12 Eylül döneminde sayıları 5 bini bulan kamu görevlisi 1402 sayılı yasa ile işlerinden oldu. 1402'likler deyimi daha çok üniversiteden uzaklaştırılan öğretim elemanları ile özdeşleşse de, tiyatro oyuncularından ilkokul öğretmenlerine çok farklı kesimlerden kamu çalışanının uğratıldığı mağduriyetin adı oldu. 
Üstün Korugan, Taner Barlas, Taha Parla, Şevket Pamuk, Yakup Kepenek, Sungur Savran, Orhan Alkaya, Oruç Aruoba, Ömer Madra, Sencer Divitçioğlu, Savaş Dinçel, Rona Aybay, Rona Serozan, Server Tanilli, Nazif Tepedenlioğlu, Mustafa Alobora, İlber Ortaylı, İdris Küçükömer, Bahri Savcı, Baskın Oran, Emre Kongar, Alpaslan Işıklı, Artun Ünsal, Ceyhan Mumcu, Haluk Gerger... 12 Eylül'ün mağdurlarından yalnızca küçük bir bölümü.

İlişkili Haberler


Neydi 1402'lik olmak? Milli Güvenlik Kurulu 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na bir ek yaparak komutanlıklara, kamu kurumu görevlilerinin işlerine son verebilmesini isteme yetkisi tanıdı. Bu yetki tüm kamu görevlilerini kapsamasına rağmen “1402”likler adı kamuoyunda daha çok üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim elemanları için kullanıldı.

Kamuoyunda ve basında bu kişilerin sol eğilimli oldukları, 12 Eylül askeri darbesine ve YÖK’e karşı çıktıkları için sıkıyönetim komutanlıklarının isteği doğrultusunda görevlerine son verildiği iddia edildi. Çeşitli üniversitelerde görevine son verilen öğretim üyesi ve araştırma görevlisi sayısının 15 Kasım 1982’de 148’e ulaştığı açıklandı.

Görevden alma uygulamaları 1983’e kadar sürdü. Üniversitelerde akademik eğitim düzeyinin düşmesine neden olan bu olay, Türkiye’de siyasi gerekçelerle üniversitelerde uygulanan en geniş tasfiye oldu. 12 Eylül döneminde bu yolla kamu kuruluşlarından yaklaşık 5 bin kişi işten çıkartıldı.

1402'liklerden Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Hatemi...
1402'liklerden Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Hatemi...

"ENTELLEKTÜELİN DRAMI- 12 EYLÜL'ÜN CADI KAZANI"
Haldun Özen, "Entellektüelin Dramı- 12 Eylül'ün Cadı Kazanı" kitabında 1402 mağdurlarını kamu görevlisi 1402'likler, eğitim hakkı gasp edilen öğrenciler, protesto amacıyla görevden ayrılanlar olarak sınıflandırıyor.

Özen'in kitabından birkaç alıntı...

SUÇU: 4-6 YAŞ GRUBU ÖĞRENCİLERİNE KOMÜNİZM PROPAGANDASI YAPMAK

G. Dündar- Ana sınıfı öğretmeni: Suçu 4-6 yaş grubunda olan öğrencilerine komünizm propagandası yapmak.

BÖYLE SUÇLAMA OLMAZ...
A. Kalkan- İlkokul Müdürü:
Suçu 12 Eylül yönetimi için okulda "faşistler geldi" dendiği halde diyeni bulup ihbar etmemek ve TÖB-Der'e üye olmak:
"İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na yapılan isimsiz ve asılsız bir ihbar sonucu bu fiilin failini bulmak için okul müdürünün-yani benim- mahkemeye verilmesine karar verildi.

Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yapılan duruşmada "Böyle suçlama olmaz. Fiilin failini bulmak okul müdürünün görevi değildir" denilerek beraatime karar verildi. Ancak 1402 sayılı yasadan kurtulamadım."

"BU KADAR CEZAYI BEN VE ÇOCUKLARIM NEDEN ÇEKTİK"
M. Kement
12 Eylül 1980 günü köy karakolunda gözaltına alınmış, ceketini bile almasına izin verilmeden. İlçeye götürülmüş. Savcılık tarafından salıverilmiş. Bir yıl arayan soran olmamış. Bir yıl sonra Kasım ayında Sivas'a atanmış: "Sekiz kişi beni Hasan Uğurlu Barajı'na kadar indirdi. Islak elbiselerimi değiştirip bindim kayığa. 19 Ocak günüa göreve başladım. Böylece beş çocuğumdan ve eşimden ayrıldım. Büyük bir tedirginlik başladı.

Beni verdikleri mezraya bir köy korucusu ile dağları, yaylaları aşa aşa gittim. Sözde okul olan yer Kuran Kursu. Koyun sürüsü de aynı çatı altında. Oradan bakınca iki yol gözüküyordu: Ya öğretmenliği bırakmak ya da çıldırmak...

Sürgünlük tam altı yıl sürdü. Eş durumu özüründen tayin isteğim bile kabul edilmedi. Sakıncalı olduğumdan Karadeniz bölgesi yasaktı. Her tayin isteğimde Öğretmen Tayin ve Nakil Yönetmeliği'nin 61. maddesini ve 1402 sayılı yasanın değişik ikinci maddesini gerekçe gösterdiler. 61. madde çoktan değişti. Sıkıyönetim kaldırıldı. Bunlara karşın ben altı yıl yer değiştiremiyorum. Örneğin Samsun'a ve Ordu'ya gidemiyorum.

Bu kadar cezayı ben ve çocuklarım neden çektik. Suçumuz neydi, Soramıyorum.."

ÜNİVERSİTELER HALA BİRER 'KAPIKULU KURUMU'
YÖK'ün kurucusu ve ilk başkanı İhsan Doğramacı'ya Cumhuriyet gazetesinde mektup yazarak istifa etmesini isteyen Gündüz Vassaf sonunda kendisi istifa eder. Gündüz Vassaf o günleri Haldun Özen'in kitabında şöyle anlatıyor:

Soru: 1402 sayılı yasayla görevden alınmaları protesto amacıyla görevden ayrıldığın günlerin ortamını ve bu ortamın sana nasıl yansıdığını anlatır mısın?

G.Vassaf: Bir gün Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde arkadaşlarımı ziyarete gitmiştim Girişteki silahlı jandarma sertçe, "Ne işin var?" diye yolumu kesti. Ben de ,"Senin üniversitede ne işin var?" diye sordum. Kimlik kontrolü yaptı. Geçtim.

12 Eylül'le birlikte Türkiye üniversitelerindeki özerklik ve özgürlük sona erdi. Yirmi küsur yıl sonra bugün de üniversiteler hala birer 'kapıkulu kurumu'.

Ama 12 Eylül'den bir yıl önce üniversite, üniversite olmaktan çıkmaya başlamıştı. Boğaziçi Üniversitesi'nde bir fakülte kurulu toplantısında ordunun bizden düşük puanla askeri öğrenci almamız için kontenjan talebinin konuşulduğunu hatırlıyorum. Sıkıyönetim altında öyle bir ortam oluşmaya başlamıştı ki, daha birkaç ay önce infial yaratabilecek ve belki de gündeme bile konulmayacak bu haksız ve 'çizmeyi aşan' talebi enine boyuna tartışır olduk fakülte kurulunda. Yanılmıyorsam Genelkurmay'dan gelen bu istek oy çokluğuyla reddedildi. Ama 12 Eylül'den sonra üniversiteyi 'savunmak' adına askeri rejimle işbirliği yapıp kimi çeşitli mevkilere getirenler, daha o günlerde bir üniversite için 'olmazsa olmaz' olan akademik özerklik üzerinde pazarlık yapılabileceğini bu tutumlarıyla göstermişlerdi.

Oysa 12 Eylül'ün ayak seslerinin işitilmeye başlanmadığı yıllardan önceki on yıl içinde Türkiye üniversiteleri, ülkenin sorunları çerçevesinde araştırmaların yapıldığı, özellikle sosyal bilimlerde evrensel olduğu varsayılan Batı için geliştirilmiş bilimsel paradigmaların sorgulandığı, bölümlerde, yurtdışı doktora ithalinden bağımsızlaşarak, süreklilik kazanan programlara yönelik doktora öğrencilerinin yetiştirilmeye başlandığı ve bununla birlikte uluslarrası toplantılarda, yayınlarda, derneklerde ve ortak araştırma projelerinde katılımın niteliksel bir sıçramayla olgunlaştığı kurumlar haline dönüşmüşlerdi...