İnönü'nün büyük hatası etkisini sürdürüyor

Usta gazeteci Hakkı Devrim, çok partili sisteme geçişteki İsmet İnönü'nün yaptığı hatanın etkisini hala gösterdiğini belirtiyor.

16.05.2010 - 12:14

İnönü'nün büyük hatası etkisini sürdürüyor

Türkiye’de son günlerde özellikle siyasi gündemde yaşanan gelişmeler bütün ülkenin bir numaralı gündem maddesi olmuş durumda. Eski politikacıların işe dahil edilmesiyle olaylar farklı boyutlara ulaştı.

Usta gazeteci, üstadımız Hakkı Devrim eski siyasi olaylar üzerinden günümüz siyasetini, Türkiye’nin neden hala tam olarak çok partili demokrasiye geçmiş sayılamayacağını çarpıcı bir şekilde açıkladı.

Siyasete ilginiz ne zaman başladı?
Ben 1929 doğumluyum. Yani Cumhuriyet benim 6 yaş ağabeyim. Yakın sayılırız, aynı kuşağın çocuklarıyız. Siyaset, kamu ile ilgili meseleler yurt bilgisi sonradan da adı vatandaşlık bilgisi olan kitapta anlatılırdı. Bize orada bir memlekette aslında birden fazla siyasi parti olduğundan söz etmediler hiç. Liseye gidene kadar bilmiyorduk başka bir partinin daha olabileceğini. Cumhuriyet Halk Partisi vardı. Babam devlet memuruydu ve Ülkü dergisine mecburi aboneydi. Maaşından keserlerdi parasını. Evde rafla dolusu Ülkü dergilerimiz vardı. 1943 senesinde liseye başladım, evde de Halk Partisi’nin adı geçerdi. Devlet memurları Halk Partili sayılıyordu. Mesela Halk Partisi’nin il başkanları otomatik olarak valilerdi. Nasıl yargı var adliye işlerini görüyor, emniyet var asayişi sağlıyor, meclis var kanunları yapıyor, Halk Partisi’de siyasete bakardı. Nitekim biz lisedeyken Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir talimat geldi. Artık okul aile birlikleri kurulsun dendi, yanında da talebe birlikleri de oluşturulsun maddesi vardı. Kabataş Lisesi’nde yanılmıyorsam 1945 ya da 1946 yılında ben ilk talebe birliği başkanıydım. İyi ki olmuşum o sayede siyasetten uzak durdum. Çünkü birden bire hissettim ki arkadaşlarım arasında mahiyetim değişti. Futbol oynamak için çağırmamaya başladılar, yatılı okuyan arkadaşlar gelip, “Bizim yemekleri kime şikayet edeceğiz” diye soruyorlardı. Siyasete benim ilk ilgim edebiyat hocamız Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1946 seçimlerinde milletvekili olmasıydı. Neden siyaseti seçtiğini, ne yapacağını, okula dönüp dönmeyeceğini merak ederek. O zaman ben hayretler içindeydim. “Canım gelecek seçim seçilmez ise yine gelir” demişlerdi. Şunu söylemek istiyorum biz cumhuriyetin ilk çocukları, siyasi partiler olduğu, Halk Partisi dışında da partiler olması gerektiğini, başka parti yoksa Halk Partisi’nin parti bile sayılmayacağını yaşayarak öğrendik.

Türkiye nasıl çok partili sisteme geçti?
İkinci Dünya Savaşı bitti, demokrasi cephesi kazandı savaşı. Bizde de öyle münasip göründü demokrasiye girmek durumunda kaldık. Ondan biraz önce Avrupa’nın hakimleri diktatörlerdi. Yukarda Stalin, Hitler, aşağıda Mussolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar, diğerleri kraliyet zaten. Bunu niçin böyle söylüyorum? Peki, siyasi partiler kanunu çıktı, partiler kurulabilir dendi, iktidar buna izin verdi. İnönü iktidarı temsil ediyordu ve biz hızla çok partili siyasi siteme geçtik. Samimi kanaatim o ki 65 senedir biz hala, benim anladığım anlamda, çok partili siyasi hayata geçemedik.

Tek parti sistemi hala devam mı ediyor?
Tek parti de değil. Şimdi kötülük orada. İlki tek parti düzeniydi. Devlet dairesi gibi bir şeydi Halk Partisi. Cumhurbaşkanı ya da Başbakan onun başkanı, valiler il temsilcileri, halkevlerini o kumanda ediyor. Kamu ile halkın bir temas noktasıydı halkevleri ama parti onu da kumanda ediyor. Demokrat Parti’yi uzun uzun anlatmak lazım bizde. Bu toplumsal hadiseler, siyaset tarihi yeterince incelenmiyor. Bir bilim alanında da inceleniyorsa da bize, hepimize halka malolacak kadar neşiat olmuyor ve biz bilgilenemiyoruz. Tek partili sistemden çok partili sisteme geçişimizi İsmet İnönü tanzim etti. Ben orada en önemli etkenin İsmet İnönü olduğunu düşünüyorum çünkü çevre hazır değildi. İki dereceli seçimler vardı. Birileri seçiliyor, halk onların seçtiklerini, o zamanki adıyla mebus seçiyordu. Ana fikrimi söyleyeyim, bu çok yaygın ve tartışılan bir fikir değil ama ben ısrar ediyorum bu görüşte. İsmet Paşa’nın tek partili sistemden harp ertesi devirde çok partili sisteme geçmesi kaçınılmaz bir hadiseydi. Bu elbette gelişme normuydu. Buna hiçbir itirazım yok. Fakat benim çok beğendiğim, insan ve devlet adamı olarak hayranlık duyduğum, iyi ki savaşta ve savaştan sonra, kurtuluş ve kuruluş hareketimiz safhalarında Atatürk’ün yanında o da vardı diye hayır dua ettiğim liderin, kişisel olarak benim de tanımak şansı bulduğum müthiş bir insanın büyük bir hatası oldu. Bunu o yaşarken de yazdım ancak hiç konuşamadık. Unutmamak lazım ki o bizi görünce yanağımızı sıkıyordu (gülerek). Bizim de bütün gazeteci ciddiyetimiz dağılıyordu, dedeyi görmüş gibi oluyorduk. Hatası şuydu bence, şu ya da bu o tek başına hakim oldu. İşte bugün söyleniyor ya Atatürk varsa o da Milli Şef. Birisi ebedi şef, yaşasa da ölse de şef kalıyor. Öbürü Milli Şef daha ufalmış formül, sıfat yahut makam. Demokrasiye geçmesini alkışlıyorum fakat, kaba bir mishal söyleyeceğim. Stalin deseyde ki, “Artık çok partili olduk bir partinin başında ben varım.” Hitler bunu yapsaydı, Mussolini bunu yapsaydı, onların hepsi savaş sonrası kurulmuş ya da kavgayla kurulmuş iktidarların şefleri ve sert yönetimlerin başkanları.

Sizce hatası tam olarak neydi İsmet İnönü’nün?
İyi kötü hatalar vardı İsmet Paşa’nın. Köylünün jandarmadan her şikayeti İnönü adında kilitlenmiştir. Köylü zanneder ki onlara angarya geliyor, İnönü dedi ki, “O bilmem ne köyünün yolunu onlar yapsın” zanneder, bütün o birikmişlikler ve alışkanlıklar vardı. İnönü o zaman parti lideri olmaya heves etti. Milli şeflikten sonra madem çok partili sisteme geçtik, kazanırsak iktidarımız yine devam eder kazanamazsak ben de muhalefetin şefi olurum dedi. Savaş adamı, ilk arabaya birlikte bindiklerinde Demokrat Parti seçimi kazandıktan sonra Celal Bayar ona saygı gösteriyor, nereye götürüyorsa meclisten, ona, “Biz emniyette miyiz, hayatımız güvende mi” diye soruyor. Savaş adamı zira kendisi. Darbeler görmüşler, ihtilaller yapmışlar. Ben olsam İsmet İnönü’nün yerinde gider kenara çekilir, bir akil adam olarak sıkıştıkça gelip, “Paşam şu işleri yapıyoruz ne dersiniz” diye sorulmasını beklerdim. O sıfatta bir adam kendisi çünkü. Çok ciddidir. Her meseleyi iyice incelerdi. Kendisinin değil ama Nihat Erim’in anlattığı bir hikayesi var. Erim Başbakan Yardımcısı İsmet Paşa’da Cumhurbaşkanı ya da başka bir yerde ama ısrarla bir karar bekliyor. Nihat Erim ile Turhan Fevzioğlu’nu üniversiteden buldular, mahalleden gelme politikacı yerine üniversiteden gelme politikacıyı yeğledi. Bu da fazla devlet kokulu bir tavırdır, çok demokratik bir tavır değildir bence. İsmet Paşa demiş ki, “Erim sen beni Atatürk ile karıştırıyorsun. Bak Atatürk içki masasında otururdu, sen sohbet ediyor zannederdin, herkesi konuşturur, yatar ve sabah kararını tebliğ ederdi. Ben zaman içinde gördüm ki akıl almaz durumda uzun zamanları kapsayan gerçekçi kararlar verdi. O doğuştan politikacıydı, ben zorla politikacı oldum. Sen anlatırsın bana meseleyi ben giderim, onun 1000 şeklini düşünmek isterim. O bin ihtimal bitince ertesi gün gelip sana ‘Tamam’ demem. İçimde acaba 1001. ihtimal var mı diye bir şüphe kalır. Benden Atatürk gibi hemen karar vermemi bekleme” demiş. Hakikaten meselelerle nasıl ilgilendiğine dair fikir sahibiyim, müthiş bir metot, sistem adamı, sanki çok ciddi ilim disiplininden geçmiş bir beyindi. İsmet Paşa tarafsız olarak bir kenara otursaydı o demokrasi kavgalarında akıl verseydi insanlara, sukunet tavsiye etseydi, o çok istediği demokrasinin gelişmesine çok daha yardımcı olurdu.

Sonradan Adnan Menderes seçimleri kazandı ama...
Adnan Menderes’i düşünelim. Aydın’dan gelmiş bir çiftçinin çocuğu. Orada bir koleje gitmiş İngilizce öğrenmiş. Bir keresinde Atina’da Rumca bir konuşma yaptı. Çevresi sebebiyle Rumca biliyor. İzmir’e “Gavur İzmir” derler ya çevresiyle biraz temasıyla olduğu için. Atatürk görmüş, “Kimdir bu çocuk? Alsanıza partiye” demiş, bu sayede partiye girmiş, futbol oynamış. Meclis Spor Komisyonu Başkanlığı yapmış, bütün devlet tecrübesi Meclis Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanlığı. Ankara’da sonradan bir taraftan milletvekiliyken hukuk okumuş, o da gayretli bir insan. Bu adam seçime giriyor ve karşısında İsmet Paşa var. Bu bir dengesizlik kabul etmek lazım ki. Ben seçime gireceğim karşımda İsmet Paşa var. Olmaz ki, onunla nasıl mücadele edeceğiz. Başka bir şey söyleyeyim. (Cemal) Madanoğlu Paşa ile konuşuyoruz. Bana güya neşredecek. Sonradan olmadı, hatıralarını anlatıyor. Ankara komutanlığını bırakmış, İstanbul’a gelmiş. O anlatıyor, İsmet Paşa’dan haber gelmiş, Madanoğlu’da Ankara komutanı. 1960 ertesi, Ankara’da duruma Cumhurbaşkanı Cemal (Gürsel) Paşa değil Madanoğlu hakim. Genç ve bifiil çalışıyor. Mesela İstanbul’dan ilim heyeti gelecek, heyeti Madanoğlu karşılıyor, o noktada bir adam. İsmet Paşa’dan yaverine “İsmet Paşa, Madanoğlu Paşa ile görüşmek istiyor” diye haber gelmiş. Kabul etmişler. Nerede olacağını sormuşlar, “Meclis’te herkes görmesin, bir yerde görüşürüz” demişler. Madanoğlu’na Meclis’teyken odayı göstermişler. Madanoğlu sonrasını bana şöyle anlatırdı, “Hakkı kapıyı açtım koca bir oda, bir koltukta İsmet Paşa oturuyor. Ya heyecanlandım, İsmet Paşa oturuyor. Hakkı, harp tarihi dersinde okudum adamı. Yani Napolyon’u okur gibi, Kanuni’yi okur gibi okuduğum biri orada oturuyor ve birden ayağa kalktı ben girince. O ayağa kalkınca ben amuda kalkacak gibi oldum. Ben ne yapayım, nasıl mukabil olayım diye.” Sonra neler konuştuklarını sorduğum zaman da, “Bak sen beni seversin ve bana inanırsın, bütün gazeteciler benim yalan söylediğimi düşünür, sen bana inan lütfen. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum” dedi. “Yapmayın” demiştim ben de ama, “Yapma şimdi sana Atatürk gelmiş, içerde seni bekliyor deseler ve sen içerde Atatürk’ü görsen ne hale gelirsin? Ben işte o haldeydim” diye anlatmıştı. Bu haldeki adam, bir generali bu kadar heyecanlandıran bir insan. Aydınlı Adnan Bey’in karşısında işte bu adam vardı. İki büyük lider, birisi o birisi bu (gülümseyerek). Ben bunu o gün bile bir dengesizlik olarak addederek düşünmeye başladım ve yazık ki haklı çıktım köşeciğimde, genç bir adam olarak. O büyük İsmet Paşa, kabahat işleyerek değil, tarihi şahsiyeti ve mübalağalı ağırlığı sebebiyle öbürlerini de dengesiz bıraktı, dengesini bozdu. Gereksiz itişip kakışmalara başladılar. Sporda yaşlanınca, formdan düşmeye başlayınca kendiniz bırakıyorsunuz. Siyasette bu olmuyor, ben daha tecrübeliyim, daha akıllıyım diye düşünüp, gençleri eziyorlar. Kimse bunu yapmamalı.

Bu denge sorunu hala var gibi gözüküyor...
1950’yi konuşuyoruz. 1950 ile 1960 arası çok partili sistem oturmadı bizde. Herkes kendi işlevini, anlamış olarak davranmayı beceremedi. Hala da oturmuş değil. Bakın, bir iktidar partisi çaresiz oluyor. Hani Menderes’in bir sözü vardı, “Odunu koysam milletvekili yaparım ben” diye. O kadar değil ama seçimlerde ister istemez iyi kötü birini sen başbakansın, sen şu bakansın diye seçiyorlar. İktidarsız kalmıyor hiçbir memleket. Bana sorarsan Türkiye’ye zarar verdiğini, yani fazla tecrübeli, fazla iyi niyetli, fazla ağır olduğu için öbür kefede ağır bir parti lideri bulunduğu için o düzenin dengesizliği bizde hala devam ediyor. Hala bizde eşit güçte iki parti olamıyor. Eşit güçte iki parti yoksa, oradaki demokrasi İngiliz demokrasisi ile İtalyan demokrasisi arasındaki farkı yansıtır. İngiltere’de bir Liberal Parti var o biraz değişti ama İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti var coğrafya bilgisi gibi, dağlar tepeler gibi, bu iki parti orada duruyor. İtalya’da ise görürüz, kavga kıyamet, koalisyonlar şu bu. Ben bugün bizi rahatsız eden çoğu şeyi bu sağlıksız geçişe bağlıyorum. Bana sorarsanız zamanında benim gazetecilik hocam rahmetli Cihat Baban, Nihat Erim de bunu yapardı, şimdiki büyükler bunu yapmıyor ben de yapmıyorum, “Al şu kitabı oku” diye kitap verirlerdi. Bana öyle ‘Demokrasi Matematiği’ diye bir kitap vermişti. Bizim o kitaptaki mantaliteye göre de, demokrasi matematiğimiz, geometrimiz arızalı başladı. Biz geçen 50 senedir bu arızayı düzeltemedik. Sağlıklı iktidar partileri ve iktidara aday muhalefete gittiğinde düşüncelerinden bir şey değişmeyen, lider değişikliğinin çok sorun yaratmadığı sağlıklı, durmuş oturmuş siyasi partilerimiz yok. Biz bu 50 seneye 50’den fazla parti sığdırdık. Şimdi neyle meşgulüz, muhalefet partisi akıl almaz bir sebeple liderini kaybediyor. Tamam, çıkıyor, “Ben istifa ediyorum” diyor, kim başkan olacak diye dehşet veren bir soru çıkıyor, insan yeniden yaratılıyormuşçasına, başkan kim yapacağız diye. Kimse başka başkan adaylarına itimat etmiyor. Deniz Bey gitti, şimdi başka Deniz Bey’i nereden bulacağız durumu var. Deniz Bey oradayken fazla itibar görmezdi bazen ama gidince büyüyor ve başkasını nereden bulacağız oluyor. Menderes’i astık ardından beyaz atıyla bizi ziyarete gelmiş evliya muamelesi yapmaya başladık.

Sizce siyasetçi nasıl olmalı?
Hep bir siyasi tecrübesizlik var. Ben halktan adamların, eskiden küçümseyerek kasaba avukatı dedikleri, aslında dava vekili denirdi, avukat denmezdi zira bütün davalara giremezlerdi. Orada kahveye gitmeyi seven adamlardan üreyecek partililerin, ileride yönetim kurullarında, bakanlıklarda bulunmaları şeklindeki siyaseti sevmiyorum. İyi kötü dil sebebiyle takip edebildiğim Fransa’da bir bakan sekreteri var, Londra’daki parlamento bir siyasi akademi gibi adeta. Bir yerden siyasetçi halktan iyi seçilip geliyor, sonra da o siyasetçiden devlet adamı yetiştiriyorlar. Ben bazı bakanları, dümdüz söylüyorum, benim hiçbir alışverişim olmadı siyasetle de, sakınmam gereken bir durum yok, bakan tipi bile oturmuş değil bizde. Bunlar ama çok partili sistemlerin olmazsa olmazları. Sorulara çok kıraathane üslubu cevap veriyorum çünkü akademik konuşunca parti liderlerinin ne hale geldiğini görüyorsunuz. Hem saçmalıyorlar, hem de anlaşılmaz hale geliyorlar. Şimdi çıkan şu meselenin utanç verici seviyesine bakar mısınız? Yani bu memleket olarak bizi utandıracak şeyler cereyan ediyor. Şu anda ben saydım 12 gazetede 90 köşe yazısı vardı. Hepsini göremiyorum. Artık saymayacağım, deli miyim dedim. Bitmiyor olay ama üçüncü köprüyü böyle konuşamayız. İnternetin kontrolü, insan haklarına tecavüzün önlenmesi meselesini böyle konuşamayız biz. Bunu konuşuyoruz. Yani siyasi bünyemizi geliştiremediğimizi düşünüyorum.

Bu nasıl gelişir peki? Avrupa’daki tarzda yetiştirerek mi?
Çok ucuzdur bizde iş. Ben köşemde otururum, düşünürüm, şöyle olmalı diye yazarım. O yüzden imtihandan geçmez. Bir İnönü lazımdır o söylediğimiz şeyleri süzmek için. Senatörlük durumu vardı bir ara. Karadeniz şehrinin senatörü, akademisyenlikten ayrılmış hekim bir dostumla rakı içiyoruz. O söylüyor. Muhafazakar kanattan, Halk Partili değil. Ben bir ara, “Evlat iyi söylüyorsun da bu senin ikinci döneminmiş, 7-8 senedir parlamentodasın. Sen hangi mesele üzerine adam akıllı çalıştın, inceledin. Sonra meclis müzakerelerine orada ihtisas yapmış, yeterli bilgi edinmiş şekilde çıktın” dedim ve “Komisyonlar yapıyor onları” cevabını aldım. Ne demek komisyonlar yapıyor? Sen ne yapıyorsun mecliste? Ben parti başkanı olsam herkese hesap sorarım. Neler yapıyorsun, günün nasıl geçiriyorsun? Grup ve meclis toplantısı dışında hangi meselelerle ilgileniyorsun ki ben ihtiyaç duyduğum zaman şu mesele ile şu arkadaşım meşguldür diye seni çağırayım. O devlet sekreteri dedikleri adamlar vekile muhtelif alanlarda yardım ederler. Ben sular idaresi müdürlüğü yapmış bir adamdan siyasette herhangi bir, işte kasaba avukatından ne kadar faydalandığımızı gördüm. Turgut Özal’ı gökten inmiş kurtarıcı zannettiler. Niye? Çünkü yönetmekle görevli olduğu mekanizmayı biliyordu adam. Hayran olduğum İsmet Paşa, seçimleri kazandı Başbakan oldu İstanbul’a geldi. Gazetecilerin ileri gelenleriyle toplantı yaptı. O zaman gazete sahibi yok gibiydi. Sahipleri zaten başyazarlardı. Gazeteciler cemiyetinde yapılan toplantıya ben de gitmiştim. İsmet Paşa orada bir laf etti, benim de çok dikkatimi çekti. Bütün İngiliz ve Fransız gazetelerine bakmadan oturmazdı masasına. “Onların birinci sayfaları niye ufak ilanlarla dolu diye merak ederdim, onu sordum geçenlerde. Onlar öyle ev ilanı filan değilmiş, onlar insanların borçlarını yazıyormuş” dedi. Borsa haberi demek istediği. Şu kadar senelik başbakan ve şu kadar senelik cumhurbaşkanı borsa haberleri hakkında bilgi sahibi değil. Bilmez, adam asker. Demirbaş defteri iyi tutulursa, güvendiği bir de levazım subayı varsa, rahattır bir komutan. Devleti yönetmenin de kendine göre kuralları var, çok önemli bir iş. Her siyasetçi, hem bir uzman, üretim unsuru hem de artist. Kalabalığa hitap ediyor aynı anda. Kuyumcu oturur işini yapar. Siyasetçi öyle değil, hem kuyumculuk hassasiyet isteyen devlet yönetimiyle meşgul olacak, dönecek burada da yaptıklarını halka anlatacak, onlara sempatik görünmeye mesleğinin bir parçası sayacak. Kim var böyle? Ben gelenleri ve gidenleri gördüm hep. 1946 seçiminde hocam Faruk Nafiz milletvekili seçilince hayatını takip etmeye başladı, ondan sonrasın da mesleğimin de etkisiyle çoğunu tanıdım ve çok azı için “Şu adam iyi ki siyaset yapıyor” diyebildim. Hatta niye bu adam siyasetçi olmuş sorusunu bile cevapsız bırakmak zorunda kalıyorsun. İstesen bugün ayıp olmayacağını bilesem çıkar şahısları söylerim.

Kaba hatlarıyla bahsetseniz.
Bir hanımı bakan yapıyorlar. Tabii ki yapsınlar ama hanıma bakıyorum alakası yok. Olsun bakan sırtımda taşıyayım ama herhangi bir ev hanımı gibi görünüyor. Bir toplumun meselelerine eğilmek, bir teklif geldiği zaman onun eleştirileri, tenkitleriyle değiştirmek ve düzeltmek bunlar hangi kıvama gelirse olmuştur demek için çok şey bilmeyi gerektiriyor. Bana neden futbolda Avrupa Şampiyonu olamıyoruz deseler de buna benzer cevaplar vereceğim. Edebiyatta niye diye sorsan ona da cevap bu şekilde vereceğim. Ben Orhan Pamuk için, kendime göre bir mucize yarattım ve çok memnunum. Bir gün yazdım ki, “Bir gün bizden biri Nobel kazanırsa onun adı Orhan Pamuk olacaktır.” Bazı eski dostlarımı da küstürdüm. O makamı haklı olarak hak ettiğini düşünen bazı dostlarımızı da küstürdüm. Ne yaptığımızın farkında mısın? Orhan Türkiye’ye girmiyor kolay kolay ve girdiği zamanda yanında bir polisle giriyor. Çünkü o burada Hudai Nabit olarak, beklenmedik, vahşi bitki gibi çıktı. Pırasa değil, buğday değil, kötü bir şey herhalde bu onu koparma teamülümüz var. Siyasette bu bünye ile yapılacak bir şey, sanatla ilgili. Ben yaşadığım, 50 sene diyelim, adam olarak, çocuk olarak değil, takip edebildiğimiz siyasetimizin gerekli ciddiyeti kazanamadığını düşünüyorum. Meslek seviyesi olarak da. Öyle bir fabrikanız var ki sizin, ben öyle düşünüyorum, bu Tarık Usta babası da ustaydı, bu da Hasan Usta bu bizim hatırımız için… Mühendis yok mu diye sormak isterim. O ustalara çok saygım var, onlar bir abide o halleriyle ama bu iş bir ihtisas işi. Emekli Paşa devlet adamı oluyor. Niye? Bir kasaba avukatı, hakikaten bir kasaba avukatı, ben hukuk okudum hiçbir şey değilsin bitirdiğin zaman. Sonra üstüne ihtisas yapmalısın.

Ancak hukuk fakültesindeki hocalar bile Anayasa maddeleri üzerine anlaşamıyor. Bir yorum farklılığı oluyor. Bu biraz garip değil mi?
Anayasa yapıyoruz, bir maddesi hassasiyetle kullanılacak noktaya gelince çözemiyoruz. Cumhurbaşkanını seçemedik Anayasa sebebiyle, bu yüzden darbe yapıldı Türkiye’de. İhsan Sabi Çağlayangil zamanı, Birinci tur, beşinci tur derken seçemedik. O kanun maddesini yazmak, yani mecelle seviyesinde henüz kanun yapamıyoruz ve çok yadırgıyorum bunu. Yabancı örnek vermeyi sevmem ama benim Fransa’da okumuş yabancı bir hocam bir gün benden Fransız Medeni Kanun’u istedi. Onun Fransızcası çok iyidir, benim de bir Türk lisesinde yabancı dili iyi olacak şekilde Fransızcam vardır. Bana dedi ki, “Gel senle bakalım, bir fazla kelime bulabilecek miyiz? Bulabilirsen sana akşam seni yemeğe görüteceğim.” Baktım ama yok. Vecize gibi yazılmış. Ne diyor mecelle bey ile icar sona erer. Bey satış, ile icar kiralama sona erdi. Formül bu. Değiştirebiliyorsan değiştirsene. Bizim üniversitelerimizde, edebiyat fakültelerinde bir noksan var. Olması gereken bir kürsü yok. Ben edebiyat fakültesinde derslere devam ederken de olmayan bir bölüm. Semantik kürsüsü yok. Semantik, anlambilim demekmiş. Kelimeleri tarif sanatı. Çok zor bir iştir. Mesela biz sözlük yaparken bir kelimede takıldık, hela. Abdesthane konusuna takılındı ki, biz daha ‘A’dan ilerleyememişiz. Evin içinde bir yeri tarif etmeye çalışıyorlar ama Anadolu’da evlerin yarısından fazlasında o dönem hela evlerin dışında. Sonunda Fransızca sözlüğe baktık, “Tabi ihtiyaçların giderildiği yer.” İşte bu noktaya getirmeye çalışan iş semandır. Kavramlarda hala anlaşamıyoruz. Sözlük yazarı nasıl çıkacak bu ülkeden? Doktoru olmayan bir köy gibi adeta. Semantik, anlambilim yok. Anlayamazsın ki kelimeyi. Çok alanda bu böyle.

Biraz olumsuz bakıyor gibisiniz. Hiç mi olumlu gelişme yok Türkiye’de?
Şu günün bir gazetesini açalım, aktüelitenin bu olması akıl almaz bir durum. Bakkal olsa bu durumda batar ama toplumlar öyle batmıyor. Yunanistan’ı görüyoruz, bir haftalıkmış ömrü. Biz hep beğenirdik, bizden iyi görünürdü ekonomisi. Çok güzel şeyler söyleyebilmeyi çok isterim. Sosyal bakımdan, aklımızla işler görme gayreti bakımından çok ciddi gelişmeler var. Yani Ermeni meselesini konuşmak için gayretimiz. Kürt meselimizi ele alma biçimimiz. Biz bir imparatorluktan geliyoruz. Çok farklı etnik unsurlardan oluşan toplum kavramını içimize atadı. Bu bölgenin, İslam’ın en büyük devletlerinden birini kurmuşuz. Cumhuriyet kuruyoruz, İslam’ı külliyen reddediyoruz. Cehaletti bu, marifet değildi. Gidiyorum İtalya’ya Hıristiyan bir memlekete, en süslü gezen adam din adamı. Sen burada din adamına izin vermiyorsun. Korkuyorsun kendi din adamında. Siyasetçiler arasında gelişme göremiyorum. İsmet Paşa ile Aydın Bey arasındaki tartışmalardan bir farkı yok günümüzün, hatta o zamanli tavır sebebiyle biraz daha şıktı durum. Çok aşağı seviyelere düşmüyordu, çok efendi adamlardı.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...