olması gereken her şeyi kaplamakta kullanılabiliyor....


İnsanoğlunun hayatta kalması için gerekli olan endüstriyel anlayış modelinin merkezinde, doğayı bir model, ölçüt ve yol gösterici olarak kullanmak yatıyor. Doğa, işe yaramayan ürünlerin üretici tarafından geri çağırıldığı, son derece ihtimamla çalışan ve 3,8 milyar yıllık deneyime dayanan bir test laboratuarı. Janine Benyus’un da dediği gibi: “Başarısızlıklar fosil haline geliyor; çevremizdekiler ise hayatta kalmanın sırlarını oluşturuyor.”


Birinci Sanayi Devrimi, bir kullan-at toplumu yaratmak üzere çok miktarda hammaddenin verimsiz bir şekilde ısıtıldığı, parçalandığı ve işlemden geçirildiği, kaba kuvvete dayalı bir üretim sürecini temel alıyordu. Yeni Sanayi Devrimi ise, yaşamın dehasının, insan ırkının hayatta kalmasına yönelik bir strateji ve sürdürülebilir bir geleceğe giden yolun hoş bir taklidi olacak. Benyus diyor ki “Dünyamız doğal dünyayı ne kadar iyi izler ve örnek alırsa, bizim olan ama yalnızca bize ait olmayan bu yuvada kalma olasılığımız o kadar artar.”


Kaynak: Dünyanın Durumu 2008- TEMA Yayınları