NTV

AİHM Başkanı Costa NTV’ye konuştu

Dünya

AİHM başkanı Jean-Paul Costa NTV’ye yaptığı açıklamada, ekonomik krizin insan hakları için hem tehdit hem de fırsat olarak gördüğünü ve terörle mücadele ederken de insan haklarına saygılı olunması gerektiğini söyledi.

NTV, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 60. yıldönümünde Avrupa’da insan haklarının bugünü ve yakın geleceğini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başkanı Jean-Paul Costa ile görüştü.

İnsan haklarının Avrupa’daki en yetkili ismi, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra terörle mücadele adına atılan adımların Avrupa genelinden insan hakları açısından ciddi tehdit oluşturduğuna işaret ediyor.

Ekonomik ve mali krizi ise insan hakları için hem tehdit hem de fırsat olarak görüyorlar.

Avrupa kıtasında insan haklarının şu anki genel durumu nasıl özetlenebilir?
Her ne kadar daha yapılması gerekenler varsa da durumun 20-30 ya da 40 yıl öncesine oranla daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Elbette beni biraz kaygılandıran bazı tehlike ve tehditler de mevcut. Ayrıntısına girmek gerekirse, size, özellikle Berlin duvarının yıkılmasının ardından birçok ülkenin birçok alanda insan haklarının gelişmesinde somut ve fiili adımlar attığını söyleyebilirim. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, oy kullanma hakkı gibi bazı özgürlükleri çok iyileştirdikleri aşikar. Fakat buna paralel olarak, terörle ve organize suçlarla mücadele gibi fenomenlerin arkasında yeni tehlike ve tehditlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Birçok ülkede asayiş ve güvenlik önlemlerini artırıcı ama vatandaşların temel özgürlüklerini azaltıcı bir güvenlik refleksiyle karşı karşıyayız.

Kimi ülkelerin terörle mücadele adına aldıkları veya almayı planladıkları önlemler sizi endişelendiriyor mu ?
Evet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin rolü aşılmaması veya geçilmemesi gereken sınırlar olduğunu hatırlatmaktır. Size terörle doğrudan ilgisi olmayan bir örnek verebilirim: Geçenlerde, parmak izleri ve genetik profillerle ilgili, İngiltere’ye karşı ama 47 Avrupa ülkesini ilgilendiren bir karar açıkladık. Parmak izi ve genetik profil, suçla mücadele için gereklidir, yani teknik ve teknolojik ilerlemenin kullanılması gayet meşrudur. Ancak kararımızda, bu tip parmak izlerinin zaman içinde süresiz muhafaza edilmesinin suçsuzluk karinesi ve özgürlükler açısından çok tehlikeli olabileceğini, bunların birkaç ay ya da yılda, özellikle de önce suçlanan ardından da beraat eden kişileri dikkate alarak yok edilmelerini sağlayacak yasal düzenleme gerektiğini söyledik. Aynı şekilde, 2008 başlarında suçluların iadesiyle ilgili İtalya’ya karşı açılmış bir davada önemli bir karar aldık. Tunus’a iade edilmesi gereken, fakat bu ülkede kötü muamele görme riski olan bir şahısla ilgiliydi. Mahkeme, İtalya’dan, bu kişinin Tunus’ta kötü muamele ve işkence görmeyeceği konusunda Tunuslu yetkililerden güvence almasını istedi. Tunus makamlarının verdiği güvenceler mahkememiz tarafından yeterli bulunmadı ve İtalya’ya bu kişiyi iade ederse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal edeceğini söyledik. Bilinçli olarak verdiğim bu iki örnek birbirlerinden oldukça değişik. Biri polisin soruşturma yöntemleriyle, diğeri başka bir ülkeye suçlu iadesiyle ilgili. Ama görüyorsunuz ki her ikisi de güvenli bir çerçevede gerçekleşiyor. Her devletin terörle mücadele etmesi meşrudur, hatta mecburidir. Ancak bu rastgele yapılamaz. İnsan haklarına asgari saygı gerekiyor.

Ekonomik ve mali krizin varlığı insan haklarının korunması açısından sizi kaygılandırıyor mu?
Bir bakıma kaygılandırıyor, bir bakıma da yüreklendiriyor. Bu size çelişkili gelebilir. Kimi haklar için maddi olanaklar gerektiğinden, “Evet”, kaygılandırıyor. Cezaevlerinde mahkumların durumunu iyileştirmek istediğinizde, bunun için hiç şüphe yok, daha modern cezaevleri inşa etmelisiniz, tutuklular için daha fazla yer açmalısınız. Bu da önemli maddi kaynak gerektiriyor. Elbette devletlerin ekonomik ve mali kriz döneminde önceliği cezaevi sisteminin iyileştirmesine vermeleri pek olası değil. Kamuoyunun tepkisini çekebilir. Buna karşılık, günümüzde sosyal ve ekonomik haklar pek konuşulmuyor. Mevcut kriz gibi koşullarda, ilk banka ve borsa krizlerinde gördüğümüz gibi devletin geri dönüşü refah devletinin geri dönüşünü de beraberinde getirebilir. Yani, toplumum en zayıf katmanları için konut, istihdam, eğitim, sağlık gibi sosyal haklar gelişebilir. Evet, çelişkili görünüyor, çünkü yoksullar için harcama paranın nadir hale geldiği bir dönemde yapılmaz. Ancak herkesin 1929’dan bu yana en ciddisi dediği bu kriz belki de toplumlarda, özellikle de Avrupa toplumlarında, parayla olan ilişkiyi de değiştirebilir.

İnsan Hakları’nın önündeki temel sorunlar neler ?
İnsan haklarının geleceğinin öncelikle klasik ve geleneksel hakların sağlamlaştırılmasından geçtiğini düşünüyorum. Basın ve ifade özgürlükleri tehlikede olsaydı, örneğin, bu çok kaygı verici olurdu, dolayısıyla bu haklar için mücadeleye devam etmek gerekiyor. Aynı zamanda sosyal haklar da var. Üçüncü kuşak haklar olarak adlandırılan, teknik ilerlemelere, biyolojiye ve biyoetiğe ilişkin haklar da her geçen giderek çoğalıyor. Daha bugünden röprodüktif klonlamanın yasaklanmasına dair sözleşmeler var. Salgınlardan, hastalıklardan korunma konusunda gelişen haklar mevcut. Bu salgınlardan ya da büyük yerleşik hastalıklardan korunmak için tehlikeli soruşturma yöntemlerine başvurulabilir. Kısacası insan hakları açısından yeni mücadeleler ortaya çıkıyor. 21. yüzyılın insan haklarının hem mevcut olan kazanımların sağlamlaştırılması hem de daha 10 yıl öncesine kadar öngörülemeyen alanlarda zenginleştirilmesi olacağı düşüncesindeyim. Internet, mesela, harika fevkalade bir araç. Bugün artık internet, veri tabanları ve arama motorları olmadan çalışmak çok zor. Fakat internet tehlikeli de olabilir. Internet üzerinde sadece siber suçlar değil, çocuk suistimali şebekelerine de rastlıyorsunuz. Kısa bir süre önce AİHM hakkında ilginç bir karar açıkladı. Finlandiya genelde insan haklarının korunması konusunda titiz bir ülkedir. Mahkememizi bu ülkede devletin bir çocuğu internet üzerinde bir böyle bir şebekeye karşı yeterince koruyamadığına hükmetti. Benzer bir olay geçenlerde Fransa’da yaşandı. Yani her yerde meydana gelebilecek bir olay. Dolayısıyla günümüzdeki ve gelecekteki teknik ilerlemeleri dikkate almak gerekiyor. Cep telefonlarıyla da örneğin çok harika şeyler yapılabileceğini gördük, ancak ve ne yazı ki, insanların özel yaşamlarına girmek ya da politik amaçlı gözetim şebekeleri kurmak da mümkün. Sonuç olarak, insan hakları 60 yıl önce ilan edilen evrensel beyannamedekiler ya da 200 yıl önce Fransa, ABD ve İngiltere’de ilan edilen haklar olduğu kadar aynı zmanda yeni teknolojilere ve yeni araçlara da daimi adaptasyondur. Teknik ilerleme reddedilemez. Otomobil icad edildiğinde, ‘otomotiv endüstrisini geliştirmeyeceğiz çünkü otomobil yayaları ezer veya kazaya neden olur’ denseydi saçma olurdu. Bunun yerine trafik kuralları yaratıldı, yollar düzeltildi. İnsan hakları için de aynı şey geçerli. Yani teknolojiyi reddetmemek ama insan haklarının korunmasını bu teknolojiye adapte etmek.