İlk kez 2005’te geldiler İstanbul’a. O gün bügündür onlar şehre hayran, biz onlara... Türkiye’de bir hayli sevilen Indie-pop grubu Brazzaville, geçtiğimiz haftasonu mini bir konser turu için bir kez daha ülkedeydi. Grubu, İstanbul konserleri öncesi Galata’da bir yemek sırasında yakaladık ve solist David Arthur Brown’la küçük bir söyleşi yaptık. İstanbul, çocukluk, şarkılar ve hikayelerle başlayan sohbetin bir noktadan sonra ruhlar, Tanrı ve Mevlana’ya kadar gelmesi benim için gecenin sürpriziydi. Özellikle bir ‘şelale’ metaforu vardı ki David Brown’ın anlattığı, galiba bana röportajdan geriye en çok o kaldı.

İstanbul’a hoşgeldiniz! Şehri sık ziyaret ediyorsunuz. İstanbul’da çok seviliyorsunuz ve anlaşılan siz de buraları epey seviyorsunuz...
Brown:
İstanbul şimdiye kadar gezip gördüğüm en eşsiz şehirlerden biri. İstanbul gibi başka bir yer daha yok. Bence bu şehrin ruhu Boğaz’da... Boğaz’ın şehri ikiye bölmesi İstanbul’a ruhunu veriyor. Şehrin dört bir yanında salınan kedi ve köpekleri seviyorum. Ve aslına bakarsanız burada bir çeşit enerji var. Bir yandan kaotik bir şehir ama öte yandan işliyor. Kısacası İstanbul’u çok seviyorum ama burada asla yaşayamazdım. Çok stresli olsa gerek.

Yalnızca İstanbul’a değil; Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Türkiye’nin dört bir tarafında konserler veriyorsunuz. Türkiye’de oldukça popülersiniz. Buralarda neden bu kadar seviliyorsunuz, bir fikriniz var mı?
(Gülüyor) Gerçekten bilmiyorum. Benim için de bir gizem bu. Bu soruya ne cevap versem yalan olur. Ama bu ilgiden çok memnun olduğumu söyleyebilirim.

ŞİİR VE MÜZİĞİN BİRLEŞİMİ
Başlangıça dönecek olursak, Brazzaville 1997’de Los Angeles’ta kuruldu. Ülke ülke gezdi, 9 albüm çıkardı... Geçen zaman müziğinizi nasıl değiştirdi?
Başlangıçta ne yaptığımı bilmiyordum. Tıpkı hayatımın çoğu alanında olduğu gibi... Ben yeni bir işe kalkıştığımda, önceleri ne yaptığımı pek bilmem. Brazzaville’de de öyle oldu. Nasıl şarkı yazacağımı, şarkıyı nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Farklı farklı şeyler deneyerek başladım. Stüdyoda olmak ve deneysel çalışmak hoşuma gidiyordu... Küçükken de şiir yazardım, saksafon çalardım. Yani Brazzaville, bir bakıma benim için şiir ve müziğin birleşimi oldu. Sanırım şimdi, şarkının hikayesine daha çok odaklanıyorum. Şarkı yazmayı gerçekten çok seviyorum. Benle birlikte şarkılar da değişiyor zamanla; ama bu bilincim dahilinde gelişen bir değişim değil.

Her şarkınız ayrı bir hikaye... Siz de çok iyi bir hikaye anlatıcısınız. Nereden geliyor bu hikaye merakı?
Beni babaannem yetiştirdi. 5 yaşımdan 11 yaşıma kadar onunla kaldım. Şiirler ve hikayelerle büyüdüm. Ölene kadar da çok yakındık. 2011’de öldü. Hayatımda tanıdığım en harika insandı. Üzerimdeki etkisi büyük... Öldüğünde İstanbul’da bir konserdeydim. Ona yazdığım bir şarkı vardı LAX... Sahneden seyircilere dedim ki ‘Babaannem çok hasta, yakında ölecek. Bizi duyduğunu biliyorum. Hadi, bu şarkıyı onun için söyleyelim.’ Konser sonrası bir telefon geldi ve onu kaybettiğimi öğrendim. 98 yaşındaydı. Uzun bir hayatı oldu.

'EGOMDAN SIYRILABİLDİĞİMDE ‘ÖTEKİ GERÇEKLİĞİ’ HİSSEDİYORUM'
Sizin spiritüel bir tarafınız var gibi. Mesela, web-sitenizdeki manifestonuzda, dünyanın mucizelerle dolu güzel bir yer olduğundan, yaşamın görünen kirli yüzünün ardında herşeyin iyi olduğu 'bir başka gerçekliğin' varlığından bahsediyorsunuz. Bu ‘öteki gerçekliği ‘ hissetiğiniz hiç oldu mu?
Bence bu gerçeklik hep orada... Bir şekilde egomdan sıyrılabildiğim zamanlar varlığını daha çok hissediyorum. Mesela, biri bana kötülük ettiğinde ben iyilikle karşılık verebildiğim zamanlar, bir şey oluyor, öteki gerçeklik birden su yüzüne çıkıyor ve ben bunu hissedebiliyorum... Ruhumuz için çok tuhaf bir dönemde yaşıyoruz. Birbirimizden ayrı, Tanrı’dan ayrı hissediyoruz. Ve korkuyoruz. Hep teyakkuzda olmamız bir gerekmiş gibi davranıyoruz. Dünyanın tehlikeli, öteki insanların tehdit olduğunu düşünüyoruz.

(...) Kastettiğim yüzyıllardır süregelen ruhani öğretiler aslında. Ben o şekilde yaşadığım zaman bahsettiğim öteki gerçekliği hissedebiliyorum. Bu hissin hep sürmesi de gerekmiyor. İnsana hayatında belki bir kere oluyor. Bu da yeterli zaten. Öldüğümüz zaman bu gerçekliğe döneceğimizi düşünüyorum. Gençliğimde bir şelale izlerken hatırlıyorum kendimi. Ruhlarımız için bir metafor olduğunu düşünmüştüm. Bir su havuzu var. Sadece su, sonra yukarıdan aşağı akıyor.Yere çarpıyor ve birden damlalar etrafa saçılıyor.. Her bir damla birbirinden ayrı görünüyor, birbirine dokunmuyorlar. Kimi küçük,kimi büyük, kimi yukarı kadar sıçrıyor kimi o kadar yol alamıyor. Ama sonunda döndükleri yer yine aynı. Su havuzuna dönüyorlar ve bütünü tekrar oluşturuyorlar. Sanıyorum ki ruhlar birbirinden ayrıyken çok zorlanıyorlar. Çünkü bütüne özlem duyuyorlar. Mevlana bu özlemden çok bahsediyor ve bu özlemi, Tanrı ve ruh arasında karşılıklı bir özlem olarak tanımlıyor. Bu çok harikulade bence.

'KONSERLERİ HATIRLAMIYORUM'
Bugüne dönecek olursak. Yine bir konser gecesi.. Sahnede nasıl hissediyorsunuz. Konser gecesinden ertesi güne ne kalıyor?
Konserde bana garip bir şey oluyor. Konser sonrası hiçbir şey hatırlamıyorum. Neden bilmiyorum. Eskiden çok içiyordum ve o yüzden olduğunu düşünüyordum ama artık içmiyorum, durum yine aynı, hatırlamıyorum.

Konserlerde seyirci en çok hangi şarkılarınızı duymayı seviyor?
Jasse James, Peach Tree, Anabel 2...

'BOSPHORUS’UN HİKAYESİ GERÇEK'
En sevilen şarkılarınızdan biri de şüphesiz Bosphorus... İstanbul Boğazı’yla evli bir kızın hikayesini anlatıyorsunuz. Kimdir bu şarkıda bahsi geçen kız? Böyle biri var mıdır ya da?
Bu bir sır. Şaka yapıyorum. Adı Özge Can. İstanbul’a ilk geldiğimde bana hikayesini anlatmıştı. Dansçı olduğunu, Almanya’ya eğitim almaya gideceğini söylemişti. Ona, ‘Demek bundan sonra Almanya’da yaşayacaksın’ dedim. O da bana ‘Hayır, asla. Her zaman İstanbul’a geri döneceğim. Çünkü ben Boğaz’la evliyim’ dedi. ‘Bu ne demek’ dedim. Şöyle cevap verdi: ‘ 16 yaşımdayken vapurda yüzüğümü çıkarıp Boğaz’a attım. Şehirle bağım hiç kopmasın diye.’

Büyük konserlerin yanında ev konserleri de veriyorsunuz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Rusya’da çok önemli bir gelenek bu. Sovyet zamanlarında konser verecek alanlar yokken apartmanlarda konser verirlermiş. Yasakmış tabi bu,yakalanınca başınız derde girermiş...Çok güzel ve güçlü bir gelenek. Rusya’da, Amerika’da ve Tükiye’de birçok ev konseri verdim. İnanılmaz keyifli. Çok başka bir atmosfer. Birinin salonunda, 30-40 kişi.. Türkiye’de henüz yapmadım; ama Rusya’daki ev konserlerine gelenler için pankek yapıyorum. Pankeklerimi yiyip konsere başlıyoruz.Gece kahvaltısı gibi oluyor.

Ev konserlerini büyük konserlere tercih ettiğinizi söyleyebilir miyiz?
İkisini de çok seviyorum. Enerjileri çok farklı. Ama ikisi de çok hoş.

'YALNIZLAR RIHTIMI ETKİLEYİCİ'
Türkiye’deki müziğe aşina mısınız? Bildiğiniz, dinlediğiniz sanatçılar var mı?
Hafızam o kadar kötü ki... Tabii ki çok dinledim. Türkiye’de harika şarkıcılar var. Ama isimlerini unutuyorum.

Hatırladığınız bir şarkı?
Crossing The Bridge’de bir şarkı vardı.. 1970’lerden bir adam şöyle söylüyordu: ‘O kadar çok ağladım ki gözlerim yosun tuttu.’ Çok etkileyici.

Erkin Koray, Yalnızlar Rıhtımı.

Peki, Brazzaville’in yeni dönem projeleri neler, yakın zamanda bir albüm bekliyor mu bizi?
Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Yaylı sazlar dörtlüsü.. İki keman, çello, viola. Barselonalı dört kadınla birlikte bazı Brazzaville şarkılarını yeniden yorumluyoruz. Canlı şovlar yapacağız birlikte... Aslında yeni bir Brazzaville albümü de var üzerinde çalıştığım. Bir kızın hayatı üzerine yapılmış bir konsept albümü olacak.

Kimdir bu kız, Bosporus’daki gibi gerçek bir hikayeye mi dayanıyor?
Hayır, hayali bir karakter...Kaliforniyalı bir kız. Zor bir hayatı var. Albüm kızın doğumundan ölümüne kadarki yaşam hikayesini konu alıyor. Bütün şarkılar o kızın hayatının farklı fazlarını anlatacak.

Bir sonraki İstanbul ziyaretiniz ne zaman?
Baharda solo konserler için yeniden geleceğim. Ev konserleri olabilir...